Hastalıklar

postheadericon PEG Nedir ?

Perkutan Endoskopik Gastrostomi (PEG)
Perkütan gastrostomi seti PEG Nedir ? 
Peg seti ( perkütan endoskopik gastrostomi nedir )
PEG, ağız yoluyla gıda alamayan hastaların beslenmesini sağlamak amacıyla
karın duvarından geçirilen esnek bir tüpün mideye yerleştirilmesi işlemidir.
Bu uygulama katı-sıvı gıdaların ve/veya ilaçların yemek borusundan geçmeksizin doğrudan mideye ulaşmasını sağlar.
Bu yöntem özellikle uzun süre yoğun bakım servislerinde yatan, herhengi bir sebepten dolayı yutma refkleksi kaybolmuş olan hastaların beslenmesi için uygundur.
PEG Nasıl Uygulanır ?
Doktorunuz endoskopi sırasında lokal anestezi altında karın cildinde yapacağı küçük bir
kesiden geçireceği tel ve endoskop yardımıyla karın derinizden midenize ulaşan bir delik oluştur ve daha sonra
bu delikten geçireceği beslenme tüpünü midenize yerleştirir.
İşlem öncesinde hastalara sakinleştirici, lokal anestetik ve antibiyotik verilir.
Hasta aynı gün evine gönderilebilir.
Midenin açılan delik çevresindeki kısmının karın duvarına yapışması sonrasında 2 hafta içinde mide ile karın duvarı arasında bir kanal oluşur ve mide içeriğinin karın içine sızması önlenir. Bu nedenle özellikle ilk 2 hafta içinde beslenme sırasında midenin aşırı doldurulmasından kaçınmak gerekir.
PEG den bir gün sonra PEG tüpünden büyük bir şırınga veya mekanik bir pompa yardımıyla verilen sıvı besinlerle beslenmeye başlanır. PEG hastanın ağızdan beslenmesine engel değildir ancak doktorunuz bazı tıbbi durumlarda ağızdan beslenmenize sınırlama getirebilir.
PEG den Kimler Yararlanabilir?
Yutma güçlüğü çeken, iştah problemleri olan ve ağızdan yeteri kadar beslenmeyen hastalar PEG’den faydalanabilir.
PEG Bakımı Nasıl Yapılır?
Tüpün yerleştirilmesini takiben pansuman yapılarak üzeri gazlı beze benzer bir malzeme ile kapatılır.
Bu pansuman 2 gün sonra çıkartılır. Bundan sonra günde bir kez temiz su ve sabunla temizlemek ve bir antiseptik solüsyonla silmek genellikle yeterlidir. Diğer zamanlarda deri yüzeyinin kuru kalmasına dikkat edilmelidir.
Bunun dışında bir pansuman uygulaması gerekmeyecektir.
Tüpün çevresindeki ciltte kızarma ve yumuşama olduğunda calmoseptin adlı merhem kullanılabilir.
PEG Uygulamasının Yan Etkileri Nelerdir?

PEG’e bağlı olası komplikasyonları şöyle sıralanabilir;
PEG kitinin yerleştirildiği bölgede ağrı
Mide içeriğinin tüpün yanlarına sızması
Tüpün yerleşiminde ve çalışmasında bozukluk
PEG kitinin ve çevresindeki dokunun enfeksiyonu
Aspirasyon (mide içeriğinin akciğerlere kaçması)
Kanama ve mide veya barsak duvarında yırtılma
PEG Tüpü Nekadar Süre Kalabilir?
PEG tüpleri aylarca dayanabilir. Ancak bazen zaman tüpte oluşabilecek deformasyonlar ve delinmeler yüzünden değiştirilmeleri gerekebilir. Doktorunuz tüpü kolaylıkla çıkartıp yenisiyle değiştirebilir. PEG in karında oluşturduğu delik i tüp çıkarıldıktan kısa bir süre sonra kapanır. Bu yüzden kazara yerinden oynamalarda özellikle dikkat edilmelidir.
PEG Kullanımı Sırasında Yapılması Gerekenler
1- Ellerinizi sabunla yıkayın.
2- 50 veya 60cc lik bir şırınga, besleme solüsyonu (mama) ve bir
bardak kadar ılık su temin edin.
3- Hasta oturur veya yarı yatar pozisyonda olmalıdır.
Bu şekilde yerleştirilmiş olan hastanın yanına oturun.
4- Şırıngayı PEG tüpünün ucuna yerleştirin, tüp üzerindeki kıskacı açın ve şırıngayı geri çekerek mide içeriğini şırınga içine çekmeye çalışın. Şırınga ile mideden çektiğiniz sıvı miktarı 100cc ve üzerindeyse tüple beslemeyi 1 saat sonrasına erteleyin. 1 saat sonrasında aynı işlemi tekrarladığınızda hala daha 100cc ve üzerinde sıvı çekebiliyorsanız bu durum mide boşalımında bir problem varlığının belirtisi olabileceğinden doktorunuzu arayın. Mideden çekebildiğiniz sıvı miktarı 100cc veya altındaysa PEG tüpünden beslemeye başlayabilirsiniz.
5- Şırıngaya 30cc kadar ılık su çekerek tüpten içeri verin ve şırıngayı tüpten ayırarak iyice çalkaladığınız besleyici solüsyonu veya kendi hazırladığınız sulu mama veya çorba kıvamındaki posasız ve tanesiz gıdayı şırıngaya doldurarak tüple beslemeye başlayın. Bu şekilde bir beslenme ile hastalar her seferinde yavaş verilmek suretiyle 400cc kadar sıvı miktarda gıdayı tolere edebilirlerse de bazı hastalarda sık aralıklarla ve az miktarda beslenme gerekebilir.
Besleme işlemi bittikten sonra tekrar 30cc kadar ılık su vererek tüp içinde kalan gıdaların temizlenmesini sağlayın ve tüp üzerindeki mandalı sıkarak
tüpü kapatın.
Besleyici solüsyonu enjektörle enjekte eder gibi verebileceğiniz gibi özel üretilmiş olan geniş bir enjektörün pompasını çıkarıp huni şeklinde kullanmak suretiyle de besleme yapabilirsiniz. PEG takılı olan hastalar genellikle başka
bir kişi tarafından beslenmeye gereksinim duyarlarsa da sağlık durumları elverişli olan hastalar yukarıdaki kuralları uygulayarak
kendi kendilerini besleyebilirler.
Kaynak : Prof.Dr.Ahmet Dobrucalı

İlk 10 Gün Sonunda :
Tüp sıkıştırma plastikleri gevşetilir, tüp 5 cm içeri itilip bu şekilde 4 saat tutulmalı sonra tekrar aşırı olmamak şartı ile karına yaklaştırılmalıdır.
Bu işlem daha sonra haftada bir tekrarlanmalıdır. Bu işlemde amaç peg in iç mantar kısmının mide duvarına gerginlikle gömülmesini engellemek , peg i daha uzun kullanabilmeyi sağlamak içindir.
İç manter tutacağın mide ve karın duvarına “Burried bumper sendromu” , gömülü PEG sendromu denir.
Bu durumda dışarında besin verilmekte giderek zorlanılır ve doku içinde zorlama ile enfeksiyona yol açılabilir.
Ve tüp beklenenden daha kısa zamanda çıkarılmak zorunda kalınabilir.
Besin sonrası tüpün içi su ile iyi temizlendiğinden 6-12 ay kadar kullanılabilir.
Daha sonra aynı tip veya button tipi PEG leri ile değişim yapılır.

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Ebola Virüsü

Ebola virüsü istanbulda mı ?
Ebola virüsü şüphesi ile hastaneye getirilen Burkina Faso uyruklu Balkıssa Dene’ye Sıtma teşhisi konuldu.
Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisi,
ebola virüsü taşıyan bir hasta sebebiyle karantinaya alınarak kapatıldı.
Acil servisi tamamen boşaltılan hastaneye hasta kabul edilmedi.
Hastaneye gelen vatandaşlar başka hastanelere yönlendirildi.
Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine 19.00 sıralarında
Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bir hasta getirildi.
Hastanın yapılan ilk müdahalesinde ebola virüsü tespit edilmesi üzerine hastanenin acil servisi boşaltıldı.
O sırada hastanede bulunan hastalar başka hastanelere sevk edildi.
Hasta yakınlarına ise maske dağıtılarak acil servisten uzaklaştırıldı.
ebola-hastaligi
Ebola Virüsü 

Çok tehlikeli bir virüstür. korkulan ya mutasyona uğrarsa hastalığın boyutları ne olur ?
Hastalığın günümüzdeki hastalığının belirtileri İshal, kanama, deri döküntüleri ve yüksek ateşe neden olur.
Dünyanın farklı ülkelerinde çok sayıda kişinin ölümüne neden olan
Ebola virüsünün kan yoluyla bulaştığı ve hastalığın kendisini kanamayla belli ediyor.
Ebola virüsü; kan, salgı ve dışkı teması ile kişiden kişiye bulaşabilir.
Aynı zamanda; enfekte salgılarla kontamine olmuş objelerle temas olması
halinde ve defin işlemleri sırasında cenazeye doğrudan temas edilmesi halinde bulaşır.
Adını, Afrika’daki bir nehirden alır.
Bulaşıcıdır. Kontrol altına alınmazsa salgınlar görülür.
Ebola virüsü, ipliksi yapıda, yaklaşık 80 nm boyundadır.
Genetik materyali RNA’dan oluşur.
Bulaşma; Hastaların (hayvanlar başlıca maymun ve meyve yarasaları) kan ve vücut sıvıları ile bulaşır.
Hava yoluyla bulaşma tespit edilmemiştir.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Batı Afrika’daki Ebola salgınının coğrafi olarak yayılmaya devam ettiğini ve salgına yakalananların sayısının bu hafta 9 bine ulaşabileceğini bildirdi
DSÖ Genel Direktör Yardımcısı Bruce Aylward, DSÖ Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında,
Batı Afrika ülkeleri Gine, Sierra Leone ve Liberya’da görülen salgında ölenlerin sayısının
4 bin 447’ye ulaştığını kaydetti Bugüne kadar hastalığa yakalanan kişi sayısının 8 bin 914 olduğunu ifade eden
Aylward, vaka sayının bu hafta 9 bini bulabileceğini söyledi.
Aylward, Ebola’ya yakalanan insanların ölüm oranının yüzde 70 civarında olduğunu, bu oranın çok yüksek olduğuna işaret etti.Hastalığın daha önce yoğun olarak görüldüğü bazı bölgelerde hastalığın bulaşma oranlarının düştüğünü belirten Aylward, buna rağmen hastalığın bir ay öncesine göre coğrafi olarak yayılmaya devam ettiğini bildirdi. Aylward, Ebola salgını ile mücadelenin önümüzdeki 60 gün içinde artırılması gerektiğine işaret etti.
Aylward, bölgedeki ihtiyaçların çok fazla olduğunu,
DSÖ’nün gelecek 60 günde vakaların yüzde 70’ini izole etmeyi planladığını belirtti.
Ekim 2014 tarihine kadar hastalıktan etkilenen 7 ülkede
(Gine, Liberya, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, İspanya ve ABD)
toplam 8.399 doğrulanmış, olası ve şüpheli Ebola Virüsü Hastalığı vakası rapor edilmiştir.
4033 ölüm vardır.
Türkiye’de ebola virüsüne karşı önlem aldı
Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Enfeksiyon Kliniği
Ebola şüphesi taşıyan bir vakaların çoğu havalimanında saptanıyor.
Havaalanı doktorları hastaneyi arayıp, şüpheli bir hastanın getirileceği bilgisi veriyor.
Özel kabinli 112 ambulansı vakalıyı hastaneye getiriyor.
Negatif basınçlı karantina odası hazırlanıyor.
Ebola solunum yoluyla değil, temas yoluyla bulaşıyor.
Bunun için kıyafetler çok önemli.
Şu anda Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği kıyafetlerle hastanın karantina odasına giriliyor.
Bu kıyafetler su tutmayan hava ile teması olmayan kıyafetler.
ebola-virusu

EBOLA VİRUS HASTALIĞI
Ebola virus hastalığı (EVH); viral kanamalı ateşlerden bir tanesidir, vücutta
ateş ve kanamalarla seyreden bir enfeksiyon hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. EVH
insanlarda genellikle ağır ve ölümcül seyreder. Salgın sırasında ölüm oranı %90’lara
ulaşır.
Ebola virus ilk defa 1976’da Ebola nehri yanındaki o zamanki ismiyle Zaire, şu
anki ismiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde izole edilmiştir. Daha sonra zaman
zaman Afrika’da salgınlar görülmüştür. Batı Afrika’da Mart 2014’de başlayan Ebola
virus (EV) salgınında 4 Ağustos 2014 itibarı ile Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine
göre 932’si ölümle sonuçlanan 1711 olgu (ölüm oranı %55-60) tanımlanmıştır. Bu
salgın Batı Afrika’da bugüne kadar saptanan en büyük salgındır. Bu salgın Gine,
Liberya ve Sierra Leone’yi etkilemektedir anca Nijerya’da da EVH’li olgu
tanımlanmıştır.
Ebola virus; Filovirus ailesi içindeki Ebolavirus cinsi içinde bulunan bir RNA
virusudur. Ebolavirus cinsi içinde de beş tür vardır:
1. Zaire ebolavirus (ZEV)
2. Sudan ebolavirus (SEV)
3. Tai Forest (Ivory Coast) ebolavirus (TFEV)
4. Bundibugyo ebolavirus (BEV)
5. Reston ebolavirus (REV)
Bu beş türden bugüne kadar ilk dördü; Afrika’da insanlarda büyük salgınlara
yol açmışlardır. REV’in Filipinler ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde insanları enfekte ettiği
saptanmış ancak bugüne kadar REV kaynaklı bir hastalık ya da ölüm rapor
edilmemiştir.
Bulaşma: EV’nin doğal konağı henüz bilinmemektedir.
Ancak yapılan çalışmalarda EV’nin hayvanlardan insana geçtiği düşünülmektedir.
Afrika’da yağmur ormanlarında hasta veya ölmüş şempanze, goril, yarasa, maymun, antilop ve
kirpilerden EV saptanmıştır. EV ile infekte bir hayvanın kanı, çeşitli salgıları veya
organları ile temas edildiğinde; bütünlüğü bozulmuş deri (çatlaklar, çizikler) ve
mukozalardan virus insana bulaşmaktadır. İnkübasyon periyodu ortalama 8-10 (2-21) gündür.
EV insanlarda hasta kişinin vücut salgıları, kanı ve organları ile temas
sonucunda toplum içinde insandan insana kolayca bulaşabilmektedir.
Hasta kişinin kan ve vücut salgılarının bulaştığı, döküldüğü objelerle temas da indirekt yoldan
bulaşmaya neden olmaktadır.
Bulaşma semptomların ortaya çıktığı andan itibaren sıklıkla da ateş sonrası başlamaktadır.
Hastalıktan iyileşenler vücut salgıları ile haftalarca virusu etrafa saçmaktadırlar,
iyileşen bir erkek hastanın menisinde 61 gün boyunca virus izole edilmiştir.
Virus dış ortamda sıvı ya da kuru materyal içinde birkaç güne kadar canlılığını koruyabilmektedir.
Ölen kişilerin vücutları ile temas sonucunda bulaşma olduğu saptanmıştır.
Respiratuvar yoldan aerosollerle bulaş henüz kanıtlanmamış olmakla birlikte
bu konuda dikkatli olunması gerektiği belirtilmektedir.
EVH’li hastaların bakım ve tedavisini yapan ya da klinik örneklerini işleyen
sağlık personeli için bulaşma riski söz konusudur.
Şu anki salgında iki sağlık personeline bulaşma olmuştur.
Bu nedenle şüpheli ve tanımlanmış olgulara
yaklaşımda enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınması çok önemli bir gerekliliktir.

Belirtiler: EVH ani başlangıçlı ateşli bir hastalıktır; ilk olarak ateş (≥38.6oC),
halsizlik, iştahsızlık, kas ve eklem ağrısı, başağrısı, boğaz ağrısı olur.
Ardından kusma, ishal, vücutta döküntüler, göğüs ağrısı, nefes alma güçlüğü, yutmada zorluk ortaya çıkar.
Burundan, ağızdan, mide ve barsaklardan kanamalar başlar.
Kanama hem vücut dışındaki yüzeylerde, hem de vücut içinde mukoza, doku ve organlarda
olur. Laboratuar bulgusu olarak trombositopeni (<150,000/µL) ve transaminazlarda yükselme olur.
Böbrek fonksiyonları bozulur, anüri gelişir. Myokardit, pulmoner ödem,
takipne, hipotansiyon olur. Belirtiler başladıktan sonra hastalık hızla ilerler ve genellikle 8-9 günde hasta kaybedilir.
Tanı: Tanıda tifo, sıtma, şigelloz, kolera, leptospiroz, hepatit gibi viral kanamalı ateşe sebep olan diğer etkenler araştırılarak olmadıkları mutlaka kanıtlanmalıdır.
EVH tanısında kanda ve sekresyonlarda virus, virusa ait nükleik asitler (RT-PCR) ya
da serumda antikorlar (IgM ve IgG) araştırılabilmektedir.
Tedavi: Etkili bir antiviral ajan henüz yoktur.
Tedavi; sıvı-elektrolit dengesinin düzeltilmesi, oksijen takviyesi,
kan basıncının düzenlenmesi gibi tümüyle destek tedavisi ile sınırlıdır.
Korunma: EV’ye karşı henüz lisans almış bir aşı bulunmamaktadır.
Salgın olan bölgeye mümkünse salgın süresince gidilmemesi bulaşmayı önleme açısından önemlidir.
Virus çamaşır suyuna, deterjanlara ve %2 gluteraldehid solüsyonlarına duyarlıdır.
Ellerin sık olarak sabunla yıkanması, sabun ve su bulunmadığı durumlarda
ise en az %60’lık alkolle ellerin silinmesi korunmada etkilidir.
Kontamine yüzeylerin temizlenmesinde çamaşır suyunun
(sodyum hipoklorid) 1/10’luk solüsyonlarından (1kısım çamaşır suyu + 9 kısım çeşme suyu) faydalanılabilir,
bu solüsyonun etki süresi 24 saattir.
EV; kaynatma ile 5 dakikada inaktive olur, dış ortamda sıvı ya da kuru materyal içinde birkaç güne kadar,
oda ısısında ve buzdolabında ise günlerce canlılığını koruyabilmektedir.
EVH şüphesi olan hastalardan klinik örnek alınması sırasında örneği alacak
kişinin uygun kişisel korunma önlemlerini almış olması gerekir.
Öncelikle tüm yüzü (özellikle ağız, burun ve gözleri) kapatacak şekilde
maske-gözlük, sıvı geçirmeyen önlük ve eldiven kullanılmalı, gerektiğinde ilave kişisel önlemler alınmalıdır. Laboratuarlarda çalışanlar da tüm yüzü (özellikle ağız, burun ve gözleri)
kapatacak şekilde maske-gözlük, sıvı geçirmeyen önlük ve eldiven kullanmalı ve örnekler sınıf
2 biyogüvenlik kabinlerinde işlenmelidir. Laboratuvarlarda aerosol oluşturacak işlemlerden kaçınılmalıdır.
ebola-istanbul
Alıntı : ( klinik mikrobiyoloji uzmanlık derneği, evrensel gazetesi, sabah gazetesi, yeni şafak gazetesi, zaman gazetesi)

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Önemli Hastalıklar

Bildirimi Zorunlu Hastalıklar :
A Grubu
Akut Viral Hepatitler
Hepatit A
Hepatit B
Hepatit C
Hepatit D
Hepatit E
Hepatit G
Boğmaca
Bruselloz
Difteri
Gonore
Kabakulak
Akut Kanlı İshal
Kızamıkçık
Kızamık
Kolera
Kuduz ve Kuduz Riskli Temas
Meningokoksik menenjit
Poliyomyelit
Şarbon
Şark Çıbanı(kutonöz leishmaniazis)
Sifiliz
Sıtma
Tetanoz
Tifo
Tüberküloz
HIV Enfeksiyonu
AIDS
B Grubu :
Çiçek
Veba
Sarı Humma
C Grubu :
Creutzfeldt Jakob Hastalığı ( nvCJD Deli dana hastalığı )
Ekinokokkoz
Influenza (grip)
Kala-azar ( vısceral Leıshmanıasıs)
Konjenital rubella
Lejyoner Hastalığı
Lepra
Leptospiroz
Subakut sklerozan panensefalit (SSPE)
Şistozomiyaz (üriner)
Toksoplazmoz
Trahom
Tularemi
Viral Hemorajik Ateş
D Grubu
Campylobacter jejuni/coli.
Chlamydıa trachomatis
Cryptosporidium sp
Entamoeba histolytica (amipli dizanteri etkeni olarak )
Enterohemorajik E.coli [ehec]
Giardıa intestinalis
Listeria monocytogenes
Salmonella spp.( non-typhoidal salmonelloz etkeni olarak )
Shigella spp.

insan-anatomisi-resim insan-anatomisi insan-anatomisi-nedir

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Aşı nedir

Aşılar Hakkında Bilmemiz gerekenler
1- Aşı nedir ?
Aşılar, insanları ölüm veya sakatlıkla sonuçlanabilecek pekçok hastalıktan korumaya yarayan, genelde zayıflatılmış hastalık mikrobu veya hastalığa neden olan mikrobun parçacıklarını içeren, ağızdan damla şeklinde veya
iğne ile uygulanabilen koruyucu maddelerdir.
2- Kuduz aşısını nerede yaptırabilirim?
Ölümcül bir hastalık olan kuduza karşı, bakanlığımızın yurtdışından getirtmiş olduğu aşı; sosyal güvencesi olsun olmasın bütün vatandaşlarımıza ilimizde mevcut 15 aşı istasyonunda 365 gün 24 saat boyunca ücretsiz olarak uygulanmaktadır.
3- Tetanoz aşısı gerekli midir?
Ölümcül bir hastalık olan tetanoza karşı ilimizdeki kamu ve özel tüm sağlık kuruluşlarında mevcuttur ve gereken tüm olgulara ücretsiz uygulanmaktadır.
4- Aşılar zarar verir mi?
Günümüz modern teknolojisi ile üretilen aşılarda yan etki olasılığı hiç yok denecek kadar azaltılmıştır. Aşı uygulandıktan sonra çok nadir olarak vücutta ve aşı yerinde bir takım yan etkiler oluşabilir. Bu yan etkiler çok nadir olmakla birlikte genellikle çok yüksek ateş, aşı yerinde ağrı ve kızarıklık şeklindedir ve hastalığın oluşması ile ortaya çıkabilecek ağır sonuçların yanında mukayese edilemeyecek derecede önemsiz kalmakta ve çok daha hafif olmaktadır.
5- Eşim veya aile bireylerinden birisi hepatit B taşıyıcısıdır.
Taşıyıcı olmayan aile bireylerini nerede aşılatabilirim ?
Bakanlığımızın ilgili genelgesi gereğince ilimizdeki herhangi bir sağlık ocağına gerekli belgelerle (hepatit B hastalığı veya taşıyıcılığını gösterir evraklar) başvurulduğunda diğer aile bireylerine ücretsiz Hepatit B aşısı yaptırılması mümkündür.
6-Sağlık bakanlığının çocukluk çağı aşı şemasında hangi aşılar mevcuttur?
Difteri, boğmaca, tetanoz, polio, Hib, kızamık, kızamıkçık, kabakulak hepatit B ve BCG aşıları mevcuttur.
7-Aşı şemasına ara verince ne yapmalıyım?
Aşılamaya aşı programının kesildiği yerden devam edilir.
Tekrar başa dönülmez.
8-Aşı sonrası istenmeyen etki nedir?
Aşı uygulanan bir kişide, aşı sonrası ortaya çıkan, bilinen aşı yan etkisi ya da aşıya bağlı olduğu düşünülen herhangi bir istenmeyen tıbbi olaydır.
9-Aşı şemasında olmayan ama sağlık bakanlığınca yapılan diğer aşılar nelerdir?
Menenjit, sarı humma ve kuduz aşısıdır.
10-Aktif bağışıklama nedir?
Aşı ile yapılan hastalıklardan korunma şekline aktif bağışıklama denir.
11-Hepatit aşısı kimlere yapılır?
Doğuşta tüm yeni doğanlara ayrıca, hepatit B taşıyıcılarının tüm aile bireylerine, taşıyıcıların cinsel eşleri, damar yoluyla uyuşturucu bağımlıları, diyaliz uygulanan böbrek hastaları, sık sık kan verilen hastalar, bağışıklık sistemi yetersiz hastalar, bakım evlerinde yaşayanlar, sağlık personeli, berberler ve tutukevlerinde kalanlara yapılır.
12-Bu aşı ile hangi hepatitlere karşı korunabilirim?
Hepatit B hastalığına karşı korunulur.
13-Bütün hepatitlerin aşısı var mıdır?
Yoktur. Sadece B ve A hepatitine karşı aşı günümüzde uygulanmaktadır.
14-Bütün bulaşıcı hastalıkların aşısı var mıdır?
Hayır. Bulaşıcı hastalıkların sayısı düşünüldüğünde ancak pek azına karşı aşıya sahip olduğumuz görülmektedir.
15-Bir kez yapılan aşı ömür boyu korur mu?
Hayır. Ancak koruyuculuğun olabilmesi için her aşıda farklı zaman aralıkları ile rapel (tekrar )doz uygulaması yapılmalıdır. Bu süre grip için her yıl, tetanoz için 10 yılda bir gibi farklı olabilmektedir.
16-Aşı kampanyası nedir?
Aşı ile korunulabilen hastalıklardan dünyada belirlenen bağışıklama seviyesine ulaşmak amacıyla toplu aşılama yapılmasıdır.
17-Aşı Niçin yapılır?
Aşı ile korunulabilen hastalıklardan ölümleri ve sakat kalmaları önlemek için yapılır. Kampanyalar iyi uygulanırsa çok kısa bir sürede büyük kitleleri aşılamayı sağladığı için toplumu korumaya yönelik son derece önemli bir silahtır.
18-Bugüne kadar ülkemizde hangi kampanyalar yapıldı
Polio ( çocuk felci ) ve kızamık aşı kampanyaları düzenlenmiştir.
19-Sonuçları ne oldu?
Poliodan arındırılmış ülke sertifikası alındı. Kızamık kampanyasında ise
% 94-95 başarı seviyesine ulaşıldı.
20-Kaçırılmış fırsat nedir?
Sağlık ocağında veya sağlık evinde başka bir nedenle de gelmiş olsa aşılama
için uygun bir çocuk ya da kadının gerekli aşı dozlarının herhangi birini veya hiçbirini alamadığı durumdur. Son bir yıdır ülkemizde aktif olarak sürdürülen çalışmalardan biri de kaçırılmış fırsatların yakalanması ve aşısı eksik olan bireylere bu şansın verilmesidir.
21-Çocuğumu nerede aşı yaptırabilirim?
Sağlık ocakları, AÇS/AP merkezleri ve verem savaş dispanserlerinde aşılanabilir.
22-DBT aşısından sonra çocuğum çok ağladı, ne yapmalıyım?
Boğmaca aşısına bağlı olarak ağlama olabilir. Böyle durumda daha sonraki aşılamaya difteri -tetanoz aşısıyla devam edilmelidir.
23-Çocuğumun ateşi var, aşı yapılabilir mi?
Çok yüksek bir ateşi yoksa aşı yapılabilir.
24-Çocuğum aşı olduktan sonra kaç saat su ve anne sütü vermemeliyim?
Hemen su ve anne sütü verilebilir. Beklemeye gerek yoktur.
25-Hangi aşılar birlikte yapılamaz?
Aşılar ayrı vücut bölgelerinden olmak koşulu ile birlikte yapılabilir.
26-Sağlık Ocağında çocuğuma birkaç aşıyı birarada yapmak istiyorlar,
ne yapmalıyım?
Rahatlıkla yaptırılabilir.
27-Elime diken battı, komşularım tetanoz olursun diyor, aşı olmalı mıyım?
Son 5 yıl içerisinde tetanoz aşısı yapılmamışsa yapılması gerekmektedir.
28-Hangi yaralanmalar tetanoz riski taşır
Tetanoz mikrobu, genellikle toprakta yaşayan, vücuda çok küçük yara ve kesiklerden dahi girebilen bir mikroptur. Oksijensiz ortamda yaşayan bu mikrop paslı çivi, bıçak gibi maddelerin yanı sıra cam kesiği, hayvan pisliği ve açık yaraların toprakla temas etmesi sonucunda insanlara bulaşmaktadır.
29-Ne zaman tetanoz aşısı olmak gerekir?
Yaralanmayı takiben 24 saat içinde tetanoz aşısı olmak gerekir.
30-Başka ülkelere giderken niye aşı olunması gereklidir?
O bölgelerde bulunan hastalıklardan korunmak için aşı yapılmalıdır.
31-Dün eczaneden aldığım aşıyı Sağlık Ocağında soğuk zinciri bozulmuş diye yapmadılar. Soğuk zincir nedir?
İstenilen miktarda etkin aşının, aşılanması gereken kişilere doğru sıcaklıkta ulaşmasını sağlayan,
insan ve malzemeden oluşan sisteme verilen addır.
Aşılar saklanması gereken ısıdan daha düşük veya daha yüksek ısılara maruz
bırakıldıklarında etkinliklerini kaybeden maddeler oldukları için soğuk zincir gereklidir.
32-Aşı içinde canlı mikrop var mı ,çocuğumu hasta eder mi?
Bazı aşılar canlı aşılardır. Bu aşıların içerisinde zayıflatılmış virüsler bulunur, kişiyi hasta etmez ama
bağışıklık sistemini uyararak hastalığa karşı koruma sağlar.
33-Çiçek aşısı bana yapılmıştı, ama çocuğuma yapmadılar, neden?
Ülkemizde 1980 yılından itibaren çicek aşısı yapılmamaktadır.
Dünyada yapılan yaygın aşı uygulamaları sonucunda çicek hastalığının kökü kazınmıştır.
34-Aşı korunma için hasta olmadan önce yapılıyor ama kuduz aşısı yaralandıktan sonra yapılıyor, nasıl koruyor?
Kuduz hastalığının kuluçka dönemi uzun olduğundan aşı yaralanmadan sonra dahi yapılsa koruyuculuğu oluşturmaktadır.
35-AIDS hastalığına karşı kullanılan bir aşı var mı?
Şu anda yok. Fakat geliştirmek için çalışmalar devam etmektedir.
36-Hepatit B taşıyıcısı olan kişilerin Hepatit A aşısı olması gerekir mi?
Hepatit B taşıyıcısı olan kişi başka bir Hepatit virüsü ile enfeksiyon geçirmesin diye Hepatit A aşısı olması önerilmektedir.
37-Metal sektöründe çalışan işçilerin tetanoz aşısı olmaları gerekir mi?
Evet.
38-Hacca giderken niçin aşı olunması gereklidir ve ne aşısı yapılmaktadır?
Kalabalık yerlerde menengokoksik menenjit çok görüldüğü için bu mikrobun aşısı yapılmaktadır.
39-Huzurevinde ve hapishanede yaşayanlara hangi aşı yapılır?
Hepatit B ve tetanoz aşısı yapılmalıdır. Ayrıca huzurevinde kalan yaşlı ve altta yatan başka hastalıkları olanlara grip aşısı da yapılmalıdır.
40-Grip aşısı niçin her yıl yapılır?
Grip virüsü her yıl suş değiştirdiğinden dolayı bir önceki yıl görülen suşlara karşı aşı geliştirilir ve her yıl koruyuculuğun olması için yenilenmelidir.
41-Grip aşısı Kimlere yapılır?
65 yaş üstündekilere, astım, şeker ve kronik solunum ve kalp hastaları olanlara önerilmektedir.
42-Şeker hastasıyım, hangi aşıları olmam gerekir?
Tetanoz, hepatit B ve grip aşısı olunmalıdır.
43-Menenjit aşısı nedir
N. meningitidis’e karşı geliştirilen bir aşıdır. Özellikle kalabalık yaşanan ortamlarda
hayatı tehdit eden meningokok menenjiti yayılabileceği için yapılmalıdır.
44-Zatürre aşısı nedir, kimlere önerilir?
S.pneumoniae zatürre hastalığının en sık etkenlerinden biridir. Bu hastalığın ileri yaşlarda ve çeşitli kronik hastalığı olanlarda geçirilmesi hayati tehlike oluşturabileceği için bu aşının ileri yaşlarda yapılması önerilmektedir.
Nefrotik sendrom, organ transplantasyonu yapılanlar, bağışıklık baskılayıcı tedavi görenler,
böbrek yetmezliği olanlar, sistemik lupus eritematozus (SLE),romatoid artrit, alkolizm, bunama, diabet ve kalp yetmezliği ve kronik solunum yolu hastalıkları (kronik obstruktif akciğer hastalığı gibi) olanlara aşı önerilir.
45-Sağlık Ocağında çocuğuma kızamık teşhisi kondu ve kan alındı, ne tahlili yapılıyor?
Konulan teşhisin kesin kızamık olup olmadığının anlaşılması için alınan kanda kızamık antikorlarına bakılacaktır.
46-Kızamıkçık hamilelerde çok tehlikelidir deniyor, aşısı var mı?
Evet. Konjenital (doğumsal ) kızamıkçık hastalığına neden olup, özürlü çocukların doğmasına neden olur.
Aşısı vardır.
2006 yılından itibaren kızamık ve kabakulakla birlikte üçlü aşı (KKK) olarak uygulanmaktadır.
47-Aşı gebe kalmadan ne kadar zaman önce yaptırmalıyım?
En az üç ay önceden yapılmalıdır.
48-Kabakulak aşısı olduğu halde çocuğum kabakulak oldu, neden?
Yapılan aşı soğuk zincir koşullarına göre saklanmamış veya çocuğun
immün sistemi yeterli antikor yanıtı oluşturmamış olabilir.
49-Serum nedir ?
Aktif bağışıklamanın yapılamadığı acil durumlarda pasif
bağışıklama sağlamak amacıyla verilen maddedir.
asi-ve-mikrop

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Varis

Varis
Yüzeysel toplardamarların uzayıp büklümlü genişlemiş
hale gelmesi
VARİS olarak tanımlanmaktadır.
Kanı kalbe geri taşıyan damarlar toplardamar olarak adlandırılır.
Bu damarlar kan akışının kalbe doğru tek yönlü olmasını sağlayan
kapakçıklar içerirler. Toplardamarlarda oluşan tıkanıklıklar ve aşırı
basınç bu kapakçıkların düzgün kapanmasını engelleyerek geriye
doğru kaçaklara sebep olurlar.
Sonuçta bacaklardaki yüzeysel toplardamarlar
genişler, uzar ve büklümlü bir görüntü ile  varisler oluşur.
Gece oluşan kramplar, kaşıntı, şişkinlik,
ayakta kalma ile ağrı, sıkça
görülen şikayetlerdir. Bu şikayetler varislerin
büyüklüğü veya sayısı
ile orantılı değildir.Bayanlarda hem estetik hem de
sağlık açısından hamilelik ve menstruasyon sırasında
varislerle ilgili şikayetler artar.
Hanımlarda varislere, erkeklere oranla 4 kez daha
fazla rastlanmaktadır.
Varis nedir? Varis nasıl oluşur?
Damarlarımızda varis olduğunu nasıl anlarız?
Varis nedir?
Toplardamarların genişlemesine ve şişmesine varis denir.
Genellikle, vücudun en fazla basınç altında kalan bölgesi
olan bacakların alt kısımlarında görülen varis,
yalnızca estetik açıdan değil, sağlık açısından da
önlem almayı gerektirir.
Varisi olanlarda, gece kramplar yaşanır,
bacaklarda kaşıntı, şişkinlik olur, ayakta
kalınca ağrı başlar. Kadınların, hamilelik ve period
dönemlerinde
varislerle ilgili şikayetleri artar.
Varis tedavisi nasıl yapılır?
Varis tedavisinde yıllardır kullanılan varis çorapları
hala tedavi edici… Ailesinde varis bulunan ya da
yukarıda belirtilen risk faktörlerini taşıyan kişilerin
en azından koruyucu düzeyde, düşük basınçlı varis
çorabını günlük yaşamlarında kullanmaları tavsiye edilir.
(Sabah yataktan kalkmadan, ayaklar yukarı kaldırılarak
dinlendirilmeli
ve bu konumdayken çoraplar giyilmeli.
Ancak yatarken çıkarılmalı.)
Varis tedavisinde çok değişik yöntemler bulunuyor.
Artık yara oluşmuş olgularda tedavi çok karmaşıktır.
Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, özellikle ailesel
yatkınlık olan hastalarda yeniden varis oluşumu
görülebilir.
Son yıllarda lazer yöntemi ile varis tedavisinde
büyük gelişmeler kaydediliyor
Varis Teşhisi
Örümcek damar ve varisler kolayca teşhis edilebilirler.
Doktorunuz muayenede bacak, ayak ve diğer etkilenen
bölgeleri tespit eder. Ayrıca şiş, ağrılı, yaralı ve cilt
üzerindeki renk değişimi olan bölgeleri kontrol eder.
Çoğu örümcek damar ve varislerin tedavi edilmesine
gerek kalmayabilir. Yaşam konforunu etkileyen ağrılı
durumlar ve daha ileri ülserleşmiş, kanayan ve
damar yangısı (flebit) oluşması halinde müdahale
edilmesi gerekir.
Eğer varis, ağrı, ıstırap , kas yorgunluğu veya kramp
gibi belirtiler gösteriyorsa bunları azaltmaya yönelik
adımlar atılmalıdır.
Tedavi: Varis Çorapları
Örümcek damar ve varislerin en basit tedavi yöntemi
bir çift varis çorabı edinmektir.
Bazen baskı çorabı adıyla da anılır.
Dolaşımı artırır, ağrıyı azaltır ve bacakları rahatlatır.
Diz üstü veya tayt tarzı modelleri eczanelerde,
medikal mağazalarda ve internette bulunabilir.
Lazer ve Intense Pulse Light
(IPL: Yoğunlaştırılmış Atımlı Işık) tedavisi,
ince örümcek damarları
ve küçük varis damarlarını ısıyla ortadan kaldırır.
Isı bir nedbe dokusu oluşumu sağlar ve sonuçta damarı
kapatır. Bazı hastalar için bu tedavi enjeksiyona
göre daha çekici bir alternatiftir.
Tedavi edilen bölgede hafif bir rahatsızlık,
renk değişikliği ve kabarıklık gibi yan etkileri vardır.
Anatomik olarak 3 tip varis vardır:
1) iri yeşilimtrak ana varisler
2) Cilt altında ağ biçiminde   yapılar oluşturan
morumsu retiküler varisler
3) Kırmızı ipliksi varisler
Alternatif Tıp Tedavisinde varis ve Hamamelis
Hamamelis, Hamamelis, Hamamelis virginiana,
Syn: Hamamelis macrophylla, Hamamelis dioica,
Trilopus nigra, Trilopus virginiana
Sihirli ceviz  Sihirli fındık Cadı fındığı Sihirli cadı
Virjinya Hamamelisi
Familyası: Hamamelisgillerde, Hamamelisgewâchse,
Hamamelidaceae
Drugları: Hamamelis yaprakları; Hamamelis folium
Hamamelis kabukları; “ cortex
Hamamelisin yaprak ve kabukları çay, sargı, fitil,
tentür ve natürel ilaç yapımında kullanılır.
Giriş: Hamamelisin bilinen 100’e yakın türü mevcuttur ve
bunlardan sadece Virjinya Hamamelisi tıbbi maksatla
kullanılır ve diğerlerinin böyle bir özelliği yoktur veya bilinememektedir.
Hamamelis mollis süs bitkisi olarak Avrupa’da ve Amerika’da
yetiştirilir ve Hamamelis Japonica ise enelikle
Orta ve Kuzey Japonya’da süs bitkisi olarak yetiştirilir ve
yabani olarak kendiliğinden yetişir. Bizi ilgilendiren
Şifalı Hamamelis (Virjinya Hamamelisi);
Hamamelis virginiana 1736’da İngiliz asıllı botanikçi
Collinson tarafından Avrupa’ya getirilmiş, önce süs bitkisi
olarak yetiştirilen bitki daha sonra Şifalı bitki olduğu için
bir dizi araştırması yapılmıştır. Latince Hamatus, kancalı,
melum, elma anlamına gelir ve Kancalı elma gibi bir anlam çıkar.
Botanik: Hamamelis 1-8m boyunda olan küçük bir ağaççık olup
birçok bakımdan fındığa benzer, yani bazen çalı bazen e küçük
bir ağaç gibi olabilir. Sonbaharda yapraklarının solup dökülmeye
başladığı an, çiçek açmaya başladığından Cadı fındığı, Sihirli fındık,
Sihirli ceviz veya Sihirli çalı diye anılır. Yaprakları 5-10cm
eninde, 10-15cm uzunluğunda, ters yumurta şeklinde,
kenarları kertikli, üst ve alt yüzeyi hafif tüylü,
kısa saplı ve yeşil renklidir. Çiçeklerinin kupa yaprakları 4,
döllenme tozlukları 4 adet olup, taç yaprakları 1-1,5cm uzunluğunda
2-3mm eninde, altın sarısı renkte ve şerit şeklindedir.
Meyveleri fındıktan küçük iki bölümlü, kapsül şeklinde,
her kapsül bölümünde bir tohum bulunur ve olgunlaşınca
bu kapsüller ortadan çatlar ve yağlımsı tohumları çevresine fırlatır.
Yetiştirilmesi: Çalılıklar, orman kenarları, sahil yamaçları,
ırmak kenarları, kumluklar ve humuslu taşlı topraklarda
rahatlıkla yetişir.
Hasat zamanı: Yaprakları Haziran’dan Eylül’e kadar
toplanarak hemen gölgede kurutulur, ince kıyıldıktan
sonra ve özel kaplarda muhafaza edilir. Kabukları;
dallarının kabukları Mayıs’tan Temmuz’a kadar soyularak
gölgede kurutulur ve ince kıyıldıktan sonra özel kaplarda
muhafaza edilir. Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma,
paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar
yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri
ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede
kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise,
2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü
birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer.
Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz
hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin
Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür
ve etkisini oldukca azaltır.
Kullanılması:
a) Araştırmalara göre Hamamelis preparatları başta;
basur, varis, flebit (toplardamar iltihaplanması),
nörodermatoz (besin alerjisi nedeniyle ortaya çıkan kaşıntılı,
kabarcıklı, sulu ve kızarık ekzema), pişik (Intertrigo), baldır ülseri
(ucus cruris) ve episitomiye
(ameliyat sonrası iyileştirme tedavileri)
karşı kullanılır.
b) Komisyon E’nin 21.08.1985 tarih ve 154 nolu Monografi
bildirisine göre Hamamelis yaprak ve kabuklarının çayı veya
ekstresinden elde edilen natürel ilaçlar başta hafif deri yaralanmaları,
deri ve mukozanın iltihaplanması, basur ve varise karşı kullanılır.
c) Homeopati’de; Hamamelis tentürü başta Varis,
toplardamar iltihaplanması (flebit), basur, burun kanaması,
beyaz akıntı, haya iltihaplanması, yumurtalık iltihaplanması,
baldır ülseri ve pişiğe karşı kullanılır.
d) Halk arasında ağız içi ve dişeti iltihaplanması ve ishale
karşı kullanılır.

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Genital Enfeksiyonlar

Genital enfeksiyonlar ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar
1-Alt genital sistem
2-Üst genital sistem
1-Alt genital sistem enfeksiyonları
a- Vulva ( Rahim dış dudaklar )
Vulvar Vestibulit Sendrom (VVS) nedir?
“Vuvar vestibulitis” veya diğer adı ile “vulvar vestibulit sendrom”
vulvada vestibulm bölgesinin enflamasyonu
(yangısı) anlamına gelmektedir.
Vulvar Vestibulit Sendromu (VVS) olan hastaların vulva ile vagina arasında hymen (kızlık zarı)
bitişiğinde kızarıklık mevcuttur. Ayrıca bu bölgeye her türlü temasta da aşırı bir hassasiyet olmaktadır.
Bu nedenle VVS problemi taşıyan kişiler partnerleri ile
cinsel ilişki sırasında aşırı derecede ağrı, acıma,
batma şikayetleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Kızlık zarının hemen kenarında, dış kısımda
“vestibulm” bölgesi ve “vestibulit” ile uyumlu kızarık alan.
(Dr. Süleyman Eserdağ Arşivi’nden)
Vulvada bulunan salgı bezleri
Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak
işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır.
Bunlar arasında en önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan
Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin (“bartolin” okunur) bezleridir.
Kanser Öncüsü Hastalık :
Vulvar Intraepitelyal Neoplazi (VIN) veya Vajinal Intraepitelyal Neoplazi
(VAİN) denilen durum kanser olmayan ancak
ileride kansere dönüşebilen bir hücresel bozukluğu tanımlar.
Bu durumda yapılan tedaviler ya da bazı hafif
bozukluklarda kendiliğinden düzelebilir.
Ancak, vulvar distrofi denilen durumda hücrelerdeki bozukluk düzeyine
göre % 1-15 oranında kansere dönüşebilmektedir.
Genellikle öncü lezyonlar çok belirgin bulgular vermezlerse de her türlü:
* Kaşıntı
* Renk değişikliği
* Yaralar
* Siğiller
* Benler
gerektiğinde biopsi alınarak incelenmelidir.
Belirtiler :
Genellikle hastalar geçmeyen kaşıntı, ben oluşumu, ülser ve siğilimsi şişlikler, bazen de kasıkta oluşmuş bezeler sebebiyle başvururlar. Vajen (hazne) girişinde herhangi bir siğil, ben, ülser, renk değişikliği ya da şişlik oluşması durumunda bir an önce doktora başvurulmalıdır.
Doktor direk gözle ya da vulvoskopi (bir tür mikroskop ile büyüterek ve boyalar sürerek,  burada Kolposkopide kullanılan alet kullanılır) ile muayene eder ve
mutlaka doku örneği alarak (biopsi) tanı koyar.
Hastalıga neden olabilecek durumlar ve risk faktörleri :
* Genital Siğil ( HPV, Kondilom )
* Sigara
* Her türlü bağışıklık sisteminin baskılandığı durum
* Şişmanlık
* Şeker hastalığı
Her cinsel ağrı problemi vulvar vestibulitis (VVS) midir?
Hayır. Cinsel ilişki sırasında ağrı problemi genel olarak “disparoni (dyspareunia)” olarak bilinir.
Vulvar vestibulitis de bir cinsel ağrı problemi olmasına rağmen,
cinsel ağrı problemlerinin daha pek çok nedenleri vardır.
Ayırıcı tanı için tam bir jinekolojik muayene şarttır.
b- Vajina ( Rahim haznasi )
Vajina, vajina girişiyle başlayan ve uç kısmında rahimağzının
yer aldığı boru şeklinde ve yaklaşık 10 santimetre uzunluğunda bir yapıdır.
Vajina girişinde bulunan salgı bezleri ilişki esnasında
vajina girişi ve vajinanın kayganlaşmasını sağlar.
Normalde ön-arka duvarları birbiri üzerine katlanmış olarak duran bu yapı, doğum eyleminde doğum kanalının yumuşak kısmının yapısında yer alır ve bebeğin başının geçmesine müsaade edecek kadar esner.
c- Serviks ( Rahim ağzı )
Serviks kanseri, servikal kanser ya da rahim ağzı kanseri, rahim ağzının (servikal alanın) habis (kötücül) kanseridir.
Serviks kanseri, epitelden köken alan habis tümör, yani karsinomdur.
İlk belirtisi vajinal kanama olabilir, ama iyice ilerleyene kadar bir belirti göstermeme durumu da söz konusudur. Tedavisi, erken evrelerde ameliyat, ileri aşamalarda kemoterapi ve radyoterapidir.
Serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
“Papanicolaou smear” (PAP smear) testi ile serviks kanseri oluşumu
öncesi değişikliklerin tanınması mümkün olmaktadır.
Serviks tarama çalışmalarının rutin olarak kullanıldığı ülkelerde invaziv serviks kanseri oranı %50’den fazla azalmıştır.
Epidemiyolojik çalışmalar serviks kanseri için majör risk faktörünün insan papilloma virüs
(Human Papilloma Virus ‘den kısaltma
HPV olarak anılır) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri – HPV enfeksiyonu ilişkisi, akciğer kanseri sigara ilişkisinden daha sıkı bir ilişkidir. Serviks kanser vakalarının hemen hepsinin (%99,7) gelişmesinde HPV enfeksiyonunun gerek şart olduğu bulunmuştur. Morbidite ve mortalite oranları çok yüksek olan bu kanserden korunmada HPV aşısının geliştirilmiş olması büyük öneme haizdir. Serviks kanserinin %70’ine neden olan iki HPV suşuna karşı geliştirilmiş bir aşı
Kanserin sıklıgı ve görünme oranı :
Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri, dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
Avrupa’da her yıl 50 bin, dünyada ise 500 bin kadına serviks kanseri tanısı konmakta,
Avrupa’da yılda 25 bin, dünyada da 250 bin kadın bu nedenle ölmektedir.
Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6’sını, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15’ini oluşturur. ABD ve Birleşik Krallık’taki serviks kanseri sıklığının dünya çapındaki sıklığının yarısı kadar olması PAP smear taramasının başarısına atfedilmektedir.
Kanserin risk faktörü :
Serviks kanseri için birçok risk faktörü tanımlansa da, son epidemiyolojik çalışmalar bu kanser türü için majör risk faktörünün HPV (insan papilloma virüs) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde HPV enfeksiyonu olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber kanser gelişimini tetikleyen başka risk faktörleri de mevcuttur. Bu risk faktörleri: erken yaşta cinsel ilişki
(20 yaştan önce), çok sayıda cinsel eş, eşin çok eşli olması (erkeğin başka eşlerinin olması), yüksek parite
(doğum sayısının fazlalığı), kötü hijyen, düşük sosyoekonomik seviye, pozitif aile öyküsü (aile (kan bağı olan) fertlerinde servikal kanser tanısı konmuş olması), sigara kullanımı, yetersiz beslenme (bilhassa; vitamin C, vitamin A, beta karoten ve folat eksikliği), klamidya trachomatis enfeksiyonu ve cinsel yolla bulaşan diğer bazı ajanlardır. Bunlara ek olarak eskiden risk faktörü olarak kabul gören, uzun süreli oral kontraseptif
(doğum kontrol hapı) kullanımı ve Herpes simpleks virüs tip II enfeksiyonu günümüzde artık risk etkeni olarak kabul edilmemektedir
Risk faktörleri arasında özellikle paritenin önemi yaklaşık 150 yıldır bilinmekte olup cinsel temasa ve buna bağlı faktörlere araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu nedenle birçok cinsel yolla bulaşan hastalık ve virüsler araştırılmıştır. 1970’li yıllarla beraber HPV üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir.
Bugün serviks kanseri gelişimi için HPV’nin mutlaka var olması gerektiği, diğer risk faktörlerinin ya virüsle karşılaşma oranlarını arttırdığı ya da viral persistansı-karsinojenik süreci hızlandırdığı için önemli olduğu üzerinde durulmaktadır.

d- Üretra ( İdrar yolu enfeksiyonu )
İdrarın depolandığı mesanenin devamında yer alan bu boru şeklindeki yapı idrar boşaltım sisteminin son basamağını
teşkil eder.
Uretra kadında erkekten çok daha kısadır. Bu kısalık ve genital sistemin vajina ve anüse yakınlığı, kadınlarda idrar yolu enfeksiyonlarının daha sık yaşanmasına neden olur. Yine ilk cinsel deneyimlerini yaşayan kadınlarda ilişkinin verdiği tahriş,
ilişki sonrasında sık idrara çıkma, idrarı zor yapma, idrarı
boşaltamamış olma hissinin yaşanmasına
neden olabilir.

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Düşük tansiyon

Düşük Tansiyon
Orta yaşlı ve sağlıklı bir kişide kan basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır.
Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı,
vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır.
Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) damarlara ulaşmıştır.
Büyük tansiyon 100 mmHg’nin altı­na düştüğünde düşük tansiyondan (hi­potansiyon) söz edilir.
Düşük tansiyon, kan dolaşımının, vücudun gereksinimi­ni karşılayamadığını gösterir.
Hastada ani pozisyon değişikliklerine neden olan vücut hareketleri (hızla ayağa kalkma gibi)
sonucunda dokulara, özel­likle beyne yeterli oksijen ulaşamaz.
Oksijensizliğe son derece duyarlı olan beyin bu durumdan çok etkilenir.
Dinlenme halinde büyük tansiyonu 100 mm’nin altında olanlarda dola­şım yetersizliği olduğu
söylenebilir
Küçük tansiyon da büyük kadar tehlikeli
Gerek yüksek gerekse düşük tansiyonun vücuda aynı derecede zaralıdır
“Yüksek tansiyon, beyin kanamasına, düşük tansiyon ise kan dolaşımı
zayıflığına neden oluyor”dedi
Yüksek tansiyon mu daha tehlikeli yoksa düşük tansiyon mu?
Her ikisi de tehlikeli… Şöyle ki; yüksek tansiyon, her şeyden önce kalbin yükünü arttırır.
Kalp, kanı vücuda pompalayabilmek için basıncı olduğundan daha da yükseltir.
Bu da kalp kasının daha çok kasılması anlamına gelir. Kasılan kalp kasları,
zamanla damarların kalınlaşmasına neden olur. Kalınlaşmış bir kalp kasının beslenmesi zordur.
Hele kalbimizi besleyen koroner damarlarda; darlıklar başlamışsa,
yüksek tansiyon bir kalp krizini de tetikleyebilir.
Yüksek ve düşük tansiyon, ne gibi hastalıklara neden olur?
Yüksek tansiyon, başta beyin kanaması olmak üzere böbrek yetmezliğine de neden olmaktadır.
Vücudumuzdaki kan damarlarının toplam uzunluğu 100 bin km kadardır.
Yaşam için gerekli oksijen ve besinler vücudumuza hepimizin bildiği gibi, kan ile taşınmaktadır.
Kanın bu kadar uzun bir damar ağını dolaşabilmesi için belirli bir basınca ihtiyacı vardır.
İşte normal tansiyondan kastedilen, bu dolaşımı sağlamaya yeterli tansiyon yani kan basıncıdır.
Tansiyonumuz düştüğü takdirde kanın dolaşımı azalır.
Kan basıncı degişkendir.
Yüksek tansiyon nasıl anlaşılır? Kalp krizi nasıl oluşur?
Kanın az gelmesi öncelikle beyni etkiler; baş dönmesi ile kendini belli eder.
Tansiyon düşüklüğü kalbimizin beslenmesini de azaltır. Kanı vücudumuza pompalayacak olan organ,
yeterli çalışamadığı takdirde tansiyon biraz daha düşer ve bir kısır döngüye girer.
Vücut, bu kısır döngüyü kıramazsa, hele bir de kalbi besleyen koroner damarlarda darlık varsa kalp krizi kaçınılmazdır.
Doğru tansiyon değerleri nelerdir?
Normal değer 120/80 mmHg’dır. Ancak 140/90 mmHg’dan sonrası
‘Evre 1 Hipertansiyon’ olarak kabul edilir. Kan basıncı gün içinde değişkenlik gösterir.
Tanı koymak için civalı tansiyon aletiyle farklı zamanlarda yapılan en az üç ölçüm değerine ihtiyaç vardır.
Kalbi olanlar dikkat..!
Hangisi daha önemli; büyük mü yoksa küçük tansiyon mu?
Her ikisi de, her yaşta önemlidir. Büyük tansiyon normal sınırlarda olsa dahi eğer,
küçük tansiyon yüksek ise, kişinin yüksek tansiyon tedavisine alınması gerekir.
Kimler yüksek tansiyon hastasıdır?
140/90 mmHg ve üstü ‘Evre 1 Hipertansiyon’, 160/100 mmHg üstü
‘Evre 2 Hipertansiyon’dur. 139/89 mmHg’ya kadar olan evre ise ‘Prehipertansiyon’ denen
hipertansiyon hastalığına aday bir evredir. Eğer değerler bu aralıktaysa, ilerlememesi için önlem alınmalıdır.
Bu önlem, ilaç tedavisinden ziyade kilo verme ve egzersiz yapma gibi yaşam tarzı değişikliklerini içerir.
Kalp krizi ya da kalp ameliyatlarından sonra hasta yüksek tansiyon hastası mı olur?
Tansiyon kontrolü; kalp krizi geçiren veya kalp ameliyatı olan hastalarda düzenli olarak yapılmalıdır.
Sıcakta tansiyon düşer
Sıcak havalar tansiyonumuzu nasıl etkiliyor? Mesela; yükselmesine neden oluyor mu?
Hipertansiyon tedavisi gören hastalar nasıl önlem almalı?
Bu sorular, herkesin sıklıkla aklına gelen suallerdir.
Ben size 2005 yılında ‘Hypertension’ dergisinde yayınlanmış bir makaleden söz etmek istiyorum.
Bu çalışma, bizim ülkemiz ile benzer iklim koşullarına sahip İtalya’da yapılmış. 6 bin 400 kişinin,
14 ay süresince 24 saat boyunca tansiyon takipleri yapılmış.
Hava sıcaklığı 32 derecenin üzerine çıktığı günlerde,
25 derecenin altında olduğu günlere kıyasla daha düşük seyrettiği gözlenmiş.
Yani sıcak havalar, tansiyonda düşmeye neden olmuş.
Bu gözlem, hipertansiyon tedavisi gören hastalarımız için önemli…
Zira kış aylarında kullanılan ilacın dozunu, yaz aylarında ayarlamak gerekebiliyor.
Yine aynı araştırmada 65 yaş üstü kişilerde geceleri tansiyonda yükselme gözlenirken,
orta yaşlılarda böyle bir yükselme gözlenmemiş. Dolayısıyla 65 yaş üstü kişilerde
sıcak hava tansiyonu yükseltmiyor. Özellikle yaşlıların tansiyonu, sıcak yaz akşamlarında yükseliyor.
Hastalarımız bize yaz aylarında baş dönmesi şikayetiyle geldiklerinde
tansiyon ilaçlarının dozunu azaltıyoruz.
Baş agrısıyla anlaşılır
Hiçbir belirti olmamasına rağmen kişi, tansiyon hastası olabilir mi?
Evet, olabilir. Ani tansiyon yükselmesi veya düşmesinde kişi bu değişikliği hisseder.
Ancak tansiyon yavaş yavaş yükselmişse, kişi tansiyonu çok yüksek olsa bile rahatsızlık duymayabilir.
Yüksek tansiyon genelde belirti vermez, sabahları baş ağrısı yapabilir. Düşük tansiyonda ise,
soğuk terleme, baygınlık hissi, baş dönmesi gibi bulgular olabilir.
Çocuklarda Büyüklerle bir degildir
Çocuklarda ve erişkinlerde tansiyon değerleri aynı mıdır?
Çocuklarda; yaş, cinsiyet ve boy dikkate alınarak persantil değerlerine göre kan basıncı değerlendirilir,
erişkinden farklıdır. Erişkinde normal kabul edilen 120/80 mmHg değeri çocuklar için yüksek bir değerdir.
Tansiyon günde 2 kez ölçülmelidir.
Kalp gibi kronik bir hastalığı olanlar için düşük tansiyon tehlikeli bir durum mu?
Tansiyonun düşmesi, öncelikle kalbin yeterli beslenememesine yol açar.
Kalbimiz, organlarımız için gerekli oksijen ve besinleri taşıyamadığı için
kanı da yeterli miktarda pompalayamaz. Özellikle kronik hastalığı olanlarda
organlarımızın iyi beslenmesi hayati önem taşımaktadır.
Doğru tansiyon ne zaman ve nasıl ölçülür?
Tansiyon ölçülürken hasta beş dakika dinlendirilir. Tansiyon manşonu,
kalbe paralel şekilde sarılarak, tansiyon iki defa her iki koldan ölçülür.
Bu ölçümleri sabah akşam yapmak gerekir
Fazla ayakta durmayın bol bol su için.!
Düşük tansiyon daha mı tehlikelidir? Tansiyon hangi durumda düşer?
Evet, düşük tansiyon tehlikelidir. Özellikle sıcak yaz aylarında
yetersiz sıvı alımı ve fazla sıvı kaybı başlıca nedenlerdendir.
Vücudumuzun yüzde 70’ini su oluşturur. Vücudumuzda dolaşan kan miktarı
bir erişkin için ortalama 5 litredir. Kanın damarlarımızın içinde
belirli bir basınç oluşturabilmesi için iki koşul gereklidir.
Birincisi damarlarımızın elastikiyeti ve direnç oluşturabilmesi,
ikincisi ise damarlarımızın içindeki kan miktarıdır. Sıvı eksikliği;
kan miktarında azalma ile sonuçlanır ve tansiyon düşer.
Bir diğer tansiyon düşüren neden ise uzun süre ayakta kalmaktır.
Hastayı hemen yere yatırın
Tansiyon çıktığında ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yüksek tansiyonun acil tedavisi mutlak surette hastane ortamında,
kan basıncının sürekli olarak izlenebildiği monitör kontrolünde olmalıdır.
Tansiyon düşürücü ilaçlar, damardan verilmelidir.
Bu nedenle tansiyonun ani yükseldiği durumlarda hemen ambulans
çağrılmalı veya en yakın sağlık merkezine başvurulmalıdır.
Ayaklar havaya.
Tansiyon düştüğünde ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yukarıda açıklandığı gibi tansiyon düşmesi sonucu baygınlık geçiren kişi;
hemen düz bir yere yatırılıp ayakları havaya kaldırılmak suretiyle bacaklarda
depolanmış kanın tekrar dolaşıma girmesi sağlanmalıdır.
Böylece dolaşımdaki kan miktarı arttırılmış olur. Tansiyon yükseltilince,
beslenmesi bozulan beynin dolaşımı tekrar yeterli düzeye çıkar.
Kişi, kısa sürede eski haline döner.
Ortostatik tansiyon
İnsan vücudu, sürekli değişen dış koşul­lara karşı iç dengesini sabit tutmaya ça­lışır.
Örneğin otururken ya da yatarken ayağa kalktığımızda vücuttaki kan yer­çekiminin
etkisiyle ayaklara doğru ha­reket eder.
Ayağa kalkınca kanın aşağı hücum etmesi ve vücudun üst yarısındaki kanın
azalması atardamar basıncının düşmesi­ne ve yerçekimi etkisiyle karım bacak­larda
göllenmesiyle vücudun öteki bö­lümlerinin kansız kalmasına neden olur.
Bu durumda vücudun üst yansının, özellikle beynin kansız kalmasını
önle­yecek bir mekanizma devreye girer. Küçük damarlar büzülerek kanın
yerçe­kimi nedeniyle aşağıda birikmesini ön­ler. Böylece ayağa kalkıldığında,
kan bacaklarda göllenmek yerine vücudun dört bir yanma dağılmayı sürdürür.
Atardamar basıncının, küçük tansiyon­da hafif bir artışla birlikte, normal de­ğerlerde
tutulması ve dolaşımda denge­yi sağlamak için kalp atışları hızlanır.
Bu önlem yetersiz kalırsa kişi ayağa kalkınca fenalaşır, rengi solar, t
erleme­ye başlar ve gözleri kararır. Beyindeki görme ğundan, göz kararması
ilk ortaya çıkan belirtilerden biridir. Aynca baş dönme­si, halsizlik ve bazen bayılma görülür.
Bu belirtiler nasıl ortaya çıkar? Baş­lıca neden çevrel damarlann büzülmesindeki yetersizlik
sonucunda tansiyo­nun düşmesiyle beyne yeterli kan gide-memesidir.
Bu olay tehlikeli olmasa da önüne geçilemez.
Düşük tansiyonlu ki­şiler yavaş hareketlerle ayağa kalkarak
vücutlarına uyum sağlaması için yeterli zamanı vermelidir.
Bayılan ya da bayılmak üzere olan hastayı başı ayaklanndan ve vücudun­dan
daha aşağıya gelecek biçimde yatır­mak yeterlidir. Başın altına kesinlikle yastık konmamalıdır.
Böylece hasta kı­sa sürede toparlanır ve beyne yeterince kan gitmeye başlayınca kendine gelir.
Ortostatik hipotansiyonla birlikte görülen başka bir bozukluk da Shy-Drager sendromudur.
Bu hastalarda or­tostatik hipotansiyon, idran tutamama, cinsel iktidarsızlık ve terlemeyle birlik­te görülür.
Yapılan çalışmalar bu belir­tilerin görüldüğü hastalarda beyin sapı, bazal gangliyonlar
(beyindeki dört önemli sinir düğümü) ve öbür merkez sinir sistemi yapılarında
belirgin nöron kaybının olduğunu göstermiştir.Hastalık genellikle 5-7 yılda ilerle­yerek
hastayı yatağa bağımlı kılabilir. Belirgin ortostatik hipotansiyonla bir­likte taşikardi
(hızlı kalp atımı) yerine bradikardi (dakikada 60 atışın altma inen yavaş kalp atımı) gelişir.
Bu hasta­larda da tedavi belirtilere yöneliktir.Bacaklarda kan göllenmesini önlemek için
Özel çorapların kullanılması yararlı olabilir. Daha ilerlemiş ve dirençli ol­gularda
tuz alımı ya da fludrohidrokor-tizon önerilir. Aynca amfitamin ve efedrin gibi ilaçlar da kullanılabilir.
Sonuçlar
Buraya kadar birincil ve ortostatik dü­şük tansiyon incelendi. Her iki durum da tehlikeli
sonuçlar doğurmayan yapı­sal bozukluklardan kaynaklanır ve bu kişiler tansiyonlan
düşük olsa da sağ­lıklı kabul edilirler. Hatta, istatistikler tansiyonu düşük olanların,
normal kişi­lerden daha uzun, tansiyonu yüksek olanlardan
ise çok daha uzun yaşadığını göstermektedir.
Tansiyonun düşük ol­ması damarlan daha az yıpratmakta, bu nedenıyle
orta ‘ yaşlarda kalp damar sistemi ilgili kanama, beyin trombozu,
miyokart enfarktüsü gibi hastalıklar çok az ortaya çıkmaktadır.
Doğal olarak, bu özellikler tansiyo­nu düşük olan herkes için geçerli değil­dir.
Tansiyon düşüklüğü çoğu zaman başka bir hastalıkla
“Örneğin kansızlık, tifo, difteri, zatürre gibi bulaşıcı hastalıklar,
karaciğer hastalıkları, böbreküstü bezi hastalıklan ve zehirlenmelerle birlikte ortaya çıkar,
bu hastalığın tedavi edil­mesiyle ortadan kalkar. Böyle durum­larda düşük tansiyonun nedenleri,
öne­mi ve gidişi değişken olabilir..

http://medikalsatisnoktasi.com/tansiyon-aletleri

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Astım Hastalığı

Astım Hastalığı
Astım, hava yollarının (bronşlar ) mikrobik olmayan ve kronik iltihabıdır.
Vücut mikropları yenmek için gösterdiği reaksiyonun benzerini hava yollarında da gösterir.
Fakat şunu da belirtmekte fayda var, bu reaksiyon sürecinde mikrobik bir etken yoktur.
Ancak reaksiyon sonucunda hava yolları daralır ve aşırı duyarlı hale gelir.
Astım, çoğunlukla alerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Alerji; bazı maddelere karşı aşırı bir duyarlılık durumudur.
Alerji semptomları, vücudun bağışıklık sisteminin yabancı bir maddeye (antijen )
yanıt vermesi ile başlar ve bağışıklık sistemi alerjenin vücuda giriş yaptığı yere antikor gönderir.
Astım Allerjik Bir Hastalık mıdır?
Astım her zaman olmasa da olguların çoğunda allerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Bilhassa çocuklukta başlayan astım için bu daha belirgindir. Ancak,
Kişinin allerjik tabiatlı (atopik) olması astım olmasından ayrı bir şeydir.
Diğer allerjik hastalıklar (rinosinüzit, konjonktivit, dermatit, ürtiker)
astımla birlikte bulunabilir veya bu hastalıklar varken astım olmayabilir.
Aksine astımı olduğu halde allerjisi olmayabilir.
Astım Kimlerde Görülür?
Astım, erkek-kadın herkeste; çocuk-erişkin her yaşta ve dünyanın hemen her yerinde rastlanan bir hastalıktır.
Astım Sık Rastlanan Bir Hastalık mıdır?
Astımlı hastaların sıklığı coğrafi bölgelere, yaşam koşullarına ve sosyo-kültürel özelliklere
bağlı olarak toplumdan topluma farklılık göstermektedir.
Toplumda yaşayanların %10’dan daha fazlasında görüldüğü
bildirilen yöreler yanında %1’den az sıklıkla rastlanıldığı bölgeler söz konusudur.
Ülkemizde de durum aynıdır. Ortalama sıklığın %5-6 civarında olduğu tahmin edilmektedir ki,
ülkemiz koşullarında bu, her 3-4 evden birisinde bir astımlı hastanın yaşadığı anlamına gelmektedir.
Astım İrsi Bir Hastalık mıdır?
Bazı hastalıklar genetik geçişlidir. Anne veya babadan ilgili genetik kodu alan
kişilerde çevresel değişkenler ne olursa olsun hastalık mutlaka ortaya çıkar.
Bazı hastalıklar ise tamamen çevresel koşullara bağlı olarak gelişir.
Astım bu iki grup hastalıktan farklıdır. Hastalığın ortaya çıkmasında
hem genetik yatkınlık hem de çevresel faktörler birlikte rol oynar.
Her iki belirleyici de hastalığın ortaya çıkmasında tek başına yeterli değildir.
Astımlı Anne veya Babanın Çocukları Astımlı Olarak mı Doğar?
Anne ve babası yada bunlardan birisi astımlı olan çocuklarda astım görülme olasılığı
toplunda görülen astım sıklığından biraz daha fazla olmakla birlikte,
böyle bir çocuğun mutlaka astımlı olacağı söylenemez.
Ailede astım vb allerjik hastalıklar varsa doğacak çocukların korunması amacıyla
uygun çevresel koşulların sağlanması yararlı olacaktır.
Hangi Çevresel Faktörler Astıma yol açmaktadır?
Astıma neden olan, astım gelişimine katkıda bulunan veya astımlı kişilerde
nöbetleri tetikleyen çeşitli risk faktörleri tanımlanmıştır.
Bunlardan bazıları kaçınılabilir, düzeltilebilir durumlardır.
Tüm dünyada, ev tozu akarları ile evde beslenen kedi gibi hayvanlar;
hamamböceği, kalorifer böceği gibi haşereler ve küf mantarları en sık rastlanan astım nedenleridir.
Polenler (ağaç, ot,çimen), aspirin gibi ilaçlar ve bazı iş yerlerinde maruz
kalınan mesleki uyarıcılar da astımla sonuçlanan allerjik duyarlılığın gelişimine yol açarlar.
Ayrıca sigara dumanıyla temas, solunum yolu enfeksiyonları, hava kirliliği,
bazı gıdalar ile bunlara ilave edilen katkı maddeleri de bilhassa erken çocukluk döneminde
astım gelişimine katkıda bulunurlar. Bu nedensel ilişki gösteren
faktörlerin tümüne ilveten iklim değişiklikleri (sisli, yağışlı, kapalı havalar),
psikojenik stresler, egzersiz gibi değişkenlerin ise astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir
iken astımı olmayanlarda bu yönde etkileri yoktur. Yine sinüzit, burunda polipler,
yemek borusuna mide asidinin geri kaçak yapması gibi bazı durumlar astımlılarda
sık görülmekte ve hastalığın tedavi ve kontrolünü güçleştirmektedirler.
Meslek İle Astım Arasında Bir İlişki Var mı?
Evet. Astım bazen bir meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkabilir.
En sıklıkla fırıncılar, kuaförler, boyacılar, çiftçiler, kereste ve mobilya işinde,
gıda sektöründe çalışanlar olmak üzere bir çok iş kolunda işyeri ortamında
karşılaşılan bazı maddelere bağlı olarak astım gelişir.
Yakınmaların işe girdikten sonra başlaması, tatil zamanlarında veya işyerinden
uzakta geçirilen günlerde azalması, aynı işyerinde birden çok kişide benzer yakınmaların
görülmesi meslek astımını düşündürmelidir. Böyle hastaların meslek değiştirmesi
veya aynı işte başka bir alanda çalışması, maske kullanması gerekebilir.
Astımın Mevsimlerle İlişkisi
Bazı allerjenlerin mevsimle ilişkili olarak ortaya çıktığı veya yoğunluğunun arttığı bilinmektedir.
Diğer bazıları ise her mevsimde sabit olarak bulunurlar. Mevsimsel allerjenler daha çok polenlerdir.
Ancak değişen nem ve ısı gibi iklim koşullarından etkilendikleri için ev tozu ve küf mantarı gibi
diğer allerjenlerin yoğunluğu da mevsimlere göre dalgalanmalar gösterir.
Buna bağlı olarak allerjik astımlıların bazılarında belirli mevsimlerde yakınmalar artabilir,
hatta sadece bu dönemde hastalık ortaya çıkıp daha sonra tamamen normale dönebilir.
Tetik Faktör Ne Demektir?
Astımlı kişiler çoğu zaman kendilerini tamamen normal hissederler ve hiçbir şikayetleri yoktur.
Oysa bazen durup dururken aniden tıkanabilirler ve çok zor dakikalar, saatler, günler geçirebilirler.
Şikayetlerin ortaya çıktığı bu dönemlere astım nöbeti, atağı, krizi diyoruz.
Bazı hastalarda nöbeti başlatan faktörler belli iken diğer bazılarında ise bilinemez.
Örneğin çoğu astımlı koşma, merdiven çıkma gibi eforlar sırasında tıkanmaktadır.
Sigara, çeşitli toz kimyasal dumanlar, kokuların solunması,
kalp-tansiyon ve romatizma ilaçlarından bazılarının kullanılması,
grip vb viral hastalıklara yakalanmak, ağlama-gülme gibi emosyonel davranışlar,
yağışlı şimşekli iklim koşulları gibi bir çok durum astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir.
Oysa bunların astımı olmayanlarda hatta diğer bazı astımlılarda ise aynı yönde bir etkileri olmaz.
Astımı olanların kendileri için geçerli olan tetik faktörleri tespit edip bunlardan
kaçınmaları hastalıklarının tedavisinde çok önemlidir.
Bölgemiz Astım Açısından Fazla Risk Taşımakta mıdır?
Nemli, bol yağışlı ve ılıman iklimi, zengin bitki örtüsü nedeniyle yukarıda
bahsedilen ve en sıklıkla astım nedeni olan ev tozu akarları, polenler ve küf mantarları gibi
havayla taşınan allerjenler bakımından çok elverişli koşullar taşıması ve sigara içme oranlarının
yüksek olması nedeniyle Doğu Karadeniz Bölgesi astım için riski fazla bir yöre olarak görünmektedir.
Astımın Belirtileri Nelerdir?
Astım çoğu kez nefes darlığı ile kendini belli eder. Göğüste tıkanma, öksürük, hırıltılı solunum diğer rastlanan şikayetlerdir.
Her hastada bunların hepsi bir arada olmayabilir ve bazen sadece öksürükle veya nefes alıp verirken
hırıltı, hışırtı şeklinde bir ses şeklinde belirti verebilir.
Bu Şikayetler Mutlaka Astım Hastalığına mı Bağlıdır?
Hayır. Astım dışında da bir çok hastalığın seyri sırasında benzer yakınmalar olabilir.
Şikayetlerin zaman zaman nöbetler şeklinde ortaya çıkması ve bir müddet sonra kendiliğinden
veya tedaviyle tamamen düzelmesi çok tipiktir. Geceleyin, bilhassa sabaha doğru uykudan
uyandıracak şekilde bu yakınmaların görülmesi astımın karakteristik özelliğidir.
Yukarıda bahsedilen tetik faktörlerle nöbetlerin başladığının öğrenilmesi teşhise çok yardımcı olur.
Yukarıda sayılan şikayetlerden bir yada birkaçına sahip olan ve yakınmaları
uzun sürüp tekrarlayan kişilerin mutlaka astım yönünden bir uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.
Astımım Olduğundan Şüpheleniyorum Ne Yapmalıyım?
Astım tanısı çok zor ve zahmetli değildir. Bu konuda uzman bir hekime başvurursanız size astımınız olup olmadığını söyleyecektir. Ancak, bazı durumlarda astım teşhisi koymak biraz zaman alabilir ve bir süre hekim takibinde kalmanız gerekebilir.
Teşhis İçin Biyopsi, Kan Vermek, Endoskopi Yaptırmak Gibi Can Yakıcı İşlemler Gerekli mi?
Hayır. Astım teşhisi için canınızı yakacak hiçbir işleme gerek yoktur. Hekiminiz sizinle konuşarak, sizi muayene ederek, solunum fonksiyon testleri yaparak tanı koyabilir.
Solunum Fonksiyon Testleri Zor bir test midir?
Asla. Kişinin yapması gereken; bir ağızlık içerisinden bir derin nefes alıp, aldığı nefesi hızlı ve güçlü bir şekilde üflemesinden ibarettir. Anında sonuç veren, hasta için hiçbir zarar veya risk taşımayan, hemen her yerde uygulanabilir bir işlemdir.
Pefmetre Cihazı Ne İşe Yarar?
Pefmetre astım teşhisi, astımın ağırlığının tespiti ve tedaviye cevabın değerlendirilmesi, astım nöbetlerinin şiddetinin ölçülmesi için kullanılan basit bir cihazdır. Her astımlı hastanın bir pefmetresi olmalı ve kullanımasını hekiminden öğrenmelidir.
Bu, hipertansiyonu olan hastanın evinde tansiyon aleti bulundurup
kendi tansiyonun kontrol edebilmesi gibi; astımlı hastanın da kendi hastalığını izleyebilmesine imkan verir.
Allerjik Deri Testleri Yaptırmalı mıyım?
Astım her zaman allerjik bir hastalık değildir. Deri testleri ise astım tanısında değil, sadece allerjik bir deri cevabının varlığı durumunda yararlıdır. Astımı olan kişilerin testleri negatif bulunabildiği gibi, deri testleri pozitif bulunan kişilerde de astım olmayabilir. Bu nedenle bu testlerin astım tanısında yeri yoktur.
Sadece tedaviye cevap vermeyen, atakları kontrol altına alınamayan astımlılarda tetik faktörlerin tespiti açısından gerek duyulduğunda yapılabilir. Yoksa gereksizdir.
Erken Teşhisin Astım İçin Bir Önemi Var mı?
Astım her hastada aynı şiddette değildir. Hafif, orta ve ağır olabilir.
Hastalığın ağır formlarında tedaviye cevap vermeyen değişiklikler söz konusudur.
Geri dönüşü olmayan bu patolojilerin ortaya çıkmaması için astımın zamanında teşhis edilip,
uygun şekilde tedavi edilmesi önemlidir. Ayrıca tedavi edilebilir bir hastalıktan dolayı kişilerin
yaşamının sınırlanmaması, verim ve performansının düşmemesi ve bazen öldürücü olabilen
nöbetlere girmemesi için hastalığın biran önce teşhis edilip tedaviye başlanması en doğrusudur.
Astım Tedavi Edilebilir Bir Hastalık mıdır?
Evet. Astım tedavisi olan, tedaviyle tamamen kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.
Astım tedavisi etkin bir tedavidir ve hasta tedavi ile tamamen normal bir yaşam sürdürebilir.
Tedavi İle Astımdan Kurtulabilir miyim?
Tedavi ile astımlıları normal yaşamlarına döndürmek mümkündür.
Özellikle çocuklukta şikayetleri başlayan astımlıların bir kısmında,
hastalık erişkin yaşlarda tamamen iyileşebilmektedir.
Ancak daha sıklıkla, hastalar hastalıkları ile birlikte yaşamakta;
kendilerine önerilen tedavi ve tavsiyelere uydukları oranda önemli
bir yakınmaları olmamakla birlikte tedaviyi kestiklerinde
bir süre sonra daha hafif olarak yeniden şikayetleri başlamaktadırlar.
Nasıl ki yüksek tansiyonu olan bir hasta tuzsuz diyete uyup, ilaçlarını aksatmaksızın aldıkça
tansiyonu yükselmemekte ancak, bunlara dikkat etmediğinde tansiyonu nasıl
yükselmekteyse astımlılar için de durum benzerdir.
Astım Tedavim Ne Kadar Sürecek?
Bu soruya herkes için geçerli bir cevap vermek mümkün değildir.
Tedaviyle hastalık kontrol altına alındıktan sonra tedavi yavaş yavaş,
basamak şeklinde giderek azaltılır ve bazen tamamen kesilebilir.
Kesildikten bir müddet sonra şikayetler yeniden başlarsa tedaviye tekrar başlanmalıdır.
Bazen ise uzun yıllar, yada devamlı olarak ilaç kullanmak gerekebilir.
Astım Nasıl Tedavi Edilir?
Astım, hasta hekim ve hasta yakınlarının (anne, baba, eş ve öğretmen gibi) işbirliği ile tedavi edilebilir.
Bu işbirliği olmaksızın sadece doğru ilaçların reçete edilmesiyle hastalık tedavi edilemez.
Tedavi uzun sürelidir.
Hasta hekimine güven duymalı, tavsiyelerine uymalı, ilaçlarını usulüne uygun şekilde kullanmalı,
düzenli olarak kontrollerini yaptırmalı, sorunu olduğuna hekimine kolayca ulaşabilmelidir.
Hastanın mutlaka konunun uzmanı bir hekimin kontrolünde olması gereklidir.
Hastalık yok hasta vardır özdeyişi astım için daha fazla geçerlidir.
Sonuç almak için astımı bildiği kadar hastasını da tanıyan, mesleğini,
ev ve işyeri koşullarını, almakta olduğu tedaviyi, hastanın geçmişte yaşadıklarını,
önceki tedavileri ve bunlara alınan cevapları, hastanın hangi ilaçlara
hangi dozlarda ne oranda yanıt verdiğini bilen bir hekimin desteğine ihtiyaç vardır.
Hasta ve Yakınlarının Tedavideki İşbirliği Nasıl Sağlanır?
Bu hekimin hastasını eğitmesiyle elde edilebilir. Hasta eğitimi sadece hastalık hakkında
bilgi vermekten ibaret olmayıp, hastanın hastalığı ile baş edebilmesi için gerekli her türlü bilgi,
beceri ve cesarete sahip kılınması sürecidir. Bu süreç belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanmış olmaz.
Aksine hasta ile hekimin her görüşmesinde ilerleyen, gelişen bir olaydır.
Astımlı Hasta Hangi Konularda Eğitilmelidir?
Astım nasıl bir hastalıktır? Tetik faktörler nelerdir ve bunlardan nasıl korunulabilir?
Kriz anında ne yapması gerekir? Hangi ilaçları, nasıl, hangi aralıklarla, ne kadar süreyle kullanması gerekecektir?
Ne zaman kontrollere gelecektir? Ne zaman hekimini aramalıdır? Sprey ilaçları nasıl kullanacaktır?
Pefmetreyi nasıl kullanacaktır? Çalışabilir mi?, Spor yapabilir mi?, Gebe kalabilir mi?
Tüm bu konularda hem bilgilendirilmeli hem de uygulamalar ile beceri kazandırılmalıdır.
Hastanın hastalığına rağmen normal bir yaşam sürebileceği, krizleri önleyebileceği
ve tedavi edebileceği, hastalığı dolayısıyla bireysel amaçlarından vazgeçmemesi
gerektiği konularında ise cesaretlendirilmelidir.
Tedavi ile Şikayetlerimin Geçmesi Yeterli midir?
Her ne kadar hastalar sadece şikayetlerinden kurtulmayı amaçlarlarsa da tedaviden amaç bundan ibaret değildir.
Yakınmaları giderip hastayı rahatlatan ancak, hastalığı tedavi etmeyen, ilerlemesini durdurmayan,
hastanın akciğer fonksiyonlarını normale getirmeyen ve doğal, aktif yaşamına geri döndürmeyen
bir tedavi hastaya fayda değil aksine zarar vermiş olur.
Çünkü yakınmaları giderdiği için hasta kendini iyi olmuş hisseder ve çare aramayı bırakır,
doğru tedaviye başlamak için zaman kaybetmiş olur.
Astımımı Hangi İlaçlarla Tedavi Edebilirim?
Bu sorunuza ancak hekiminiz karar verebilir. Hatta bu sorunuzun doğru cevabını bulmak için
hekiminizin sizi muayene edip bir kaç kez kontrollerde sonucu gözlemesi gerekebilir.
Sizin için en uygun tedaviyi bulmak zaman alabilir. İlk muayene ve kontrolde yeterli sonuç alınmayabilir.
Bir astımlı hastaya verilen tedavi sizin için yetersiz, fazla veya zararlı olabilir.
Astımlı Komşumun veya Kardeşimin İlaçlarını Kullanabilir miyim?
Hayır. Bunu yapmamalısınız. Çünkü, astım kişiden kişiye farklılıklar gösterir.
Her hastada tetik faktörler, eşlik eden patolojiler, hastalığın ağırlığı farklıdır.
Bunlara bağlı olarak seçilmesi gereken ilaçlar farklı olabilir.
Kullanılması gereken ilaçlar aynı bile olsa dozlar değişebilir.
Kaç Türlü Astım Vardır?
Astımlı hastalar hafif-gelip geçici, hafif inatçı, orta ve ağır astım şeklinde dört gruba ayrılır.
Her bir grup için önerilen tedavi ayrıdır. Bunlardan başka hastalarda: mevsim astması,
meslek astması, egzersiz astımı, ilaç astması gibi nispeten farklı tedavi yaklaşımları gerektiren tablolar söz konusu olabilir.
Sprey İlaçları Kullanmak Zorunda mıyım?
Sprey türü ilaçlar astım tedavisinde tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır.
Nefes yoluyla hap, şurup veya enjeksiyon şeklindeki uygulamalara göre daha
az miktarda ilaç kullanarak daha güçlü etki elde edilebilir ve aynı zamanda
ilaçların istenmeyen yan etkilerinden kaçınmak mümkündür.
Çünkü, sprey şeklinde kullanılan ilaç sadece hastalığın yerleştiği solunum yollarına ulaşır ve etkisini burada gösterir iken;
ağızdan veya enjeksiyon şeklinde verilen ilaç, tüm vücuda dağılıp her yerde ve dolayısıyla etkili olması istenmeyen organlarda da
(kalp, böbrek vb) etkileri görülebilir. Üstelik sprey türü ilaçların etkileri alındıktan sonra dakikalar içerisinde
hemen başlamakta iken; ağızdan veya enjeksiyonla verilen ilaçların etkilerinin gözlenmesi için saatler geçmesi gerekir.
Sprey İlaçların Alışkanlık Yaptığı, Ciğerleri Kuruttuğu Doğrumudur?
Hayır. Bilakis hemen yukarıda belirtildiği gibi bu ilaçların istenmeyen yan etkileri, aynı ilaçların ağızdan alınan veya enjeksiyon şeklindeki formlarına göre çok daha azdır. Çok daha güvenli ilaçlardır. Bu ilaçların bağımlılık anlamında
alışkanlık yapması söz konusu değildir.
Sprey İlaçlar Güvenlimidirler?
Evet. Tüm dünyada uzun yıllardır çok yaygın olarak kullanıla gelmiş ilaçlardır.
Bebek, çocuk ve yaşlılar, gebeler, kalp, karaciğer ve böbrek hastaları gibi ilaçların yan etkilerine daha duyarlı kişilerde
yan etkileri az olduğu için- bilhassa tercih edilmesi gereken formlardır.
Nefes Yoluyla Alınan Toz Şeklindeki İlaçlar ile Sprey İlaçlar Arasında ne Fark Vardır?
Nefes alma sırasında ilacın solunum yollarına ulaştırılması esasına dayanan üç türlü İlaç uygulama formu vardır.
Bunlar: ölçülü doz spreyler, kuru toz inhalatörler ve nebülizör formlarıdır. Her üçü esasta aynı olmasına karşılık,
birbirlerinden bazı küçük farklılıkları da söz konusudur. Kuru toz inhalatörler sprey ilaçlardan farklı olarak itici gaz içermezler, ozon tabakasına zararlıtarafları yoktur. İlaç dışı madde içermediklerinden allerjik ve irritatif yan etkilere rastlanmaz. Kullanımları daha kolay olup sprey ilaçları kullanamayanlarda tercih edilirler.
Sprey İlaçları Kullanmakta Zorluk Çekiyorum, Bunu Nasıl Aşabilirim?
Bu eğitimle aşılabilir. Hekiminizin size bu ilaçların nasıl kullanıldığını bizzat anlatması, göstermesi ve size uygulatarak gözetleyip yanlışlarınızı düzeltmesi gereklidir. Sprey ilaç öncelikle çalkalanmalı, kapağı çıkarılıp oturur durumda veya ayakta iken
baş bir miktar geriye doğru kaldırılmalı ve nefes verilip akciğerlerimiz boşaltıldıktan sonra ağızlık kısmı aşağıda tüp yukarıda olacak şekilde dudaklar ağızlık kısmının çevresini boşluk kalmayacak şekilde kavramalı ve tüp içinden derin, güçlü ve uzun süreli bir nefes alınmaya başlanmalıdır. Burada önemli olan nefes almaya başlar başlamaz gecikmeden ilacın serbestleştirilmesidir. Nefes alma süresinin sonuna doğru veya nefes verme sırasında yada henüz nefes alınmaya başlamadan önce ilacın serbestleştirilmesi etkisiz bir kullanım şeklidir. İlacın ağızlıktan püskürüp boğaz ve ağız duvarına çarpması sırasında nefes alma eylemi duraklatılmamalıdır.
Derin nefes almanın sonucunda alınan ilaçlı hava içeride bir süre (10 sn) tutulmalı ve nefes hemen geriye verilmemelidir.
Nefesi geriye verirken ateşe üfler, ıslık çalar gibi veya burundan zorla vermek etkinliği artırmaktadır.
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon bir miktar beceri gerektirir.
7 yaşından itibaren çocukların bu işlemi yapabildiği gözlenmektedir.
Bir Türlü Becerip Sprey İlaçları Alamıyorum Ne Yapmalıyım?
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon gereğini ortadan kaldıran yardımcı spaser cihazlar
(hazneler) geliştirilmiştir. Bunlar hem kullanımı kolaylaştırırlar, hem ilacın akciğerlere ulaşan etkin dozunu artırırlar, hem de yan etkileri azaltırlar. Bilhassa yüksek doz sprey türü ilaç kullanılacaksa bu yardımcı cihazların kullanılması çok daha yararlıdır.
Kuru toz inhalatör ilaç formları da bu tür sprey ilaçları kullanamayan hastalar için iyi bir alternatif olabilir.

http://medikalsatisnoktasi.com/index.php?route=product/search&keyword=asp

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Baldır Ağrısı

Ortopedi
Bacak ağrısı:
Değişik sebeplerden kaynaklanan bacak ağrılarının;
Oluşum ve gelişim şekline göre hangi hastalığa bağlı olduğunun anlaşılması mümkündür. Bacağımızda meydana gelen ağrıları iyi takip etmemiz bacak ağrılarımızdan kurtulmamız ve de tedavimizin daha
kısa sürmesi açısından çok önemlidir.
Buna göre bacak ağrıları aşağıdaki nedenlere bağlı olarak gelişir.
Büyüme,
Nemli ortamlar,
Aşırı yorgunluk,
Eklemler,
Damar hastalıkları,
Sinir sıkışmaları,
Belimizdeki fıtıklaşmalar,
Bacak ağrılarının belirtileri,
Baldır Ağrısı:
sert zemin, ağır antrenman, kötü ayakkabı, kötü koşu tekniği (ayak parmak ucunda koşmak gibi), ayak taban anatomisindeki bozukluklar gibi nedenlerden dolayı kemik zarının iltihabi reaksiyonu ile karakterize bir durumdur.
Alt bacak iç-ön bölgede yer alan tibia kemiğinin alt yarı bölgesinde ağrı en belirgin sorundur.
Büyüme Ağrıları:
Çocuklarda ve hızlı gelişme gösteren gençlerde meydana gelen bir durumdur. Baldırdan başlayan bacak ağrıları eklemler etrafında kümelenir. Bazen bu ağrılar şiddetli sızlamalar şeklindedir. Gün içerisinde aşırı aktif olan çocuklarda daha sık gözlenir.
Gezici Kas Ağrıları(Sızlamalar):
Bu tür bacak ağrısında ağrı sabit bir seviyede ve sabit bir bölgede gelişmez. Aksine sürekli gezen ve şiddeti değişen ağrılar. Sızlamalara dönüşür.
Diz eklemlerinden dolayı oluşan ağrılar:
Bu bacak ağrıları diz eklemlerinin altında veya üstünde başlar iltihabi vakalara göre bacaklara yayılabilir. Özellikle merdiven çıkarken, namaz kılarken, dizleri zorlayarak yapılan hareketler sonrasında oluşur. Soğuk havalar da bu ağrıları artırıcı etkiler yapar
Bel veya kalçada sinir sıkışması:
Bu ağrılar aniden gelerek bacakların aşağısına doğru yayılır ve çok şiddetli sızlamalar şeklinde kendini gösterebilir. Ağrı veya sızlamalar bacak hareketleriyle yer değiştirir veya şiddeti artar-azalır.
Dolaşım sorunlarından kaynaklanan ağrılar:
Bacak ve ayak şişlikleriyle birlikte gelişen ağrılar dolaşım problemlerine işarettir. Ancak dolaşım problemlerinde genelde iki bacak değil de tek bacak şişer veya ağrır. Damarların kendini belli edecek şekilde kabarması dolaşım problemleri fikrini perçinler. Bu duruma çok dikkat edilmelidir ve mutlaka bir doktora danışılmalıdır. Bu problemin geçiştirilmesi ayağınızı hatta bacağınızı kaybetmeye varan sorunlara neden olabilmektedir.

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.

postheadericon Topuk Dikeni

Topuk Dikeni

Sabahleyin yataktan kalktığınızda, ilk birkaç adımınız, ayak topuğunuz içinde, şiddetli ağrıya
neden oluyorsa, sizde plantar fassitis mevcut olabilir. Bu durum tabanınızın veya ayağınızın
fleksör yüzünün (plantar) fazla kullanılmasından kaynaklanan bir incinmedir.
Bir plantar fassitisin teşhisi, sizin topuk kemiğinizi ayak parmaklarınızın taban kısmına
(alt kısmına) bağlayan dokunun(fasya) fibröz bantlarının çok kötü bir inflamasyonu anlamına gelir.
Eğer kadınsanız, kilonuz normalin üzerindeyse veya oldukça fazla yürümenizi veya ayakta sert zeminde
kalmanızı gerektiren bir işiniz varsa, bu duruma gelmeniz daha fazla muhtemeldir.
Egzersiz için koştuğunuzda ve yürüdüğünüzde de özellikle ayak bileğinizi bükmenizi oldukça kısıtlayan,
sert baldır kaslarınız varsa risk altındasınızdır. Düz ve yayvan ayakları olan veya çok yüksek ayak kavsi olan insanlar,
daha da fazla plantar fassitise eğilimlidirler.
Bu durum kademe kademe topuk kemiğinde orta derecede bir ağrıyla başlar ve sıklıkla ve ayağın
bir taşla berelenmesiyle ilgilendirilir. Bu ağrıyı egzersiz sırasında değil de, daha çok egzersizden
sonra daha fazla hissetmeniz olasıdır. Ağrı klasik olarak, tekrar öğle vakti yemek molası sırasında artarak ortaya çıkar.
Eğer plantar fassitinizi tedavi ettirmezseniz, kronik bir duruma dönüşebilir, aktivitelerinizi
aynı seviyede tutamayabilirsiniz ve plantar fassitis sizin yürüyüş şeklinizi değiştireceği için; ayak, diz, kalça ve sırt
problemlerinizden ötürü semptomlarınızı geliştirebilirsiniz.
Topuk Dikenin Sebepleri
Topuk ağrısının gerçek nedeni yukarıda sayılan sebepler olabilir.
Fazla kilolu ve kösele tabanlı ayakkabı giyen insanlarda daha sık görülür.
Topuk ağrısı bazı romatizmal hastalıkların ilk belirtisi olabilir.
Yine topuk kemiğinin stres kırıkları ağrıya yol açabilir.
Topuk Dikeninde Tanı
Tanı öykü ve muayene ile konabilir. Röntgen filmleri romatizmal
testler ve gerekirse sinir iletim testleri ayırıcı tanıda yardımcıdır.
Topuk Dikeninde Tedavi
Plantar fassitisin ilk tedavisi istirahattır. İnflamasyon geçinceye kadar, ayağınızın üzerindeki
ağırlığı ortadan kaldırmaya çalışın. Semptomlarınızı hafifletmek için de, ağrılı bölgeye,
günde iki, üç defa, yirmi dakika süreyle buz uygulayın. Sıklıkla bir doktor, size ibuprofen gibi steroid olmayan,
antiinflamatuar bir ilaç kullanımını tavsiye edecektir. Aşil tendonunuzu ve plantar fasyanızı
geren ev egzersizleri programı, bu durumu tedavi etmek ve hastalığın nüks etme şansını azaltmak için en büyük destektir.
Bir egzersizde; bir dizinizi bir duvara karşı düz tutup topuğunuz yere basarken, diğer dizinizi bükerek, duvara yaslayın.
Sizin topuk bandınız (aşil tendonunuz) ve ayak kavsiniz yaslanırken gerilecektir.
On saniye bu pozisyonda kalın ve sonra gevşeyin ve ayakta düz durun. Her ağrıyan topuğunuz için yirmi kere tekrarlayın.
İkinci egzersizde ayaklarınızı ayırarak, bir ayağınızı diğerinden önde tutarak, öne doğru karşı tarafın üzerine eğilin.
Dizlerinizi kırın ve topuklarınızı mümkün olduğu kadar yerde tutarak aşağıya doğru çömelin.
Topuk bağınız ve ayak kavsiniz bu gerilmede topuklarınız yukarı çıkacak gibi gerilecektir.
On dakika böyle kalın, gevşeyin ve doğrulun. Bu hareketi yirmi kez tekrarlayın.
Başlangıç tedavisinden sonra plantar fassitisli insanların % 90 nında anlamlı bir gelişme gözlenmiştir.
Şok emici tabanlıklı ayakkabılar veya uygun lastik (kauçuk) topuk peti gibi standart
ortopedik cihazlar kullanmanız tavsiye edilebilir. Ayağınız spesifik bir pozisyonda bantlanabilir.
Eğer plantar fassitiniz, konservatif tedaviye rağmen birkaç aydır devam ediyorsa, doktorunuz,
topuğunuzun içine steroid içeren bir antiinflamatuar ilaç (kortikosteroid) enjekte edebilir.
Hala semptomlarınız devam ediyorsa, 2-3 hafta süreyle üzerinde yürüyebileceğiniz
bir alçıya veya uyurken, pozisyonel bir atele ihtiyacınız olabilir.
Birçok vakada, ligamentin serbest bırakılmasına dayanan bir ameliyata ihtiyaç duyabilirsiniz.
Topuk Dikeni Alternatif Çözüm Yolları
• Germe egzersizleri,
• Ağrıyı artıran aktiviteleri azaltmak,
• Tabana binen yükü azaltan tabanlık ve destekler,
• Taban masajı,
• Antienflamatuvar ilaçlar,
• Ayağınız için topuk kısmı oyulmuş ortepedik terlik ve
ayakkabı kullanmak
• Kortizon enjeksiyonu,
• Yukarıdaki yöntemler yeterli olmazsa ameliyat.

Detayli bilgi almak veya siparis vermek icin tiklayiniz.







SİPARİŞ VE BİLGİ HATTI
Medikal Blok Medikal
Medikal Kozmetik Tekstil İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Adres : Osmanağa Mah Rıhtım Cad. Reşit Efendi Sok No : 45 /A Kadıköy – İSTANBUL
İletişim : 0216 405 28 28 – 0216 405 28 29
Fax : 0216 405 28 30
Mobil : 0530 286 53 43
Mail : omronmedikal.net@gmail.com
REKLAM
Firma Rehberi E-Sirket.com Sektörel Firma Rehberi Sağlık Güzellik Siteleri Firma Rehberi Firma Rehberi Gazeteler bulursun.com