Hastalıklar

postheadericon PEG Nedir ?

Perkutan Endoskopik Gastrostomi (PEG)
Perkütan gastrostomi seti PEG Nedir ? 
Peg seti ( perkütan endoskopik gastrostomi nedir )
PEG, ağız yoluyla gıda alamayan hastaların beslenmesini sağlamak amacıyla
karın duvarından geçirilen esnek bir tüpün mideye yerleştirilmesi işlemidir.
Bu uygulama katı-sıvı gıdaların ve/veya ilaçların yemek borusundan geçmeksizin doğrudan mideye ulaşmasını sağlar.
Bu yöntem özellikle uzun süre yoğun bakım servislerinde yatan, herhengi bir sebepten dolayı yutma refkleksi kaybolmuş olan hastaların beslenmesi için uygundur.
PEG Nasıl Uygulanır ?
Doktorunuz endoskopi sırasında lokal anestezi altında karın cildinde yapacağı küçük bir
kesiden geçireceği tel ve endoskop yardımıyla karın derinizden midenize ulaşan bir delik oluştur ve daha sonra
bu delikten geçireceği beslenme tüpünü midenize yerleştirir.
İşlem öncesinde hastalara sakinleştirici, lokal anestetik ve antibiyotik verilir.
Hasta aynı gün evine gönderilebilir.
Midenin açılan delik çevresindeki kısmının karın duvarına yapışması sonrasında 2 hafta içinde mide ile karın duvarı arasında bir kanal oluşur ve mide içeriğinin karın içine sızması önlenir. Bu nedenle özellikle ilk 2 hafta içinde beslenme sırasında midenin aşırı doldurulmasından kaçınmak gerekir.
PEG den bir gün sonra PEG tüpünden büyük bir şırınga veya mekanik bir pompa yardımıyla verilen sıvı besinlerle beslenmeye başlanır. PEG hastanın ağızdan beslenmesine engel değildir ancak doktorunuz bazı tıbbi durumlarda ağızdan beslenmenize sınırlama getirebilir.
PEG den Kimler Yararlanabilir?
Yutma güçlüğü çeken, iştah problemleri olan ve ağızdan yeteri kadar beslenmeyen hastalar PEG’den faydalanabilir.
PEG Bakımı Nasıl Yapılır?
Tüpün yerleştirilmesini takiben pansuman yapılarak üzeri gazlı beze benzer bir malzeme ile kapatılır.
Bu pansuman 2 gün sonra çıkartılır. Bundan sonra günde bir kez temiz su ve sabunla temizlemek ve bir antiseptik solüsyonla silmek genellikle yeterlidir. Diğer zamanlarda deri yüzeyinin kuru kalmasına dikkat edilmelidir.
Bunun dışında bir pansuman uygulaması gerekmeyecektir.
Tüpün çevresindeki ciltte kızarma ve yumuşama olduğunda calmoseptin adlı merhem kullanılabilir.
PEG Uygulamasının Yan Etkileri Nelerdir?

PEG’e bağlı olası komplikasyonları şöyle sıralanabilir;
PEG kitinin yerleştirildiği bölgede ağrı
Mide içeriğinin tüpün yanlarına sızması
Tüpün yerleşiminde ve çalışmasında bozukluk
PEG kitinin ve çevresindeki dokunun enfeksiyonu
Aspirasyon (mide içeriğinin akciğerlere kaçması)
Kanama ve mide veya barsak duvarında yırtılma
PEG Tüpü Nekadar Süre Kalabilir?
PEG tüpleri aylarca dayanabilir. Ancak bazen zaman tüpte oluşabilecek deformasyonlar ve delinmeler yüzünden değiştirilmeleri gerekebilir. Doktorunuz tüpü kolaylıkla çıkartıp yenisiyle değiştirebilir. PEG in karında oluşturduğu delik i tüp çıkarıldıktan kısa bir süre sonra kapanır. Bu yüzden kazara yerinden oynamalarda özellikle dikkat edilmelidir.
PEG Kullanımı Sırasında Yapılması Gerekenler
1- Ellerinizi sabunla yıkayın.
2- 50 veya 60cc lik bir şırınga, besleme solüsyonu (mama) ve bir
bardak kadar ılık su temin edin.
3- Hasta oturur veya yarı yatar pozisyonda olmalıdır.
Bu şekilde yerleştirilmiş olan hastanın yanına oturun.
4- Şırıngayı PEG tüpünün ucuna yerleştirin, tüp üzerindeki kıskacı açın ve şırıngayı geri çekerek mide içeriğini şırınga içine çekmeye çalışın. Şırınga ile mideden çektiğiniz sıvı miktarı 100cc ve üzerindeyse tüple beslemeyi 1 saat sonrasına erteleyin. 1 saat sonrasında aynı işlemi tekrarladığınızda hala daha 100cc ve üzerinde sıvı çekebiliyorsanız bu durum mide boşalımında bir problem varlığının belirtisi olabileceğinden doktorunuzu arayın. Mideden çekebildiğiniz sıvı miktarı 100cc veya altındaysa PEG tüpünden beslemeye başlayabilirsiniz.
5- Şırıngaya 30cc kadar ılık su çekerek tüpten içeri verin ve şırıngayı tüpten ayırarak iyice çalkaladığınız besleyici solüsyonu veya kendi hazırladığınız sulu mama veya çorba kıvamındaki posasız ve tanesiz gıdayı şırıngaya doldurarak tüple beslemeye başlayın. Bu şekilde bir beslenme ile hastalar her seferinde yavaş verilmek suretiyle 400cc kadar sıvı miktarda gıdayı tolere edebilirlerse de bazı hastalarda sık aralıklarla ve az miktarda beslenme gerekebilir.
Besleme işlemi bittikten sonra tekrar 30cc kadar ılık su vererek tüp içinde kalan gıdaların temizlenmesini sağlayın ve tüp üzerindeki mandalı sıkarak
tüpü kapatın.
Besleyici solüsyonu enjektörle enjekte eder gibi verebileceğiniz gibi özel üretilmiş olan geniş bir enjektörün pompasını çıkarıp huni şeklinde kullanmak suretiyle de besleme yapabilirsiniz. PEG takılı olan hastalar genellikle başka
bir kişi tarafından beslenmeye gereksinim duyarlarsa da sağlık durumları elverişli olan hastalar yukarıdaki kuralları uygulayarak
kendi kendilerini besleyebilirler.
Kaynak : Prof.Dr.Ahmet Dobrucalı

İlk 10 Gün Sonunda :
Tüp sıkıştırma plastikleri gevşetilir, tüp 5 cm içeri itilip bu şekilde 4 saat tutulmalı sonra tekrar aşırı olmamak şartı ile karına yaklaştırılmalıdır.
Bu işlem daha sonra haftada bir tekrarlanmalıdır. Bu işlemde amaç peg in iç mantar kısmının mide duvarına gerginlikle gömülmesini engellemek , peg i daha uzun kullanabilmeyi sağlamak içindir.
İç manter tutacağın mide ve karın duvarına “Burried bumper sendromu” , gömülü PEG sendromu denir.
Bu durumda dışarında besin verilmekte giderek zorlanılır ve doku içinde zorlama ile enfeksiyona yol açılabilir.
Ve tüp beklenenden daha kısa zamanda çıkarılmak zorunda kalınabilir.
Besin sonrası tüpün içi su ile iyi temizlendiğinden 6-12 ay kadar kullanılabilir.
Daha sonra aynı tip veya button tipi PEG leri ile değişim yapılır.

postheadericon Ebola Virüsü

Ebola virüsü istanbulda mı ?
Ebola virüsü şüphesi ile hastaneye getirilen Burkina Faso uyruklu Balkıssa Dene’ye Sıtma teşhisi konuldu.
Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisi,
ebola virüsü taşıyan bir hasta sebebiyle karantinaya alınarak kapatıldı.
Acil servisi tamamen boşaltılan hastaneye hasta kabul edilmedi.
Hastaneye gelen vatandaşlar başka hastanelere yönlendirildi.
Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine 19.00 sıralarında
Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bir hasta getirildi.
Hastanın yapılan ilk müdahalesinde ebola virüsü tespit edilmesi üzerine hastanenin acil servisi boşaltıldı.
O sırada hastanede bulunan hastalar başka hastanelere sevk edildi.
Hasta yakınlarına ise maske dağıtılarak acil servisten uzaklaştırıldı.
ebola-hastaligi
Ebola Virüsü 

Çok tehlikeli bir virüstür. korkulan ya mutasyona uğrarsa hastalığın boyutları ne olur ?
Hastalığın günümüzdeki hastalığının belirtileri İshal, kanama, deri döküntüleri ve yüksek ateşe neden olur.
Dünyanın farklı ülkelerinde çok sayıda kişinin ölümüne neden olan
Ebola virüsünün kan yoluyla bulaştığı ve hastalığın kendisini kanamayla belli ediyor.
Ebola virüsü; kan, salgı ve dışkı teması ile kişiden kişiye bulaşabilir.
Aynı zamanda; enfekte salgılarla kontamine olmuş objelerle temas olması
halinde ve defin işlemleri sırasında cenazeye doğrudan temas edilmesi halinde bulaşır.
Adını, Afrika’daki bir nehirden alır.
Bulaşıcıdır. Kontrol altına alınmazsa salgınlar görülür.
Ebola virüsü, ipliksi yapıda, yaklaşık 80 nm boyundadır.
Genetik materyali RNA’dan oluşur.
Bulaşma; Hastaların (hayvanlar başlıca maymun ve meyve yarasaları) kan ve vücut sıvıları ile bulaşır.
Hava yoluyla bulaşma tespit edilmemiştir.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Batı Afrika’daki Ebola salgınının coğrafi olarak yayılmaya devam ettiğini ve salgına yakalananların sayısının bu hafta 9 bine ulaşabileceğini bildirdi
DSÖ Genel Direktör Yardımcısı Bruce Aylward, DSÖ Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında,
Batı Afrika ülkeleri Gine, Sierra Leone ve Liberya’da görülen salgında ölenlerin sayısının
4 bin 447’ye ulaştığını kaydetti Bugüne kadar hastalığa yakalanan kişi sayısının 8 bin 914 olduğunu ifade eden
Aylward, vaka sayının bu hafta 9 bini bulabileceğini söyledi.
Aylward, Ebola’ya yakalanan insanların ölüm oranının yüzde 70 civarında olduğunu, bu oranın çok yüksek olduğuna işaret etti.Hastalığın daha önce yoğun olarak görüldüğü bazı bölgelerde hastalığın bulaşma oranlarının düştüğünü belirten Aylward, buna rağmen hastalığın bir ay öncesine göre coğrafi olarak yayılmaya devam ettiğini bildirdi. Aylward, Ebola salgını ile mücadelenin önümüzdeki 60 gün içinde artırılması gerektiğine işaret etti.
Aylward, bölgedeki ihtiyaçların çok fazla olduğunu,
DSÖ’nün gelecek 60 günde vakaların yüzde 70’ini izole etmeyi planladığını belirtti.
Ekim 2014 tarihine kadar hastalıktan etkilenen 7 ülkede
(Gine, Liberya, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, İspanya ve ABD)
toplam 8.399 doğrulanmış, olası ve şüpheli Ebola Virüsü Hastalığı vakası rapor edilmiştir.
4033 ölüm vardır.
Türkiye’de ebola virüsüne karşı önlem aldı
Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Enfeksiyon Kliniği
Ebola şüphesi taşıyan bir vakaların çoğu havalimanında saptanıyor.
Havaalanı doktorları hastaneyi arayıp, şüpheli bir hastanın getirileceği bilgisi veriyor.
Özel kabinli 112 ambulansı vakalıyı hastaneye getiriyor.
Negatif basınçlı karantina odası hazırlanıyor.
Ebola solunum yoluyla değil, temas yoluyla bulaşıyor.
Bunun için kıyafetler çok önemli.
Şu anda Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği kıyafetlerle hastanın karantina odasına giriliyor.
Bu kıyafetler su tutmayan hava ile teması olmayan kıyafetler.
ebola-virusu

EBOLA VİRUS HASTALIĞI
Ebola virus hastalığı (EVH); viral kanamalı ateşlerden bir tanesidir, vücutta
ateş ve kanamalarla seyreden bir enfeksiyon hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. EVH
insanlarda genellikle ağır ve ölümcül seyreder. Salgın sırasında ölüm oranı %90’lara
ulaşır.
Ebola virus ilk defa 1976’da Ebola nehri yanındaki o zamanki ismiyle Zaire, şu
anki ismiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde izole edilmiştir. Daha sonra zaman
zaman Afrika’da salgınlar görülmüştür. Batı Afrika’da Mart 2014’de başlayan Ebola
virus (EV) salgınında 4 Ağustos 2014 itibarı ile Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine
göre 932’si ölümle sonuçlanan 1711 olgu (ölüm oranı %55-60) tanımlanmıştır. Bu
salgın Batı Afrika’da bugüne kadar saptanan en büyük salgındır. Bu salgın Gine,
Liberya ve Sierra Leone’yi etkilemektedir anca Nijerya’da da EVH’li olgu
tanımlanmıştır.
Ebola virus; Filovirus ailesi içindeki Ebolavirus cinsi içinde bulunan bir RNA
virusudur. Ebolavirus cinsi içinde de beş tür vardır:
1. Zaire ebolavirus (ZEV)
2. Sudan ebolavirus (SEV)
3. Tai Forest (Ivory Coast) ebolavirus (TFEV)
4. Bundibugyo ebolavirus (BEV)
5. Reston ebolavirus (REV)
Bu beş türden bugüne kadar ilk dördü; Afrika’da insanlarda büyük salgınlara
yol açmışlardır. REV’in Filipinler ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde insanları enfekte ettiği
saptanmış ancak bugüne kadar REV kaynaklı bir hastalık ya da ölüm rapor
edilmemiştir.
Bulaşma: EV’nin doğal konağı henüz bilinmemektedir.
Ancak yapılan çalışmalarda EV’nin hayvanlardan insana geçtiği düşünülmektedir.
Afrika’da yağmur ormanlarında hasta veya ölmüş şempanze, goril, yarasa, maymun, antilop ve
kirpilerden EV saptanmıştır. EV ile infekte bir hayvanın kanı, çeşitli salgıları veya
organları ile temas edildiğinde; bütünlüğü bozulmuş deri (çatlaklar, çizikler) ve
mukozalardan virus insana bulaşmaktadır. İnkübasyon periyodu ortalama 8-10 (2-21) gündür.
EV insanlarda hasta kişinin vücut salgıları, kanı ve organları ile temas
sonucunda toplum içinde insandan insana kolayca bulaşabilmektedir.
Hasta kişinin kan ve vücut salgılarının bulaştığı, döküldüğü objelerle temas da indirekt yoldan
bulaşmaya neden olmaktadır.
Bulaşma semptomların ortaya çıktığı andan itibaren sıklıkla da ateş sonrası başlamaktadır.
Hastalıktan iyileşenler vücut salgıları ile haftalarca virusu etrafa saçmaktadırlar,
iyileşen bir erkek hastanın menisinde 61 gün boyunca virus izole edilmiştir.
Virus dış ortamda sıvı ya da kuru materyal içinde birkaç güne kadar canlılığını koruyabilmektedir.
Ölen kişilerin vücutları ile temas sonucunda bulaşma olduğu saptanmıştır.
Respiratuvar yoldan aerosollerle bulaş henüz kanıtlanmamış olmakla birlikte
bu konuda dikkatli olunması gerektiği belirtilmektedir.
EVH’li hastaların bakım ve tedavisini yapan ya da klinik örneklerini işleyen
sağlık personeli için bulaşma riski söz konusudur.
Şu anki salgında iki sağlık personeline bulaşma olmuştur.
Bu nedenle şüpheli ve tanımlanmış olgulara
yaklaşımda enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınması çok önemli bir gerekliliktir.

Belirtiler: EVH ani başlangıçlı ateşli bir hastalıktır; ilk olarak ateş (≥38.6oC),
halsizlik, iştahsızlık, kas ve eklem ağrısı, başağrısı, boğaz ağrısı olur.
Ardından kusma, ishal, vücutta döküntüler, göğüs ağrısı, nefes alma güçlüğü, yutmada zorluk ortaya çıkar.
Burundan, ağızdan, mide ve barsaklardan kanamalar başlar.
Kanama hem vücut dışındaki yüzeylerde, hem de vücut içinde mukoza, doku ve organlarda
olur. Laboratuar bulgusu olarak trombositopeni (<150,000/µL) ve transaminazlarda yükselme olur.
Böbrek fonksiyonları bozulur, anüri gelişir. Myokardit, pulmoner ödem,
takipne, hipotansiyon olur. Belirtiler başladıktan sonra hastalık hızla ilerler ve genellikle 8-9 günde hasta kaybedilir.
Tanı: Tanıda tifo, sıtma, şigelloz, kolera, leptospiroz, hepatit gibi viral kanamalı ateşe sebep olan diğer etkenler araştırılarak olmadıkları mutlaka kanıtlanmalıdır.
EVH tanısında kanda ve sekresyonlarda virus, virusa ait nükleik asitler (RT-PCR) ya
da serumda antikorlar (IgM ve IgG) araştırılabilmektedir.
Tedavi: Etkili bir antiviral ajan henüz yoktur.
Tedavi; sıvı-elektrolit dengesinin düzeltilmesi, oksijen takviyesi,
kan basıncının düzenlenmesi gibi tümüyle destek tedavisi ile sınırlıdır.
Korunma: EV’ye karşı henüz lisans almış bir aşı bulunmamaktadır.
Salgın olan bölgeye mümkünse salgın süresince gidilmemesi bulaşmayı önleme açısından önemlidir.
Virus çamaşır suyuna, deterjanlara ve %2 gluteraldehid solüsyonlarına duyarlıdır.
Ellerin sık olarak sabunla yıkanması, sabun ve su bulunmadığı durumlarda
ise en az %60’lık alkolle ellerin silinmesi korunmada etkilidir.
Kontamine yüzeylerin temizlenmesinde çamaşır suyunun
(sodyum hipoklorid) 1/10’luk solüsyonlarından (1kısım çamaşır suyu + 9 kısım çeşme suyu) faydalanılabilir,
bu solüsyonun etki süresi 24 saattir.
EV; kaynatma ile 5 dakikada inaktive olur, dış ortamda sıvı ya da kuru materyal içinde birkaç güne kadar,
oda ısısında ve buzdolabında ise günlerce canlılığını koruyabilmektedir.
EVH şüphesi olan hastalardan klinik örnek alınması sırasında örneği alacak
kişinin uygun kişisel korunma önlemlerini almış olması gerekir.
Öncelikle tüm yüzü (özellikle ağız, burun ve gözleri) kapatacak şekilde
maske-gözlük, sıvı geçirmeyen önlük ve eldiven kullanılmalı, gerektiğinde ilave kişisel önlemler alınmalıdır. Laboratuarlarda çalışanlar da tüm yüzü (özellikle ağız, burun ve gözleri)
kapatacak şekilde maske-gözlük, sıvı geçirmeyen önlük ve eldiven kullanmalı ve örnekler sınıf
2 biyogüvenlik kabinlerinde işlenmelidir. Laboratuvarlarda aerosol oluşturacak işlemlerden kaçınılmalıdır.
ebola-istanbul
Alıntı : ( klinik mikrobiyoloji uzmanlık derneği, evrensel gazetesi, sabah gazetesi, yeni şafak gazetesi, zaman gazetesi)

postheadericon Önemli Hastalıklar

Bildirimi Zorunlu Hastalıklar :
A Grubu
Akut Viral Hepatitler
Hepatit A
Hepatit B
Hepatit C
Hepatit D
Hepatit E
Hepatit G
Boğmaca
Bruselloz
Difteri
Gonore
Kabakulak
Akut Kanlı İshal
Kızamıkçık
Kızamık
Kolera
Kuduz ve Kuduz Riskli Temas
Meningokoksik menenjit
Poliyomyelit
Şarbon
Şark Çıbanı(kutonöz leishmaniazis)
Sifiliz
Sıtma
Tetanoz
Tifo
Tüberküloz
HIV Enfeksiyonu
AIDS
B Grubu :
Çiçek
Veba
Sarı Humma
C Grubu :
Creutzfeldt Jakob Hastalığı ( nvCJD Deli dana hastalığı )
Ekinokokkoz
Influenza (grip)
Kala-azar ( vısceral Leıshmanıasıs)
Konjenital rubella
Lejyoner Hastalığı
Lepra
Leptospiroz
Subakut sklerozan panensefalit (SSPE)
Şistozomiyaz (üriner)
Toksoplazmoz
Trahom
Tularemi
Viral Hemorajik Ateş
D Grubu
Campylobacter jejuni/coli.
Chlamydıa trachomatis
Cryptosporidium sp
Entamoeba histolytica (amipli dizanteri etkeni olarak )
Enterohemorajik E.coli [ehec]
Giardıa intestinalis
Listeria monocytogenes
Salmonella spp.( non-typhoidal salmonelloz etkeni olarak )
Shigella spp.

insan-anatomisi-resim insan-anatomisi insan-anatomisi-nedir

postheadericon Aşı nedir

Aşılar Hakkında Bilmemiz gerekenler
1- Aşı nedir ?
Aşılar, insanları ölüm veya sakatlıkla sonuçlanabilecek pekçok hastalıktan korumaya yarayan, genelde zayıflatılmış hastalık mikrobu veya hastalığa neden olan mikrobun parçacıklarını içeren, ağızdan damla şeklinde veya
iğne ile uygulanabilen koruyucu maddelerdir.
2- Kuduz aşısını nerede yaptırabilirim?
Ölümcül bir hastalık olan kuduza karşı, bakanlığımızın yurtdışından getirtmiş olduğu aşı; sosyal güvencesi olsun olmasın bütün vatandaşlarımıza ilimizde mevcut 15 aşı istasyonunda 365 gün 24 saat boyunca ücretsiz olarak uygulanmaktadır.
3- Tetanoz aşısı gerekli midir?
Ölümcül bir hastalık olan tetanoza karşı ilimizdeki kamu ve özel tüm sağlık kuruluşlarında mevcuttur ve gereken tüm olgulara ücretsiz uygulanmaktadır.
4- Aşılar zarar verir mi?
Günümüz modern teknolojisi ile üretilen aşılarda yan etki olasılığı hiç yok denecek kadar azaltılmıştır. Aşı uygulandıktan sonra çok nadir olarak vücutta ve aşı yerinde bir takım yan etkiler oluşabilir. Bu yan etkiler çok nadir olmakla birlikte genellikle çok yüksek ateş, aşı yerinde ağrı ve kızarıklık şeklindedir ve hastalığın oluşması ile ortaya çıkabilecek ağır sonuçların yanında mukayese edilemeyecek derecede önemsiz kalmakta ve çok daha hafif olmaktadır.
5- Eşim veya aile bireylerinden birisi hepatit B taşıyıcısıdır.
Taşıyıcı olmayan aile bireylerini nerede aşılatabilirim ?
Bakanlığımızın ilgili genelgesi gereğince ilimizdeki herhangi bir sağlık ocağına gerekli belgelerle (hepatit B hastalığı veya taşıyıcılığını gösterir evraklar) başvurulduğunda diğer aile bireylerine ücretsiz Hepatit B aşısı yaptırılması mümkündür.
6-Sağlık bakanlığının çocukluk çağı aşı şemasında hangi aşılar mevcuttur?
Difteri, boğmaca, tetanoz, polio, Hib, kızamık, kızamıkçık, kabakulak hepatit B ve BCG aşıları mevcuttur.
7-Aşı şemasına ara verince ne yapmalıyım?
Aşılamaya aşı programının kesildiği yerden devam edilir.
Tekrar başa dönülmez.
8-Aşı sonrası istenmeyen etki nedir?
Aşı uygulanan bir kişide, aşı sonrası ortaya çıkan, bilinen aşı yan etkisi ya da aşıya bağlı olduğu düşünülen herhangi bir istenmeyen tıbbi olaydır.
9-Aşı şemasında olmayan ama sağlık bakanlığınca yapılan diğer aşılar nelerdir?
Menenjit, sarı humma ve kuduz aşısıdır.
10-Aktif bağışıklama nedir?
Aşı ile yapılan hastalıklardan korunma şekline aktif bağışıklama denir.
11-Hepatit aşısı kimlere yapılır?
Doğuşta tüm yeni doğanlara ayrıca, hepatit B taşıyıcılarının tüm aile bireylerine, taşıyıcıların cinsel eşleri, damar yoluyla uyuşturucu bağımlıları, diyaliz uygulanan böbrek hastaları, sık sık kan verilen hastalar, bağışıklık sistemi yetersiz hastalar, bakım evlerinde yaşayanlar, sağlık personeli, berberler ve tutukevlerinde kalanlara yapılır.
12-Bu aşı ile hangi hepatitlere karşı korunabilirim?
Hepatit B hastalığına karşı korunulur.
13-Bütün hepatitlerin aşısı var mıdır?
Yoktur. Sadece B ve A hepatitine karşı aşı günümüzde uygulanmaktadır.
14-Bütün bulaşıcı hastalıkların aşısı var mıdır?
Hayır. Bulaşıcı hastalıkların sayısı düşünüldüğünde ancak pek azına karşı aşıya sahip olduğumuz görülmektedir.
15-Bir kez yapılan aşı ömür boyu korur mu?
Hayır. Ancak koruyuculuğun olabilmesi için her aşıda farklı zaman aralıkları ile rapel (tekrar )doz uygulaması yapılmalıdır. Bu süre grip için her yıl, tetanoz için 10 yılda bir gibi farklı olabilmektedir.
16-Aşı kampanyası nedir?
Aşı ile korunulabilen hastalıklardan dünyada belirlenen bağışıklama seviyesine ulaşmak amacıyla toplu aşılama yapılmasıdır.
17-Aşı Niçin yapılır?
Aşı ile korunulabilen hastalıklardan ölümleri ve sakat kalmaları önlemek için yapılır. Kampanyalar iyi uygulanırsa çok kısa bir sürede büyük kitleleri aşılamayı sağladığı için toplumu korumaya yönelik son derece önemli bir silahtır.
18-Bugüne kadar ülkemizde hangi kampanyalar yapıldı
Polio ( çocuk felci ) ve kızamık aşı kampanyaları düzenlenmiştir.
19-Sonuçları ne oldu?
Poliodan arındırılmış ülke sertifikası alındı. Kızamık kampanyasında ise
% 94-95 başarı seviyesine ulaşıldı.
20-Kaçırılmış fırsat nedir?
Sağlık ocağında veya sağlık evinde başka bir nedenle de gelmiş olsa aşılama
için uygun bir çocuk ya da kadının gerekli aşı dozlarının herhangi birini veya hiçbirini alamadığı durumdur. Son bir yıdır ülkemizde aktif olarak sürdürülen çalışmalardan biri de kaçırılmış fırsatların yakalanması ve aşısı eksik olan bireylere bu şansın verilmesidir.
21-Çocuğumu nerede aşı yaptırabilirim?
Sağlık ocakları, AÇS/AP merkezleri ve verem savaş dispanserlerinde aşılanabilir.
22-DBT aşısından sonra çocuğum çok ağladı, ne yapmalıyım?
Boğmaca aşısına bağlı olarak ağlama olabilir. Böyle durumda daha sonraki aşılamaya difteri -tetanoz aşısıyla devam edilmelidir.
23-Çocuğumun ateşi var, aşı yapılabilir mi?
Çok yüksek bir ateşi yoksa aşı yapılabilir.
24-Çocuğum aşı olduktan sonra kaç saat su ve anne sütü vermemeliyim?
Hemen su ve anne sütü verilebilir. Beklemeye gerek yoktur.
25-Hangi aşılar birlikte yapılamaz?
Aşılar ayrı vücut bölgelerinden olmak koşulu ile birlikte yapılabilir.
26-Sağlık Ocağında çocuğuma birkaç aşıyı birarada yapmak istiyorlar,
ne yapmalıyım?
Rahatlıkla yaptırılabilir.
27-Elime diken battı, komşularım tetanoz olursun diyor, aşı olmalı mıyım?
Son 5 yıl içerisinde tetanoz aşısı yapılmamışsa yapılması gerekmektedir.
28-Hangi yaralanmalar tetanoz riski taşır
Tetanoz mikrobu, genellikle toprakta yaşayan, vücuda çok küçük yara ve kesiklerden dahi girebilen bir mikroptur. Oksijensiz ortamda yaşayan bu mikrop paslı çivi, bıçak gibi maddelerin yanı sıra cam kesiği, hayvan pisliği ve açık yaraların toprakla temas etmesi sonucunda insanlara bulaşmaktadır.
29-Ne zaman tetanoz aşısı olmak gerekir?
Yaralanmayı takiben 24 saat içinde tetanoz aşısı olmak gerekir.
30-Başka ülkelere giderken niye aşı olunması gereklidir?
O bölgelerde bulunan hastalıklardan korunmak için aşı yapılmalıdır.
31-Dün eczaneden aldığım aşıyı Sağlık Ocağında soğuk zinciri bozulmuş diye yapmadılar. Soğuk zincir nedir?
İstenilen miktarda etkin aşının, aşılanması gereken kişilere doğru sıcaklıkta ulaşmasını sağlayan,
insan ve malzemeden oluşan sisteme verilen addır.
Aşılar saklanması gereken ısıdan daha düşük veya daha yüksek ısılara maruz
bırakıldıklarında etkinliklerini kaybeden maddeler oldukları için soğuk zincir gereklidir.
32-Aşı içinde canlı mikrop var mı ,çocuğumu hasta eder mi?
Bazı aşılar canlı aşılardır. Bu aşıların içerisinde zayıflatılmış virüsler bulunur, kişiyi hasta etmez ama
bağışıklık sistemini uyararak hastalığa karşı koruma sağlar.
33-Çiçek aşısı bana yapılmıştı, ama çocuğuma yapmadılar, neden?
Ülkemizde 1980 yılından itibaren çicek aşısı yapılmamaktadır.
Dünyada yapılan yaygın aşı uygulamaları sonucunda çicek hastalığının kökü kazınmıştır.
34-Aşı korunma için hasta olmadan önce yapılıyor ama kuduz aşısı yaralandıktan sonra yapılıyor, nasıl koruyor?
Kuduz hastalığının kuluçka dönemi uzun olduğundan aşı yaralanmadan sonra dahi yapılsa koruyuculuğu oluşturmaktadır.
35-AIDS hastalığına karşı kullanılan bir aşı var mı?
Şu anda yok. Fakat geliştirmek için çalışmalar devam etmektedir.
36-Hepatit B taşıyıcısı olan kişilerin Hepatit A aşısı olması gerekir mi?
Hepatit B taşıyıcısı olan kişi başka bir Hepatit virüsü ile enfeksiyon geçirmesin diye Hepatit A aşısı olması önerilmektedir.
37-Metal sektöründe çalışan işçilerin tetanoz aşısı olmaları gerekir mi?
Evet.
38-Hacca giderken niçin aşı olunması gereklidir ve ne aşısı yapılmaktadır?
Kalabalık yerlerde menengokoksik menenjit çok görüldüğü için bu mikrobun aşısı yapılmaktadır.
39-Huzurevinde ve hapishanede yaşayanlara hangi aşı yapılır?
Hepatit B ve tetanoz aşısı yapılmalıdır. Ayrıca huzurevinde kalan yaşlı ve altta yatan başka hastalıkları olanlara grip aşısı da yapılmalıdır.
40-Grip aşısı niçin her yıl yapılır?
Grip virüsü her yıl suş değiştirdiğinden dolayı bir önceki yıl görülen suşlara karşı aşı geliştirilir ve her yıl koruyuculuğun olması için yenilenmelidir.
41-Grip aşısı Kimlere yapılır?
65 yaş üstündekilere, astım, şeker ve kronik solunum ve kalp hastaları olanlara önerilmektedir.
42-Şeker hastasıyım, hangi aşıları olmam gerekir?
Tetanoz, hepatit B ve grip aşısı olunmalıdır.
43-Menenjit aşısı nedir
N. meningitidis’e karşı geliştirilen bir aşıdır. Özellikle kalabalık yaşanan ortamlarda
hayatı tehdit eden meningokok menenjiti yayılabileceği için yapılmalıdır.
44-Zatürre aşısı nedir, kimlere önerilir?
S.pneumoniae zatürre hastalığının en sık etkenlerinden biridir. Bu hastalığın ileri yaşlarda ve çeşitli kronik hastalığı olanlarda geçirilmesi hayati tehlike oluşturabileceği için bu aşının ileri yaşlarda yapılması önerilmektedir.
Nefrotik sendrom, organ transplantasyonu yapılanlar, bağışıklık baskılayıcı tedavi görenler,
böbrek yetmezliği olanlar, sistemik lupus eritematozus (SLE),romatoid artrit, alkolizm, bunama, diabet ve kalp yetmezliği ve kronik solunum yolu hastalıkları (kronik obstruktif akciğer hastalığı gibi) olanlara aşı önerilir.
45-Sağlık Ocağında çocuğuma kızamık teşhisi kondu ve kan alındı, ne tahlili yapılıyor?
Konulan teşhisin kesin kızamık olup olmadığının anlaşılması için alınan kanda kızamık antikorlarına bakılacaktır.
46-Kızamıkçık hamilelerde çok tehlikelidir deniyor, aşısı var mı?
Evet. Konjenital (doğumsal ) kızamıkçık hastalığına neden olup, özürlü çocukların doğmasına neden olur.
Aşısı vardır.
2006 yılından itibaren kızamık ve kabakulakla birlikte üçlü aşı (KKK) olarak uygulanmaktadır.
47-Aşı gebe kalmadan ne kadar zaman önce yaptırmalıyım?
En az üç ay önceden yapılmalıdır.
48-Kabakulak aşısı olduğu halde çocuğum kabakulak oldu, neden?
Yapılan aşı soğuk zincir koşullarına göre saklanmamış veya çocuğun
immün sistemi yeterli antikor yanıtı oluşturmamış olabilir.
49-Serum nedir ?
Aktif bağışıklamanın yapılamadığı acil durumlarda pasif
bağışıklama sağlamak amacıyla verilen maddedir.
asi-ve-mikrop

postheadericon Varis

Varis
Yüzeysel toplardamarların uzayıp büklümlü genişlemiş
hale gelmesi
VARİS olarak tanımlanmaktadır.
Kanı kalbe geri taşıyan damarlar toplardamar olarak adlandırılır.
Bu damarlar kan akışının kalbe doğru tek yönlü olmasını sağlayan
kapakçıklar içerirler. Toplardamarlarda oluşan tıkanıklıklar ve aşırı
basınç bu kapakçıkların düzgün kapanmasını engelleyerek geriye
doğru kaçaklara sebep olurlar.
Sonuçta bacaklardaki yüzeysel toplardamarlar
genişler, uzar ve büklümlü bir görüntü ile  varisler oluşur.
Gece oluşan kramplar, kaşıntı, şişkinlik,
ayakta kalma ile ağrı, sıkça
görülen şikayetlerdir. Bu şikayetler varislerin
büyüklüğü veya sayısı
ile orantılı değildir.Bayanlarda hem estetik hem de
sağlık açısından hamilelik ve menstruasyon sırasında
varislerle ilgili şikayetler artar.
Hanımlarda varislere, erkeklere oranla 4 kez daha
fazla rastlanmaktadır.
Varis nedir? Varis nasıl oluşur?
Damarlarımızda varis olduğunu nasıl anlarız?
Varis nedir?
Toplardamarların genişlemesine ve şişmesine varis denir.
Genellikle, vücudun en fazla basınç altında kalan bölgesi
olan bacakların alt kısımlarında görülen varis,
yalnızca estetik açıdan değil, sağlık açısından da
önlem almayı gerektirir.
Varisi olanlarda, gece kramplar yaşanır,
bacaklarda kaşıntı, şişkinlik olur, ayakta
kalınca ağrı başlar. Kadınların, hamilelik ve period
dönemlerinde
varislerle ilgili şikayetleri artar.
Varis tedavisi nasıl yapılır?
Varis tedavisinde yıllardır kullanılan varis çorapları
hala tedavi edici… Ailesinde varis bulunan ya da
yukarıda belirtilen risk faktörlerini taşıyan kişilerin
en azından koruyucu düzeyde, düşük basınçlı varis
çorabını günlük yaşamlarında kullanmaları tavsiye edilir.
(Sabah yataktan kalkmadan, ayaklar yukarı kaldırılarak
dinlendirilmeli
ve bu konumdayken çoraplar giyilmeli.
Ancak yatarken çıkarılmalı.)
Varis tedavisinde çok değişik yöntemler bulunuyor.
Artık yara oluşmuş olgularda tedavi çok karmaşıktır.
Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, özellikle ailesel
yatkınlık olan hastalarda yeniden varis oluşumu
görülebilir.
Son yıllarda lazer yöntemi ile varis tedavisinde
büyük gelişmeler kaydediliyor
Varis Teşhisi
Örümcek damar ve varisler kolayca teşhis edilebilirler.
Doktorunuz muayenede bacak, ayak ve diğer etkilenen
bölgeleri tespit eder. Ayrıca şiş, ağrılı, yaralı ve cilt
üzerindeki renk değişimi olan bölgeleri kontrol eder.
Çoğu örümcek damar ve varislerin tedavi edilmesine
gerek kalmayabilir. Yaşam konforunu etkileyen ağrılı
durumlar ve daha ileri ülserleşmiş, kanayan ve
damar yangısı (flebit) oluşması halinde müdahale
edilmesi gerekir.
Eğer varis, ağrı, ıstırap , kas yorgunluğu veya kramp
gibi belirtiler gösteriyorsa bunları azaltmaya yönelik
adımlar atılmalıdır.
Tedavi: Varis Çorapları
Örümcek damar ve varislerin en basit tedavi yöntemi
bir çift varis çorabı edinmektir.
Bazen baskı çorabı adıyla da anılır.
Dolaşımı artırır, ağrıyı azaltır ve bacakları rahatlatır.
Diz üstü veya tayt tarzı modelleri eczanelerde,
medikal mağazalarda ve internette bulunabilir.
Lazer ve Intense Pulse Light
(IPL: Yoğunlaştırılmış Atımlı Işık) tedavisi,
ince örümcek damarları
ve küçük varis damarlarını ısıyla ortadan kaldırır.
Isı bir nedbe dokusu oluşumu sağlar ve sonuçta damarı
kapatır. Bazı hastalar için bu tedavi enjeksiyona
göre daha çekici bir alternatiftir.
Tedavi edilen bölgede hafif bir rahatsızlık,
renk değişikliği ve kabarıklık gibi yan etkileri vardır.
Anatomik olarak 3 tip varis vardır:
1) iri yeşilimtrak ana varisler
2) Cilt altında ağ biçiminde   yapılar oluşturan
morumsu retiküler varisler
3) Kırmızı ipliksi varisler
Alternatif Tıp Tedavisinde varis ve Hamamelis
Hamamelis, Hamamelis, Hamamelis virginiana,
Syn: Hamamelis macrophylla, Hamamelis dioica,
Trilopus nigra, Trilopus virginiana
Sihirli ceviz  Sihirli fındık Cadı fındığı Sihirli cadı
Virjinya Hamamelisi
Familyası: Hamamelisgillerde, Hamamelisgewâchse,
Hamamelidaceae
Drugları: Hamamelis yaprakları; Hamamelis folium
Hamamelis kabukları; “ cortex
Hamamelisin yaprak ve kabukları çay, sargı, fitil,
tentür ve natürel ilaç yapımında kullanılır.
Giriş: Hamamelisin bilinen 100’e yakın türü mevcuttur ve
bunlardan sadece Virjinya Hamamelisi tıbbi maksatla
kullanılır ve diğerlerinin böyle bir özelliği yoktur veya bilinememektedir.
Hamamelis mollis süs bitkisi olarak Avrupa’da ve Amerika’da
yetiştirilir ve Hamamelis Japonica ise enelikle
Orta ve Kuzey Japonya’da süs bitkisi olarak yetiştirilir ve
yabani olarak kendiliğinden yetişir. Bizi ilgilendiren
Şifalı Hamamelis (Virjinya Hamamelisi);
Hamamelis virginiana 1736’da İngiliz asıllı botanikçi
Collinson tarafından Avrupa’ya getirilmiş, önce süs bitkisi
olarak yetiştirilen bitki daha sonra Şifalı bitki olduğu için
bir dizi araştırması yapılmıştır. Latince Hamatus, kancalı,
melum, elma anlamına gelir ve Kancalı elma gibi bir anlam çıkar.
Botanik: Hamamelis 1-8m boyunda olan küçük bir ağaççık olup
birçok bakımdan fındığa benzer, yani bazen çalı bazen e küçük
bir ağaç gibi olabilir. Sonbaharda yapraklarının solup dökülmeye
başladığı an, çiçek açmaya başladığından Cadı fındığı, Sihirli fındık,
Sihirli ceviz veya Sihirli çalı diye anılır. Yaprakları 5-10cm
eninde, 10-15cm uzunluğunda, ters yumurta şeklinde,
kenarları kertikli, üst ve alt yüzeyi hafif tüylü,
kısa saplı ve yeşil renklidir. Çiçeklerinin kupa yaprakları 4,
döllenme tozlukları 4 adet olup, taç yaprakları 1-1,5cm uzunluğunda
2-3mm eninde, altın sarısı renkte ve şerit şeklindedir.
Meyveleri fındıktan küçük iki bölümlü, kapsül şeklinde,
her kapsül bölümünde bir tohum bulunur ve olgunlaşınca
bu kapsüller ortadan çatlar ve yağlımsı tohumları çevresine fırlatır.
Yetiştirilmesi: Çalılıklar, orman kenarları, sahil yamaçları,
ırmak kenarları, kumluklar ve humuslu taşlı topraklarda
rahatlıkla yetişir.
Hasat zamanı: Yaprakları Haziran’dan Eylül’e kadar
toplanarak hemen gölgede kurutulur, ince kıyıldıktan
sonra ve özel kaplarda muhafaza edilir. Kabukları;
dallarının kabukları Mayıs’tan Temmuz’a kadar soyularak
gölgede kurutulur ve ince kıyıldıktan sonra özel kaplarda
muhafaza edilir. Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma,
paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar
yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri
ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede
kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise,
2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü
birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer.
Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz
hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin
Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür
ve etkisini oldukca azaltır.
Kullanılması:
a) Araştırmalara göre Hamamelis preparatları başta;
basur, varis, flebit (toplardamar iltihaplanması),
nörodermatoz (besin alerjisi nedeniyle ortaya çıkan kaşıntılı,
kabarcıklı, sulu ve kızarık ekzema), pişik (Intertrigo), baldır ülseri
(ucus cruris) ve episitomiye
(ameliyat sonrası iyileştirme tedavileri)
karşı kullanılır.
b) Komisyon E’nin 21.08.1985 tarih ve 154 nolu Monografi
bildirisine göre Hamamelis yaprak ve kabuklarının çayı veya
ekstresinden elde edilen natürel ilaçlar başta hafif deri yaralanmaları,
deri ve mukozanın iltihaplanması, basur ve varise karşı kullanılır.
c) Homeopati’de; Hamamelis tentürü başta Varis,
toplardamar iltihaplanması (flebit), basur, burun kanaması,
beyaz akıntı, haya iltihaplanması, yumurtalık iltihaplanması,
baldır ülseri ve pişiğe karşı kullanılır.
d) Halk arasında ağız içi ve dişeti iltihaplanması ve ishale
karşı kullanılır.

postheadericon Genital Enfeksiyonlar

Genital enfeksiyonlar ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar
1-Alt genital sistem
2-Üst genital sistem
1-Alt genital sistem enfeksiyonları
a- Vulva ( Rahim dış dudaklar )
Vulvar Vestibulit Sendrom (VVS) nedir?
“Vuvar vestibulitis” veya diğer adı ile “vulvar vestibulit sendrom”
vulvada vestibulm bölgesinin enflamasyonu
(yangısı) anlamına gelmektedir.
Vulvar Vestibulit Sendromu (VVS) olan hastaların vulva ile vagina arasında hymen (kızlık zarı)
bitişiğinde kızarıklık mevcuttur. Ayrıca bu bölgeye her türlü temasta da aşırı bir hassasiyet olmaktadır.
Bu nedenle VVS problemi taşıyan kişiler partnerleri ile
cinsel ilişki sırasında aşırı derecede ağrı, acıma,
batma şikayetleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Kızlık zarının hemen kenarında, dış kısımda
“vestibulm” bölgesi ve “vestibulit” ile uyumlu kızarık alan.
(Dr. Süleyman Eserdağ Arşivi’nden)
Vulvada bulunan salgı bezleri
Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak
işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır.
Bunlar arasında en önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan
Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin (“bartolin” okunur) bezleridir.
Kanser Öncüsü Hastalık :
Vulvar Intraepitelyal Neoplazi (VIN) veya Vajinal Intraepitelyal Neoplazi
(VAİN) denilen durum kanser olmayan ancak
ileride kansere dönüşebilen bir hücresel bozukluğu tanımlar.
Bu durumda yapılan tedaviler ya da bazı hafif
bozukluklarda kendiliğinden düzelebilir.
Ancak, vulvar distrofi denilen durumda hücrelerdeki bozukluk düzeyine
göre % 1-15 oranında kansere dönüşebilmektedir.
Genellikle öncü lezyonlar çok belirgin bulgular vermezlerse de her türlü:
* Kaşıntı
* Renk değişikliği
* Yaralar
* Siğiller
* Benler
gerektiğinde biopsi alınarak incelenmelidir.
Belirtiler :
Genellikle hastalar geçmeyen kaşıntı, ben oluşumu, ülser ve siğilimsi şişlikler, bazen de kasıkta oluşmuş bezeler sebebiyle başvururlar. Vajen (hazne) girişinde herhangi bir siğil, ben, ülser, renk değişikliği ya da şişlik oluşması durumunda bir an önce doktora başvurulmalıdır.
Doktor direk gözle ya da vulvoskopi (bir tür mikroskop ile büyüterek ve boyalar sürerek,  burada Kolposkopide kullanılan alet kullanılır) ile muayene eder ve
mutlaka doku örneği alarak (biopsi) tanı koyar.
Hastalıga neden olabilecek durumlar ve risk faktörleri :
* Genital Siğil ( HPV, Kondilom )
* Sigara
* Her türlü bağışıklık sisteminin baskılandığı durum
* Şişmanlık
* Şeker hastalığı
Her cinsel ağrı problemi vulvar vestibulitis (VVS) midir?
Hayır. Cinsel ilişki sırasında ağrı problemi genel olarak “disparoni (dyspareunia)” olarak bilinir.
Vulvar vestibulitis de bir cinsel ağrı problemi olmasına rağmen,
cinsel ağrı problemlerinin daha pek çok nedenleri vardır.
Ayırıcı tanı için tam bir jinekolojik muayene şarttır.
b- Vajina ( Rahim haznasi )
Vajina, vajina girişiyle başlayan ve uç kısmında rahimağzının
yer aldığı boru şeklinde ve yaklaşık 10 santimetre uzunluğunda bir yapıdır.
Vajina girişinde bulunan salgı bezleri ilişki esnasında
vajina girişi ve vajinanın kayganlaşmasını sağlar.
Normalde ön-arka duvarları birbiri üzerine katlanmış olarak duran bu yapı, doğum eyleminde doğum kanalının yumuşak kısmının yapısında yer alır ve bebeğin başının geçmesine müsaade edecek kadar esner.
c- Serviks ( Rahim ağzı )
Serviks kanseri, servikal kanser ya da rahim ağzı kanseri, rahim ağzının (servikal alanın) habis (kötücül) kanseridir.
Serviks kanseri, epitelden köken alan habis tümör, yani karsinomdur.
İlk belirtisi vajinal kanama olabilir, ama iyice ilerleyene kadar bir belirti göstermeme durumu da söz konusudur. Tedavisi, erken evrelerde ameliyat, ileri aşamalarda kemoterapi ve radyoterapidir.
Serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
“Papanicolaou smear” (PAP smear) testi ile serviks kanseri oluşumu
öncesi değişikliklerin tanınması mümkün olmaktadır.
Serviks tarama çalışmalarının rutin olarak kullanıldığı ülkelerde invaziv serviks kanseri oranı %50’den fazla azalmıştır.
Epidemiyolojik çalışmalar serviks kanseri için majör risk faktörünün insan papilloma virüs
(Human Papilloma Virus ‘den kısaltma
HPV olarak anılır) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri – HPV enfeksiyonu ilişkisi, akciğer kanseri sigara ilişkisinden daha sıkı bir ilişkidir. Serviks kanser vakalarının hemen hepsinin (%99,7) gelişmesinde HPV enfeksiyonunun gerek şart olduğu bulunmuştur. Morbidite ve mortalite oranları çok yüksek olan bu kanserden korunmada HPV aşısının geliştirilmiş olması büyük öneme haizdir. Serviks kanserinin %70’ine neden olan iki HPV suşuna karşı geliştirilmiş bir aşı
Kanserin sıklıgı ve görünme oranı :
Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri, dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
Avrupa’da her yıl 50 bin, dünyada ise 500 bin kadına serviks kanseri tanısı konmakta,
Avrupa’da yılda 25 bin, dünyada da 250 bin kadın bu nedenle ölmektedir.
Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6’sını, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15’ini oluşturur. ABD ve Birleşik Krallık’taki serviks kanseri sıklığının dünya çapındaki sıklığının yarısı kadar olması PAP smear taramasının başarısına atfedilmektedir.
Kanserin risk faktörü :
Serviks kanseri için birçok risk faktörü tanımlansa da, son epidemiyolojik çalışmalar bu kanser türü için majör risk faktörünün HPV (insan papilloma virüs) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde HPV enfeksiyonu olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber kanser gelişimini tetikleyen başka risk faktörleri de mevcuttur. Bu risk faktörleri: erken yaşta cinsel ilişki
(20 yaştan önce), çok sayıda cinsel eş, eşin çok eşli olması (erkeğin başka eşlerinin olması), yüksek parite
(doğum sayısının fazlalığı), kötü hijyen, düşük sosyoekonomik seviye, pozitif aile öyküsü (aile (kan bağı olan) fertlerinde servikal kanser tanısı konmuş olması), sigara kullanımı, yetersiz beslenme (bilhassa; vitamin C, vitamin A, beta karoten ve folat eksikliği), klamidya trachomatis enfeksiyonu ve cinsel yolla bulaşan diğer bazı ajanlardır. Bunlara ek olarak eskiden risk faktörü olarak kabul gören, uzun süreli oral kontraseptif
(doğum kontrol hapı) kullanımı ve Herpes simpleks virüs tip II enfeksiyonu günümüzde artık risk etkeni olarak kabul edilmemektedir
Risk faktörleri arasında özellikle paritenin önemi yaklaşık 150 yıldır bilinmekte olup cinsel temasa ve buna bağlı faktörlere araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu nedenle birçok cinsel yolla bulaşan hastalık ve virüsler araştırılmıştır. 1970’li yıllarla beraber HPV üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir.
Bugün serviks kanseri gelişimi için HPV’nin mutlaka var olması gerektiği, diğer risk faktörlerinin ya virüsle karşılaşma oranlarını arttırdığı ya da viral persistansı-karsinojenik süreci hızlandırdığı için önemli olduğu üzerinde durulmaktadır.

d- Üretra ( İdrar yolu enfeksiyonu )
İdrarın depolandığı mesanenin devamında yer alan bu boru şeklindeki yapı idrar boşaltım sisteminin son basamağını
teşkil eder.
Uretra kadında erkekten çok daha kısadır. Bu kısalık ve genital sistemin vajina ve anüse yakınlığı, kadınlarda idrar yolu enfeksiyonlarının daha sık yaşanmasına neden olur. Yine ilk cinsel deneyimlerini yaşayan kadınlarda ilişkinin verdiği tahriş,
ilişki sonrasında sık idrara çıkma, idrarı zor yapma, idrarı
boşaltamamış olma hissinin yaşanmasına
neden olabilir.

postheadericon Düşük tansiyon

Düşük Tansiyon
Orta yaşlı ve sağlıklı bir kişide kan basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır.
Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı,
vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır.
Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) damarlara ulaşmıştır.
Büyük tansiyon 100 mmHg’nin altı­na düştüğünde düşük tansiyondan (hi­potansiyon) söz edilir.
Düşük tansiyon, kan dolaşımının, vücudun gereksinimi­ni karşılayamadığını gösterir.
Hastada ani pozisyon değişikliklerine neden olan vücut hareketleri (hızla ayağa kalkma gibi)
sonucunda dokulara, özel­likle beyne yeterli oksijen ulaşamaz.
Oksijensizliğe son derece duyarlı olan beyin bu durumdan çok etkilenir.
Dinlenme halinde büyük tansiyonu 100 mm’nin altında olanlarda dola­şım yetersizliği olduğu
söylenebilir
Küçük tansiyon da büyük kadar tehlikeli
Gerek yüksek gerekse düşük tansiyonun vücuda aynı derecede zaralıdır
“Yüksek tansiyon, beyin kanamasına, düşük tansiyon ise kan dolaşımı
zayıflığına neden oluyor”dedi
Yüksek tansiyon mu daha tehlikeli yoksa düşük tansiyon mu?
Her ikisi de tehlikeli… Şöyle ki; yüksek tansiyon, her şeyden önce kalbin yükünü arttırır.
Kalp, kanı vücuda pompalayabilmek için basıncı olduğundan daha da yükseltir.
Bu da kalp kasının daha çok kasılması anlamına gelir. Kasılan kalp kasları,
zamanla damarların kalınlaşmasına neden olur. Kalınlaşmış bir kalp kasının beslenmesi zordur.
Hele kalbimizi besleyen koroner damarlarda; darlıklar başlamışsa,
yüksek tansiyon bir kalp krizini de tetikleyebilir.
Yüksek ve düşük tansiyon, ne gibi hastalıklara neden olur?
Yüksek tansiyon, başta beyin kanaması olmak üzere böbrek yetmezliğine de neden olmaktadır.
Vücudumuzdaki kan damarlarının toplam uzunluğu 100 bin km kadardır.
Yaşam için gerekli oksijen ve besinler vücudumuza hepimizin bildiği gibi, kan ile taşınmaktadır.
Kanın bu kadar uzun bir damar ağını dolaşabilmesi için belirli bir basınca ihtiyacı vardır.
İşte normal tansiyondan kastedilen, bu dolaşımı sağlamaya yeterli tansiyon yani kan basıncıdır.
Tansiyonumuz düştüğü takdirde kanın dolaşımı azalır.
Kan basıncı degişkendir.
Yüksek tansiyon nasıl anlaşılır? Kalp krizi nasıl oluşur?
Kanın az gelmesi öncelikle beyni etkiler; baş dönmesi ile kendini belli eder.
Tansiyon düşüklüğü kalbimizin beslenmesini de azaltır. Kanı vücudumuza pompalayacak olan organ,
yeterli çalışamadığı takdirde tansiyon biraz daha düşer ve bir kısır döngüye girer.
Vücut, bu kısır döngüyü kıramazsa, hele bir de kalbi besleyen koroner damarlarda darlık varsa kalp krizi kaçınılmazdır.
Doğru tansiyon değerleri nelerdir?
Normal değer 120/80 mmHg’dır. Ancak 140/90 mmHg’dan sonrası
‘Evre 1 Hipertansiyon’ olarak kabul edilir. Kan basıncı gün içinde değişkenlik gösterir.
Tanı koymak için civalı tansiyon aletiyle farklı zamanlarda yapılan en az üç ölçüm değerine ihtiyaç vardır.
Kalbi olanlar dikkat..!
Hangisi daha önemli; büyük mü yoksa küçük tansiyon mu?
Her ikisi de, her yaşta önemlidir. Büyük tansiyon normal sınırlarda olsa dahi eğer,
küçük tansiyon yüksek ise, kişinin yüksek tansiyon tedavisine alınması gerekir.
Kimler yüksek tansiyon hastasıdır?
140/90 mmHg ve üstü ‘Evre 1 Hipertansiyon’, 160/100 mmHg üstü
‘Evre 2 Hipertansiyon’dur. 139/89 mmHg’ya kadar olan evre ise ‘Prehipertansiyon’ denen
hipertansiyon hastalığına aday bir evredir. Eğer değerler bu aralıktaysa, ilerlememesi için önlem alınmalıdır.
Bu önlem, ilaç tedavisinden ziyade kilo verme ve egzersiz yapma gibi yaşam tarzı değişikliklerini içerir.
Kalp krizi ya da kalp ameliyatlarından sonra hasta yüksek tansiyon hastası mı olur?
Tansiyon kontrolü; kalp krizi geçiren veya kalp ameliyatı olan hastalarda düzenli olarak yapılmalıdır.
Sıcakta tansiyon düşer
Sıcak havalar tansiyonumuzu nasıl etkiliyor? Mesela; yükselmesine neden oluyor mu?
Hipertansiyon tedavisi gören hastalar nasıl önlem almalı?
Bu sorular, herkesin sıklıkla aklına gelen suallerdir.
Ben size 2005 yılında ‘Hypertension’ dergisinde yayınlanmış bir makaleden söz etmek istiyorum.
Bu çalışma, bizim ülkemiz ile benzer iklim koşullarına sahip İtalya’da yapılmış. 6 bin 400 kişinin,
14 ay süresince 24 saat boyunca tansiyon takipleri yapılmış.
Hava sıcaklığı 32 derecenin üzerine çıktığı günlerde,
25 derecenin altında olduğu günlere kıyasla daha düşük seyrettiği gözlenmiş.
Yani sıcak havalar, tansiyonda düşmeye neden olmuş.
Bu gözlem, hipertansiyon tedavisi gören hastalarımız için önemli…
Zira kış aylarında kullanılan ilacın dozunu, yaz aylarında ayarlamak gerekebiliyor.
Yine aynı araştırmada 65 yaş üstü kişilerde geceleri tansiyonda yükselme gözlenirken,
orta yaşlılarda böyle bir yükselme gözlenmemiş. Dolayısıyla 65 yaş üstü kişilerde
sıcak hava tansiyonu yükseltmiyor. Özellikle yaşlıların tansiyonu, sıcak yaz akşamlarında yükseliyor.
Hastalarımız bize yaz aylarında baş dönmesi şikayetiyle geldiklerinde
tansiyon ilaçlarının dozunu azaltıyoruz.
Baş agrısıyla anlaşılır
Hiçbir belirti olmamasına rağmen kişi, tansiyon hastası olabilir mi?
Evet, olabilir. Ani tansiyon yükselmesi veya düşmesinde kişi bu değişikliği hisseder.
Ancak tansiyon yavaş yavaş yükselmişse, kişi tansiyonu çok yüksek olsa bile rahatsızlık duymayabilir.
Yüksek tansiyon genelde belirti vermez, sabahları baş ağrısı yapabilir. Düşük tansiyonda ise,
soğuk terleme, baygınlık hissi, baş dönmesi gibi bulgular olabilir.
Çocuklarda Büyüklerle bir degildir
Çocuklarda ve erişkinlerde tansiyon değerleri aynı mıdır?
Çocuklarda; yaş, cinsiyet ve boy dikkate alınarak persantil değerlerine göre kan basıncı değerlendirilir,
erişkinden farklıdır. Erişkinde normal kabul edilen 120/80 mmHg değeri çocuklar için yüksek bir değerdir.
Tansiyon günde 2 kez ölçülmelidir.
Kalp gibi kronik bir hastalığı olanlar için düşük tansiyon tehlikeli bir durum mu?
Tansiyonun düşmesi, öncelikle kalbin yeterli beslenememesine yol açar.
Kalbimiz, organlarımız için gerekli oksijen ve besinleri taşıyamadığı için
kanı da yeterli miktarda pompalayamaz. Özellikle kronik hastalığı olanlarda
organlarımızın iyi beslenmesi hayati önem taşımaktadır.
Doğru tansiyon ne zaman ve nasıl ölçülür?
Tansiyon ölçülürken hasta beş dakika dinlendirilir. Tansiyon manşonu,
kalbe paralel şekilde sarılarak, tansiyon iki defa her iki koldan ölçülür.
Bu ölçümleri sabah akşam yapmak gerekir
Fazla ayakta durmayın bol bol su için.!
Düşük tansiyon daha mı tehlikelidir? Tansiyon hangi durumda düşer?
Evet, düşük tansiyon tehlikelidir. Özellikle sıcak yaz aylarında
yetersiz sıvı alımı ve fazla sıvı kaybı başlıca nedenlerdendir.
Vücudumuzun yüzde 70’ini su oluşturur. Vücudumuzda dolaşan kan miktarı
bir erişkin için ortalama 5 litredir. Kanın damarlarımızın içinde
belirli bir basınç oluşturabilmesi için iki koşul gereklidir.
Birincisi damarlarımızın elastikiyeti ve direnç oluşturabilmesi,
ikincisi ise damarlarımızın içindeki kan miktarıdır. Sıvı eksikliği;
kan miktarında azalma ile sonuçlanır ve tansiyon düşer.
Bir diğer tansiyon düşüren neden ise uzun süre ayakta kalmaktır.
Hastayı hemen yere yatırın
Tansiyon çıktığında ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yüksek tansiyonun acil tedavisi mutlak surette hastane ortamında,
kan basıncının sürekli olarak izlenebildiği monitör kontrolünde olmalıdır.
Tansiyon düşürücü ilaçlar, damardan verilmelidir.
Bu nedenle tansiyonun ani yükseldiği durumlarda hemen ambulans
çağrılmalı veya en yakın sağlık merkezine başvurulmalıdır.
Ayaklar havaya.
Tansiyon düştüğünde ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yukarıda açıklandığı gibi tansiyon düşmesi sonucu baygınlık geçiren kişi;
hemen düz bir yere yatırılıp ayakları havaya kaldırılmak suretiyle bacaklarda
depolanmış kanın tekrar dolaşıma girmesi sağlanmalıdır.
Böylece dolaşımdaki kan miktarı arttırılmış olur. Tansiyon yükseltilince,
beslenmesi bozulan beynin dolaşımı tekrar yeterli düzeye çıkar.
Kişi, kısa sürede eski haline döner.
Ortostatik tansiyon
İnsan vücudu, sürekli değişen dış koşul­lara karşı iç dengesini sabit tutmaya ça­lışır.
Örneğin otururken ya da yatarken ayağa kalktığımızda vücuttaki kan yer­çekiminin
etkisiyle ayaklara doğru ha­reket eder.
Ayağa kalkınca kanın aşağı hücum etmesi ve vücudun üst yarısındaki kanın
azalması atardamar basıncının düşmesi­ne ve yerçekimi etkisiyle karım bacak­larda
göllenmesiyle vücudun öteki bö­lümlerinin kansız kalmasına neden olur.
Bu durumda vücudun üst yansının, özellikle beynin kansız kalmasını
önle­yecek bir mekanizma devreye girer. Küçük damarlar büzülerek kanın
yerçe­kimi nedeniyle aşağıda birikmesini ön­ler. Böylece ayağa kalkıldığında,
kan bacaklarda göllenmek yerine vücudun dört bir yanma dağılmayı sürdürür.
Atardamar basıncının, küçük tansiyon­da hafif bir artışla birlikte, normal de­ğerlerde
tutulması ve dolaşımda denge­yi sağlamak için kalp atışları hızlanır.
Bu önlem yetersiz kalırsa kişi ayağa kalkınca fenalaşır, rengi solar, t
erleme­ye başlar ve gözleri kararır. Beyindeki görme ğundan, göz kararması
ilk ortaya çıkan belirtilerden biridir. Aynca baş dönme­si, halsizlik ve bazen bayılma görülür.
Bu belirtiler nasıl ortaya çıkar? Baş­lıca neden çevrel damarlann büzülmesindeki yetersizlik
sonucunda tansiyo­nun düşmesiyle beyne yeterli kan gide-memesidir.
Bu olay tehlikeli olmasa da önüne geçilemez.
Düşük tansiyonlu ki­şiler yavaş hareketlerle ayağa kalkarak
vücutlarına uyum sağlaması için yeterli zamanı vermelidir.
Bayılan ya da bayılmak üzere olan hastayı başı ayaklanndan ve vücudun­dan
daha aşağıya gelecek biçimde yatır­mak yeterlidir. Başın altına kesinlikle yastık konmamalıdır.
Böylece hasta kı­sa sürede toparlanır ve beyne yeterince kan gitmeye başlayınca kendine gelir.
Ortostatik hipotansiyonla birlikte görülen başka bir bozukluk da Shy-Drager sendromudur.
Bu hastalarda or­tostatik hipotansiyon, idran tutamama, cinsel iktidarsızlık ve terlemeyle birlik­te görülür.
Yapılan çalışmalar bu belir­tilerin görüldüğü hastalarda beyin sapı, bazal gangliyonlar
(beyindeki dört önemli sinir düğümü) ve öbür merkez sinir sistemi yapılarında
belirgin nöron kaybının olduğunu göstermiştir.Hastalık genellikle 5-7 yılda ilerle­yerek
hastayı yatağa bağımlı kılabilir. Belirgin ortostatik hipotansiyonla bir­likte taşikardi
(hızlı kalp atımı) yerine bradikardi (dakikada 60 atışın altma inen yavaş kalp atımı) gelişir.
Bu hasta­larda da tedavi belirtilere yöneliktir.Bacaklarda kan göllenmesini önlemek için
Özel çorapların kullanılması yararlı olabilir. Daha ilerlemiş ve dirençli ol­gularda
tuz alımı ya da fludrohidrokor-tizon önerilir. Aynca amfitamin ve efedrin gibi ilaçlar da kullanılabilir.
Sonuçlar
Buraya kadar birincil ve ortostatik dü­şük tansiyon incelendi. Her iki durum da tehlikeli
sonuçlar doğurmayan yapı­sal bozukluklardan kaynaklanır ve bu kişiler tansiyonlan
düşük olsa da sağ­lıklı kabul edilirler. Hatta, istatistikler tansiyonu düşük olanların,
normal kişi­lerden daha uzun, tansiyonu yüksek olanlardan
ise çok daha uzun yaşadığını göstermektedir.
Tansiyonun düşük ol­ması damarlan daha az yıpratmakta, bu nedenıyle
orta ‘ yaşlarda kalp damar sistemi ilgili kanama, beyin trombozu,
miyokart enfarktüsü gibi hastalıklar çok az ortaya çıkmaktadır.
Doğal olarak, bu özellikler tansiyo­nu düşük olan herkes için geçerli değil­dir.
Tansiyon düşüklüğü çoğu zaman başka bir hastalıkla
“Örneğin kansızlık, tifo, difteri, zatürre gibi bulaşıcı hastalıklar,
karaciğer hastalıkları, böbreküstü bezi hastalıklan ve zehirlenmelerle birlikte ortaya çıkar,
bu hastalığın tedavi edil­mesiyle ortadan kalkar. Böyle durum­larda düşük tansiyonun nedenleri,
öne­mi ve gidişi değişken olabilir..

http://medikalsatisnoktasi.com/tansiyon-aletleri

postheadericon Astım Hastalığı

Astım Hastalığı
Astım, hava yollarının (bronşlar ) mikrobik olmayan ve kronik iltihabıdır.
Vücut mikropları yenmek için gösterdiği reaksiyonun benzerini hava yollarında da gösterir.
Fakat şunu da belirtmekte fayda var, bu reaksiyon sürecinde mikrobik bir etken yoktur.
Ancak reaksiyon sonucunda hava yolları daralır ve aşırı duyarlı hale gelir.
Astım, çoğunlukla alerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Alerji; bazı maddelere karşı aşırı bir duyarlılık durumudur.
Alerji semptomları, vücudun bağışıklık sisteminin yabancı bir maddeye (antijen )
yanıt vermesi ile başlar ve bağışıklık sistemi alerjenin vücuda giriş yaptığı yere antikor gönderir.
Astım Allerjik Bir Hastalık mıdır?
Astım her zaman olmasa da olguların çoğunda allerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Bilhassa çocuklukta başlayan astım için bu daha belirgindir. Ancak,
Kişinin allerjik tabiatlı (atopik) olması astım olmasından ayrı bir şeydir.
Diğer allerjik hastalıklar (rinosinüzit, konjonktivit, dermatit, ürtiker)
astımla birlikte bulunabilir veya bu hastalıklar varken astım olmayabilir.
Aksine astımı olduğu halde allerjisi olmayabilir.
Astım Kimlerde Görülür?
Astım, erkek-kadın herkeste; çocuk-erişkin her yaşta ve dünyanın hemen her yerinde rastlanan bir hastalıktır.
Astım Sık Rastlanan Bir Hastalık mıdır?
Astımlı hastaların sıklığı coğrafi bölgelere, yaşam koşullarına ve sosyo-kültürel özelliklere
bağlı olarak toplumdan topluma farklılık göstermektedir.
Toplumda yaşayanların %10’dan daha fazlasında görüldüğü
bildirilen yöreler yanında %1’den az sıklıkla rastlanıldığı bölgeler söz konusudur.
Ülkemizde de durum aynıdır. Ortalama sıklığın %5-6 civarında olduğu tahmin edilmektedir ki,
ülkemiz koşullarında bu, her 3-4 evden birisinde bir astımlı hastanın yaşadığı anlamına gelmektedir.
Astım İrsi Bir Hastalık mıdır?
Bazı hastalıklar genetik geçişlidir. Anne veya babadan ilgili genetik kodu alan
kişilerde çevresel değişkenler ne olursa olsun hastalık mutlaka ortaya çıkar.
Bazı hastalıklar ise tamamen çevresel koşullara bağlı olarak gelişir.
Astım bu iki grup hastalıktan farklıdır. Hastalığın ortaya çıkmasında
hem genetik yatkınlık hem de çevresel faktörler birlikte rol oynar.
Her iki belirleyici de hastalığın ortaya çıkmasında tek başına yeterli değildir.
Astımlı Anne veya Babanın Çocukları Astımlı Olarak mı Doğar?
Anne ve babası yada bunlardan birisi astımlı olan çocuklarda astım görülme olasılığı
toplunda görülen astım sıklığından biraz daha fazla olmakla birlikte,
böyle bir çocuğun mutlaka astımlı olacağı söylenemez.
Ailede astım vb allerjik hastalıklar varsa doğacak çocukların korunması amacıyla
uygun çevresel koşulların sağlanması yararlı olacaktır.
Hangi Çevresel Faktörler Astıma yol açmaktadır?
Astıma neden olan, astım gelişimine katkıda bulunan veya astımlı kişilerde
nöbetleri tetikleyen çeşitli risk faktörleri tanımlanmıştır.
Bunlardan bazıları kaçınılabilir, düzeltilebilir durumlardır.
Tüm dünyada, ev tozu akarları ile evde beslenen kedi gibi hayvanlar;
hamamböceği, kalorifer böceği gibi haşereler ve küf mantarları en sık rastlanan astım nedenleridir.
Polenler (ağaç, ot,çimen), aspirin gibi ilaçlar ve bazı iş yerlerinde maruz
kalınan mesleki uyarıcılar da astımla sonuçlanan allerjik duyarlılığın gelişimine yol açarlar.
Ayrıca sigara dumanıyla temas, solunum yolu enfeksiyonları, hava kirliliği,
bazı gıdalar ile bunlara ilave edilen katkı maddeleri de bilhassa erken çocukluk döneminde
astım gelişimine katkıda bulunurlar. Bu nedensel ilişki gösteren
faktörlerin tümüne ilveten iklim değişiklikleri (sisli, yağışlı, kapalı havalar),
psikojenik stresler, egzersiz gibi değişkenlerin ise astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir
iken astımı olmayanlarda bu yönde etkileri yoktur. Yine sinüzit, burunda polipler,
yemek borusuna mide asidinin geri kaçak yapması gibi bazı durumlar astımlılarda
sık görülmekte ve hastalığın tedavi ve kontrolünü güçleştirmektedirler.
Meslek İle Astım Arasında Bir İlişki Var mı?
Evet. Astım bazen bir meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkabilir.
En sıklıkla fırıncılar, kuaförler, boyacılar, çiftçiler, kereste ve mobilya işinde,
gıda sektöründe çalışanlar olmak üzere bir çok iş kolunda işyeri ortamında
karşılaşılan bazı maddelere bağlı olarak astım gelişir.
Yakınmaların işe girdikten sonra başlaması, tatil zamanlarında veya işyerinden
uzakta geçirilen günlerde azalması, aynı işyerinde birden çok kişide benzer yakınmaların
görülmesi meslek astımını düşündürmelidir. Böyle hastaların meslek değiştirmesi
veya aynı işte başka bir alanda çalışması, maske kullanması gerekebilir.
Astımın Mevsimlerle İlişkisi
Bazı allerjenlerin mevsimle ilişkili olarak ortaya çıktığı veya yoğunluğunun arttığı bilinmektedir.
Diğer bazıları ise her mevsimde sabit olarak bulunurlar. Mevsimsel allerjenler daha çok polenlerdir.
Ancak değişen nem ve ısı gibi iklim koşullarından etkilendikleri için ev tozu ve küf mantarı gibi
diğer allerjenlerin yoğunluğu da mevsimlere göre dalgalanmalar gösterir.
Buna bağlı olarak allerjik astımlıların bazılarında belirli mevsimlerde yakınmalar artabilir,
hatta sadece bu dönemde hastalık ortaya çıkıp daha sonra tamamen normale dönebilir.
Tetik Faktör Ne Demektir?
Astımlı kişiler çoğu zaman kendilerini tamamen normal hissederler ve hiçbir şikayetleri yoktur.
Oysa bazen durup dururken aniden tıkanabilirler ve çok zor dakikalar, saatler, günler geçirebilirler.
Şikayetlerin ortaya çıktığı bu dönemlere astım nöbeti, atağı, krizi diyoruz.
Bazı hastalarda nöbeti başlatan faktörler belli iken diğer bazılarında ise bilinemez.
Örneğin çoğu astımlı koşma, merdiven çıkma gibi eforlar sırasında tıkanmaktadır.
Sigara, çeşitli toz kimyasal dumanlar, kokuların solunması,
kalp-tansiyon ve romatizma ilaçlarından bazılarının kullanılması,
grip vb viral hastalıklara yakalanmak, ağlama-gülme gibi emosyonel davranışlar,
yağışlı şimşekli iklim koşulları gibi bir çok durum astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir.
Oysa bunların astımı olmayanlarda hatta diğer bazı astımlılarda ise aynı yönde bir etkileri olmaz.
Astımı olanların kendileri için geçerli olan tetik faktörleri tespit edip bunlardan
kaçınmaları hastalıklarının tedavisinde çok önemlidir.
Bölgemiz Astım Açısından Fazla Risk Taşımakta mıdır?
Nemli, bol yağışlı ve ılıman iklimi, zengin bitki örtüsü nedeniyle yukarıda
bahsedilen ve en sıklıkla astım nedeni olan ev tozu akarları, polenler ve küf mantarları gibi
havayla taşınan allerjenler bakımından çok elverişli koşullar taşıması ve sigara içme oranlarının
yüksek olması nedeniyle Doğu Karadeniz Bölgesi astım için riski fazla bir yöre olarak görünmektedir.
Astımın Belirtileri Nelerdir?
Astım çoğu kez nefes darlığı ile kendini belli eder. Göğüste tıkanma, öksürük, hırıltılı solunum diğer rastlanan şikayetlerdir.
Her hastada bunların hepsi bir arada olmayabilir ve bazen sadece öksürükle veya nefes alıp verirken
hırıltı, hışırtı şeklinde bir ses şeklinde belirti verebilir.
Bu Şikayetler Mutlaka Astım Hastalığına mı Bağlıdır?
Hayır. Astım dışında da bir çok hastalığın seyri sırasında benzer yakınmalar olabilir.
Şikayetlerin zaman zaman nöbetler şeklinde ortaya çıkması ve bir müddet sonra kendiliğinden
veya tedaviyle tamamen düzelmesi çok tipiktir. Geceleyin, bilhassa sabaha doğru uykudan
uyandıracak şekilde bu yakınmaların görülmesi astımın karakteristik özelliğidir.
Yukarıda bahsedilen tetik faktörlerle nöbetlerin başladığının öğrenilmesi teşhise çok yardımcı olur.
Yukarıda sayılan şikayetlerden bir yada birkaçına sahip olan ve yakınmaları
uzun sürüp tekrarlayan kişilerin mutlaka astım yönünden bir uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.
Astımım Olduğundan Şüpheleniyorum Ne Yapmalıyım?
Astım tanısı çok zor ve zahmetli değildir. Bu konuda uzman bir hekime başvurursanız size astımınız olup olmadığını söyleyecektir. Ancak, bazı durumlarda astım teşhisi koymak biraz zaman alabilir ve bir süre hekim takibinde kalmanız gerekebilir.
Teşhis İçin Biyopsi, Kan Vermek, Endoskopi Yaptırmak Gibi Can Yakıcı İşlemler Gerekli mi?
Hayır. Astım teşhisi için canınızı yakacak hiçbir işleme gerek yoktur. Hekiminiz sizinle konuşarak, sizi muayene ederek, solunum fonksiyon testleri yaparak tanı koyabilir.
Solunum Fonksiyon Testleri Zor bir test midir?
Asla. Kişinin yapması gereken; bir ağızlık içerisinden bir derin nefes alıp, aldığı nefesi hızlı ve güçlü bir şekilde üflemesinden ibarettir. Anında sonuç veren, hasta için hiçbir zarar veya risk taşımayan, hemen her yerde uygulanabilir bir işlemdir.
Pefmetre Cihazı Ne İşe Yarar?
Pefmetre astım teşhisi, astımın ağırlığının tespiti ve tedaviye cevabın değerlendirilmesi, astım nöbetlerinin şiddetinin ölçülmesi için kullanılan basit bir cihazdır. Her astımlı hastanın bir pefmetresi olmalı ve kullanımasını hekiminden öğrenmelidir.
Bu, hipertansiyonu olan hastanın evinde tansiyon aleti bulundurup
kendi tansiyonun kontrol edebilmesi gibi; astımlı hastanın da kendi hastalığını izleyebilmesine imkan verir.
Allerjik Deri Testleri Yaptırmalı mıyım?
Astım her zaman allerjik bir hastalık değildir. Deri testleri ise astım tanısında değil, sadece allerjik bir deri cevabının varlığı durumunda yararlıdır. Astımı olan kişilerin testleri negatif bulunabildiği gibi, deri testleri pozitif bulunan kişilerde de astım olmayabilir. Bu nedenle bu testlerin astım tanısında yeri yoktur.
Sadece tedaviye cevap vermeyen, atakları kontrol altına alınamayan astımlılarda tetik faktörlerin tespiti açısından gerek duyulduğunda yapılabilir. Yoksa gereksizdir.
Erken Teşhisin Astım İçin Bir Önemi Var mı?
Astım her hastada aynı şiddette değildir. Hafif, orta ve ağır olabilir.
Hastalığın ağır formlarında tedaviye cevap vermeyen değişiklikler söz konusudur.
Geri dönüşü olmayan bu patolojilerin ortaya çıkmaması için astımın zamanında teşhis edilip,
uygun şekilde tedavi edilmesi önemlidir. Ayrıca tedavi edilebilir bir hastalıktan dolayı kişilerin
yaşamının sınırlanmaması, verim ve performansının düşmemesi ve bazen öldürücü olabilen
nöbetlere girmemesi için hastalığın biran önce teşhis edilip tedaviye başlanması en doğrusudur.
Astım Tedavi Edilebilir Bir Hastalık mıdır?
Evet. Astım tedavisi olan, tedaviyle tamamen kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.
Astım tedavisi etkin bir tedavidir ve hasta tedavi ile tamamen normal bir yaşam sürdürebilir.
Tedavi İle Astımdan Kurtulabilir miyim?
Tedavi ile astımlıları normal yaşamlarına döndürmek mümkündür.
Özellikle çocuklukta şikayetleri başlayan astımlıların bir kısmında,
hastalık erişkin yaşlarda tamamen iyileşebilmektedir.
Ancak daha sıklıkla, hastalar hastalıkları ile birlikte yaşamakta;
kendilerine önerilen tedavi ve tavsiyelere uydukları oranda önemli
bir yakınmaları olmamakla birlikte tedaviyi kestiklerinde
bir süre sonra daha hafif olarak yeniden şikayetleri başlamaktadırlar.
Nasıl ki yüksek tansiyonu olan bir hasta tuzsuz diyete uyup, ilaçlarını aksatmaksızın aldıkça
tansiyonu yükselmemekte ancak, bunlara dikkat etmediğinde tansiyonu nasıl
yükselmekteyse astımlılar için de durum benzerdir.
Astım Tedavim Ne Kadar Sürecek?
Bu soruya herkes için geçerli bir cevap vermek mümkün değildir.
Tedaviyle hastalık kontrol altına alındıktan sonra tedavi yavaş yavaş,
basamak şeklinde giderek azaltılır ve bazen tamamen kesilebilir.
Kesildikten bir müddet sonra şikayetler yeniden başlarsa tedaviye tekrar başlanmalıdır.
Bazen ise uzun yıllar, yada devamlı olarak ilaç kullanmak gerekebilir.
Astım Nasıl Tedavi Edilir?
Astım, hasta hekim ve hasta yakınlarının (anne, baba, eş ve öğretmen gibi) işbirliği ile tedavi edilebilir.
Bu işbirliği olmaksızın sadece doğru ilaçların reçete edilmesiyle hastalık tedavi edilemez.
Tedavi uzun sürelidir.
Hasta hekimine güven duymalı, tavsiyelerine uymalı, ilaçlarını usulüne uygun şekilde kullanmalı,
düzenli olarak kontrollerini yaptırmalı, sorunu olduğuna hekimine kolayca ulaşabilmelidir.
Hastanın mutlaka konunun uzmanı bir hekimin kontrolünde olması gereklidir.
Hastalık yok hasta vardır özdeyişi astım için daha fazla geçerlidir.
Sonuç almak için astımı bildiği kadar hastasını da tanıyan, mesleğini,
ev ve işyeri koşullarını, almakta olduğu tedaviyi, hastanın geçmişte yaşadıklarını,
önceki tedavileri ve bunlara alınan cevapları, hastanın hangi ilaçlara
hangi dozlarda ne oranda yanıt verdiğini bilen bir hekimin desteğine ihtiyaç vardır.
Hasta ve Yakınlarının Tedavideki İşbirliği Nasıl Sağlanır?
Bu hekimin hastasını eğitmesiyle elde edilebilir. Hasta eğitimi sadece hastalık hakkında
bilgi vermekten ibaret olmayıp, hastanın hastalığı ile baş edebilmesi için gerekli her türlü bilgi,
beceri ve cesarete sahip kılınması sürecidir. Bu süreç belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanmış olmaz.
Aksine hasta ile hekimin her görüşmesinde ilerleyen, gelişen bir olaydır.
Astımlı Hasta Hangi Konularda Eğitilmelidir?
Astım nasıl bir hastalıktır? Tetik faktörler nelerdir ve bunlardan nasıl korunulabilir?
Kriz anında ne yapması gerekir? Hangi ilaçları, nasıl, hangi aralıklarla, ne kadar süreyle kullanması gerekecektir?
Ne zaman kontrollere gelecektir? Ne zaman hekimini aramalıdır? Sprey ilaçları nasıl kullanacaktır?
Pefmetreyi nasıl kullanacaktır? Çalışabilir mi?, Spor yapabilir mi?, Gebe kalabilir mi?
Tüm bu konularda hem bilgilendirilmeli hem de uygulamalar ile beceri kazandırılmalıdır.
Hastanın hastalığına rağmen normal bir yaşam sürebileceği, krizleri önleyebileceği
ve tedavi edebileceği, hastalığı dolayısıyla bireysel amaçlarından vazgeçmemesi
gerektiği konularında ise cesaretlendirilmelidir.
Tedavi ile Şikayetlerimin Geçmesi Yeterli midir?
Her ne kadar hastalar sadece şikayetlerinden kurtulmayı amaçlarlarsa da tedaviden amaç bundan ibaret değildir.
Yakınmaları giderip hastayı rahatlatan ancak, hastalığı tedavi etmeyen, ilerlemesini durdurmayan,
hastanın akciğer fonksiyonlarını normale getirmeyen ve doğal, aktif yaşamına geri döndürmeyen
bir tedavi hastaya fayda değil aksine zarar vermiş olur.
Çünkü yakınmaları giderdiği için hasta kendini iyi olmuş hisseder ve çare aramayı bırakır,
doğru tedaviye başlamak için zaman kaybetmiş olur.
Astımımı Hangi İlaçlarla Tedavi Edebilirim?
Bu sorunuza ancak hekiminiz karar verebilir. Hatta bu sorunuzun doğru cevabını bulmak için
hekiminizin sizi muayene edip bir kaç kez kontrollerde sonucu gözlemesi gerekebilir.
Sizin için en uygun tedaviyi bulmak zaman alabilir. İlk muayene ve kontrolde yeterli sonuç alınmayabilir.
Bir astımlı hastaya verilen tedavi sizin için yetersiz, fazla veya zararlı olabilir.
Astımlı Komşumun veya Kardeşimin İlaçlarını Kullanabilir miyim?
Hayır. Bunu yapmamalısınız. Çünkü, astım kişiden kişiye farklılıklar gösterir.
Her hastada tetik faktörler, eşlik eden patolojiler, hastalığın ağırlığı farklıdır.
Bunlara bağlı olarak seçilmesi gereken ilaçlar farklı olabilir.
Kullanılması gereken ilaçlar aynı bile olsa dozlar değişebilir.
Kaç Türlü Astım Vardır?
Astımlı hastalar hafif-gelip geçici, hafif inatçı, orta ve ağır astım şeklinde dört gruba ayrılır.
Her bir grup için önerilen tedavi ayrıdır. Bunlardan başka hastalarda: mevsim astması,
meslek astması, egzersiz astımı, ilaç astması gibi nispeten farklı tedavi yaklaşımları gerektiren tablolar söz konusu olabilir.
Sprey İlaçları Kullanmak Zorunda mıyım?
Sprey türü ilaçlar astım tedavisinde tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır.
Nefes yoluyla hap, şurup veya enjeksiyon şeklindeki uygulamalara göre daha
az miktarda ilaç kullanarak daha güçlü etki elde edilebilir ve aynı zamanda
ilaçların istenmeyen yan etkilerinden kaçınmak mümkündür.
Çünkü, sprey şeklinde kullanılan ilaç sadece hastalığın yerleştiği solunum yollarına ulaşır ve etkisini burada gösterir iken;
ağızdan veya enjeksiyon şeklinde verilen ilaç, tüm vücuda dağılıp her yerde ve dolayısıyla etkili olması istenmeyen organlarda da
(kalp, böbrek vb) etkileri görülebilir. Üstelik sprey türü ilaçların etkileri alındıktan sonra dakikalar içerisinde
hemen başlamakta iken; ağızdan veya enjeksiyonla verilen ilaçların etkilerinin gözlenmesi için saatler geçmesi gerekir.
Sprey İlaçların Alışkanlık Yaptığı, Ciğerleri Kuruttuğu Doğrumudur?
Hayır. Bilakis hemen yukarıda belirtildiği gibi bu ilaçların istenmeyen yan etkileri, aynı ilaçların ağızdan alınan veya enjeksiyon şeklindeki formlarına göre çok daha azdır. Çok daha güvenli ilaçlardır. Bu ilaçların bağımlılık anlamında
alışkanlık yapması söz konusu değildir.
Sprey İlaçlar Güvenlimidirler?
Evet. Tüm dünyada uzun yıllardır çok yaygın olarak kullanıla gelmiş ilaçlardır.
Bebek, çocuk ve yaşlılar, gebeler, kalp, karaciğer ve böbrek hastaları gibi ilaçların yan etkilerine daha duyarlı kişilerde
yan etkileri az olduğu için- bilhassa tercih edilmesi gereken formlardır.
Nefes Yoluyla Alınan Toz Şeklindeki İlaçlar ile Sprey İlaçlar Arasında ne Fark Vardır?
Nefes alma sırasında ilacın solunum yollarına ulaştırılması esasına dayanan üç türlü İlaç uygulama formu vardır.
Bunlar: ölçülü doz spreyler, kuru toz inhalatörler ve nebülizör formlarıdır. Her üçü esasta aynı olmasına karşılık,
birbirlerinden bazı küçük farklılıkları da söz konusudur. Kuru toz inhalatörler sprey ilaçlardan farklı olarak itici gaz içermezler, ozon tabakasına zararlıtarafları yoktur. İlaç dışı madde içermediklerinden allerjik ve irritatif yan etkilere rastlanmaz. Kullanımları daha kolay olup sprey ilaçları kullanamayanlarda tercih edilirler.
Sprey İlaçları Kullanmakta Zorluk Çekiyorum, Bunu Nasıl Aşabilirim?
Bu eğitimle aşılabilir. Hekiminizin size bu ilaçların nasıl kullanıldığını bizzat anlatması, göstermesi ve size uygulatarak gözetleyip yanlışlarınızı düzeltmesi gereklidir. Sprey ilaç öncelikle çalkalanmalı, kapağı çıkarılıp oturur durumda veya ayakta iken
baş bir miktar geriye doğru kaldırılmalı ve nefes verilip akciğerlerimiz boşaltıldıktan sonra ağızlık kısmı aşağıda tüp yukarıda olacak şekilde dudaklar ağızlık kısmının çevresini boşluk kalmayacak şekilde kavramalı ve tüp içinden derin, güçlü ve uzun süreli bir nefes alınmaya başlanmalıdır. Burada önemli olan nefes almaya başlar başlamaz gecikmeden ilacın serbestleştirilmesidir. Nefes alma süresinin sonuna doğru veya nefes verme sırasında yada henüz nefes alınmaya başlamadan önce ilacın serbestleştirilmesi etkisiz bir kullanım şeklidir. İlacın ağızlıktan püskürüp boğaz ve ağız duvarına çarpması sırasında nefes alma eylemi duraklatılmamalıdır.
Derin nefes almanın sonucunda alınan ilaçlı hava içeride bir süre (10 sn) tutulmalı ve nefes hemen geriye verilmemelidir.
Nefesi geriye verirken ateşe üfler, ıslık çalar gibi veya burundan zorla vermek etkinliği artırmaktadır.
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon bir miktar beceri gerektirir.
7 yaşından itibaren çocukların bu işlemi yapabildiği gözlenmektedir.
Bir Türlü Becerip Sprey İlaçları Alamıyorum Ne Yapmalıyım?
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon gereğini ortadan kaldıran yardımcı spaser cihazlar
(hazneler) geliştirilmiştir. Bunlar hem kullanımı kolaylaştırırlar, hem ilacın akciğerlere ulaşan etkin dozunu artırırlar, hem de yan etkileri azaltırlar. Bilhassa yüksek doz sprey türü ilaç kullanılacaksa bu yardımcı cihazların kullanılması çok daha yararlıdır.
Kuru toz inhalatör ilaç formları da bu tür sprey ilaçları kullanamayan hastalar için iyi bir alternatif olabilir.

http://medikalsatisnoktasi.com/index.php?route=product/search&keyword=asp

postheadericon Baldır Ağrısı

Ortopedi
Bacak ağrısı:
Değişik sebeplerden kaynaklanan bacak ağrılarının;
Oluşum ve gelişim şekline göre hangi hastalığa bağlı olduğunun anlaşılması mümkündür. Bacağımızda meydana gelen ağrıları iyi takip etmemiz bacak ağrılarımızdan kurtulmamız ve de tedavimizin daha
kısa sürmesi açısından çok önemlidir.
Buna göre bacak ağrıları aşağıdaki nedenlere bağlı olarak gelişir.
Büyüme,
Nemli ortamlar,
Aşırı yorgunluk,
Eklemler,
Damar hastalıkları,
Sinir sıkışmaları,
Belimizdeki fıtıklaşmalar,
Bacak ağrılarının belirtileri,
Baldır Ağrısı:
sert zemin, ağır antrenman, kötü ayakkabı, kötü koşu tekniği (ayak parmak ucunda koşmak gibi), ayak taban anatomisindeki bozukluklar gibi nedenlerden dolayı kemik zarının iltihabi reaksiyonu ile karakterize bir durumdur.
Alt bacak iç-ön bölgede yer alan tibia kemiğinin alt yarı bölgesinde ağrı en belirgin sorundur.
Büyüme Ağrıları:
Çocuklarda ve hızlı gelişme gösteren gençlerde meydana gelen bir durumdur. Baldırdan başlayan bacak ağrıları eklemler etrafında kümelenir. Bazen bu ağrılar şiddetli sızlamalar şeklindedir. Gün içerisinde aşırı aktif olan çocuklarda daha sık gözlenir.
Gezici Kas Ağrıları(Sızlamalar):
Bu tür bacak ağrısında ağrı sabit bir seviyede ve sabit bir bölgede gelişmez. Aksine sürekli gezen ve şiddeti değişen ağrılar. Sızlamalara dönüşür.
Diz eklemlerinden dolayı oluşan ağrılar:
Bu bacak ağrıları diz eklemlerinin altında veya üstünde başlar iltihabi vakalara göre bacaklara yayılabilir. Özellikle merdiven çıkarken, namaz kılarken, dizleri zorlayarak yapılan hareketler sonrasında oluşur. Soğuk havalar da bu ağrıları artırıcı etkiler yapar
Bel veya kalçada sinir sıkışması:
Bu ağrılar aniden gelerek bacakların aşağısına doğru yayılır ve çok şiddetli sızlamalar şeklinde kendini gösterebilir. Ağrı veya sızlamalar bacak hareketleriyle yer değiştirir veya şiddeti artar-azalır.
Dolaşım sorunlarından kaynaklanan ağrılar:
Bacak ve ayak şişlikleriyle birlikte gelişen ağrılar dolaşım problemlerine işarettir. Ancak dolaşım problemlerinde genelde iki bacak değil de tek bacak şişer veya ağrır. Damarların kendini belli edecek şekilde kabarması dolaşım problemleri fikrini perçinler. Bu duruma çok dikkat edilmelidir ve mutlaka bir doktora danışılmalıdır. Bu problemin geçiştirilmesi ayağınızı hatta bacağınızı kaybetmeye varan sorunlara neden olabilmektedir.

postheadericon Topuk Dikeni

Topuk Dikeni

Sabahleyin yataktan kalktığınızda, ilk birkaç adımınız, ayak topuğunuz içinde, şiddetli ağrıya
neden oluyorsa, sizde plantar fassitis mevcut olabilir. Bu durum tabanınızın veya ayağınızın
fleksör yüzünün (plantar) fazla kullanılmasından kaynaklanan bir incinmedir.
Bir plantar fassitisin teşhisi, sizin topuk kemiğinizi ayak parmaklarınızın taban kısmına
(alt kısmına) bağlayan dokunun(fasya) fibröz bantlarının çok kötü bir inflamasyonu anlamına gelir.
Eğer kadınsanız, kilonuz normalin üzerindeyse veya oldukça fazla yürümenizi veya ayakta sert zeminde
kalmanızı gerektiren bir işiniz varsa, bu duruma gelmeniz daha fazla muhtemeldir.
Egzersiz için koştuğunuzda ve yürüdüğünüzde de özellikle ayak bileğinizi bükmenizi oldukça kısıtlayan,
sert baldır kaslarınız varsa risk altındasınızdır. Düz ve yayvan ayakları olan veya çok yüksek ayak kavsi olan insanlar,
daha da fazla plantar fassitise eğilimlidirler.
Bu durum kademe kademe topuk kemiğinde orta derecede bir ağrıyla başlar ve sıklıkla ve ayağın
bir taşla berelenmesiyle ilgilendirilir. Bu ağrıyı egzersiz sırasında değil de, daha çok egzersizden
sonra daha fazla hissetmeniz olasıdır. Ağrı klasik olarak, tekrar öğle vakti yemek molası sırasında artarak ortaya çıkar.
Eğer plantar fassitinizi tedavi ettirmezseniz, kronik bir duruma dönüşebilir, aktivitelerinizi
aynı seviyede tutamayabilirsiniz ve plantar fassitis sizin yürüyüş şeklinizi değiştireceği için; ayak, diz, kalça ve sırt
problemlerinizden ötürü semptomlarınızı geliştirebilirsiniz.
Topuk Dikenin Sebepleri
Topuk ağrısının gerçek nedeni yukarıda sayılan sebepler olabilir.
Fazla kilolu ve kösele tabanlı ayakkabı giyen insanlarda daha sık görülür.
Topuk ağrısı bazı romatizmal hastalıkların ilk belirtisi olabilir.
Yine topuk kemiğinin stres kırıkları ağrıya yol açabilir.
Topuk Dikeninde Tanı
Tanı öykü ve muayene ile konabilir. Röntgen filmleri romatizmal
testler ve gerekirse sinir iletim testleri ayırıcı tanıda yardımcıdır.
Topuk Dikeninde Tedavi
Plantar fassitisin ilk tedavisi istirahattır. İnflamasyon geçinceye kadar, ayağınızın üzerindeki
ağırlığı ortadan kaldırmaya çalışın. Semptomlarınızı hafifletmek için de, ağrılı bölgeye,
günde iki, üç defa, yirmi dakika süreyle buz uygulayın. Sıklıkla bir doktor, size ibuprofen gibi steroid olmayan,
antiinflamatuar bir ilaç kullanımını tavsiye edecektir. Aşil tendonunuzu ve plantar fasyanızı
geren ev egzersizleri programı, bu durumu tedavi etmek ve hastalığın nüks etme şansını azaltmak için en büyük destektir.
Bir egzersizde; bir dizinizi bir duvara karşı düz tutup topuğunuz yere basarken, diğer dizinizi bükerek, duvara yaslayın.
Sizin topuk bandınız (aşil tendonunuz) ve ayak kavsiniz yaslanırken gerilecektir.
On saniye bu pozisyonda kalın ve sonra gevşeyin ve ayakta düz durun. Her ağrıyan topuğunuz için yirmi kere tekrarlayın.
İkinci egzersizde ayaklarınızı ayırarak, bir ayağınızı diğerinden önde tutarak, öne doğru karşı tarafın üzerine eğilin.
Dizlerinizi kırın ve topuklarınızı mümkün olduğu kadar yerde tutarak aşağıya doğru çömelin.
Topuk bağınız ve ayak kavsiniz bu gerilmede topuklarınız yukarı çıkacak gibi gerilecektir.
On dakika böyle kalın, gevşeyin ve doğrulun. Bu hareketi yirmi kez tekrarlayın.
Başlangıç tedavisinden sonra plantar fassitisli insanların % 90 nında anlamlı bir gelişme gözlenmiştir.
Şok emici tabanlıklı ayakkabılar veya uygun lastik (kauçuk) topuk peti gibi standart
ortopedik cihazlar kullanmanız tavsiye edilebilir. Ayağınız spesifik bir pozisyonda bantlanabilir.
Eğer plantar fassitiniz, konservatif tedaviye rağmen birkaç aydır devam ediyorsa, doktorunuz,
topuğunuzun içine steroid içeren bir antiinflamatuar ilaç (kortikosteroid) enjekte edebilir.
Hala semptomlarınız devam ediyorsa, 2-3 hafta süreyle üzerinde yürüyebileceğiniz
bir alçıya veya uyurken, pozisyonel bir atele ihtiyacınız olabilir.
Birçok vakada, ligamentin serbest bırakılmasına dayanan bir ameliyata ihtiyaç duyabilirsiniz.
Topuk Dikeni Alternatif Çözüm Yolları
• Germe egzersizleri,
• Ağrıyı artıran aktiviteleri azaltmak,
• Tabana binen yükü azaltan tabanlık ve destekler,
• Taban masajı,
• Antienflamatuvar ilaçlar,
• Ayağınız için topuk kısmı oyulmuş ortepedik terlik ve
ayakkabı kullanmak
• Kortizon enjeksiyonu,
• Yukarıdaki yöntemler yeterli olmazsa ameliyat.

postheadericon Zatürre Nedir?

Zatürre Nedir?
Zatürre veya tıptaki bilinen adıyla Pnömoni,
vücudumuzdaki bir veya birden fazla akciğer
lobunun iltihaplanması ile ortaya çıkan,
daha çok küçük çocuklarda, yada ileri yaştaki
kişilerde veya kronik bir hastalığı bulunan
kişilerde daha ağır bir şekilde seyreden
bazen de ölümle sonuçlanabilen ateşli bir hastalıktır.
Genelde kış aylarında görülen bu hastalıkta
akciğerlerde bulunan hava kesecikleri
iltihaplı bir sıvı ile dolar.
Akciğerlerin görevi olan oksijen alış veriş
işlevi de bu sıvı neticesinde işlevini
tam ve sağlıklı olarak yapamaz işlevi bozulur,
bu sebepten de ötürü kişinin kanda bululan
oksijen düzeyi azalır.
Zatürre Nasıl Oluşur?
Akciğerdeki bu iltihaplanmaya herhangi virüs,
bakteri veya mantar gibi mikroorganizmalar neden olur.
Günümüzde zatürreye sebep olan otuzun üzerinde
organizma tespit edilmiştir.
Pnömokok türü mikroplar, kışın olduğu gibi yazın da
zatürreye yol açabilirler. Uzun süre kullanılmayan
klima ve benzeri cihazlar; Lejyonella pnömonisi adı
verilen bir zatürre bulaşmasına sebep olabilir.
Sıcağın etkisiyle bozulan besinler, kirli su ve
içecekler de mikrop kaynağı olabilir. Sıcak sebebiyle
tüketilen fazla miktardaki soğuk yiyecek ve içecekler,
boğazdaki normal bakteri florasının bozulmasına
neden olarak fırsatçı mikropların ortama hakim
olmasına yol açar ve hastalık oluşturabilir.
Egzoz gazı gibi çevreyi kirleten gazlar zatürre
riskini artırabilir. Fosil yakıtların yakılmasıyla
oluşan kükürt dioksit ve partikül madde denilen
kirleticilerin yanı sıra, nitrojen oksitleri gibi
otomobillerin çalışması sırasında egzozlarla
havaya karışan çeşitli gazlar havayı kirleten maddelerdir.
Zatürre Bulaşıcımıdır?
Evet zatürre bulaşıcıdır.
Zatürre hastalığına neden olan mikroplar ve
mikroorganizmalar kişiden kişiye yaklaşık olarak
bir iki metre mesafelerden kişilerin birbirlerine yakın
temas kurmaları sonucu bulaşır.
Bu mikropların sebep olduğu hastalığın sağlıklı
kişilere bulaşması, öksürük, aksırık ya da hasta
kişilerin konuşması sırasında havaya yayılan
damlacıkların doğrudan solunması yoluyla gerçekleşir.
Aynı tabak, çatal yada kaşığı kullanmak ile de
zatürreyi birbirimize bulaştırabiliriz,
Ancak mikrobu alan herkes zatürre olmayabilir,
bazı insanlar hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu
olarak da hastalıgı atlata bilir.
Zatürre Tehlikelidir.
Zatürre hastalığı yaşlı kişilerde sinsi bir şekilde
başlayabilir ve belirti vermeyebilir.
Öksürük az olabilir, balgam çıkmayabilir ve ateş de
yükselmeyebilir. Fakat hasta yorgun görünür veya
bilinci bulanıklaşır. Vücut ısısı azalır ve
şok tablosu oluşabilir.
Zatürreye yol açan bakteriler, aynı zamanda
kan ile tüm vücuda yayılarak bakteriyemi denilen
tablo ve beyin zarında da menenjit gibi ciddi
enfeksiyonlara sebep olabilirler.
Küçük çocuklar, yaşlılar, kalp, diyabetliler,
kalp ve akciğer hastalığı, kronik böbrek ve
kronik karaciğer yetmezliği bulunanlar,
KOAH hastaları, kemoterapi görenler,
AIDS hastaları, doğumsal bağışıklık
bozukluğu olanlar, dalağı alınmış olanlar
ve alkolikler risk altındadır.
Zatürreye karşı nasıl önlem almalıyız ?
Dengeli ve düzenli beslenmek, aşı yaptırmak,
sigara içmemek, alkol alımından kaçınmak,
vitamin ve minerallare düzenli olarak almak
gibi basit önlemler ile
büyük ölçüde bu hastalıktan korunabiliriz.
Yaptırıcağımız tek bir doz aşı ile
uzun süreli bir bağışıklık
elde edebiliriz. Ortalama bir aşının
5 yıl süre ile bağışıklık sistemimizi
güçlendirdiğini ve her 5 yılda aşıyı tekrar
etmemiz gerektiğini söyleyebiliriz.
Zatürre Aşısı
Zatürreye yol açan bakterinin 90 tipi vardır.
Ancak bunlar arasında hastalığa en çok sebep olan
23 tip bakteri bulunmaktadır.
Pnömokok aşısı, hastalığa en çok neden olan
23 tip bakteri içerir.
Zatürriye hastalığında Tedavi :
1-Antibiyotikler
2-Yatak istirahati
3-Ateş düşürücüler
4-Öksürük kesici ilaçlar
5-Bol Oksijen alınması
6-Pulmoner Fizyoterapi
7-Su kaybını önlemek için bol sıvının alınması
8-Bol vitaminli ve yüksek kalorili diyet uygulanması
9-Hastanın çok iyi beslenmesi
10-Her Şeyden de önemlisi doktor tarafından
tanı konulup gerekli testlerin yapılması gerekmektedir.

postheadericon Kolposkopi Nedir?

Kolposkopi Nedir?
Kolposkopi (colposcopy) rahim ağzının mikroskop ya da dürbüne benzeyen özel bir büyüteçli alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop adı verilen bu alet, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviskin daha büyük, net ve detaylı şekilde görünmesine imkan tanır. Kolposkopi işlemi esnasında rahim ağzına bazı boya ve maddeler uygulanarak şüpheli alanların daha belirgin hale gelmesi ve biopsi alınması gereken bu alanların saptanması sağlanır. Kolposkopi ve biopsi ağrılı bir işlem değildir ve çok kısa bir zaman diliminde uygulanabilmektedir. Kolposkopi hangi durumlarda yapılmalıdır? Kolposkopi endikasyonları. Anormal pap smear sonuçlarında, smear testinde şüphe olduğu zaman Papsmear sonucu ile açıklanamayan büyük gözle görülür lezyonların varlığında,
Nedeni açıklanamayan kanamada, smear testininin alınamadığı servikal kanamalarda
Tedaviye cevap vermeyen ve devamlı olan vajinal akıntı varlığında uygulanır.
Kolposkopik inceleme direkt biopsi alınması gereken durumlarda da yapılmaktadır. Kolposkopi altında yapılan direkt kolposkopik biopsinin doğruluğu yaklaşık % 90 ‘dır.
Kolposkopi nasıl yapılır? Kolposkopi tekniği nasıldır?
Jinekolojik muayene masasında vajina içine rahim ağzını net olarak gözlemlemek için steril spekulum yerleştirilir.
Rahim ağzındaki anormallikleri daha iyi görebilmek için rahim ağzı ve vaginaya
bol miktarda % 3-5’ lik asetik asit uygulanır ve jinekolog doktor normal bulguları görmek için rahim ağzını inceler.
Kolposkopik muayenenin tam ve doğru olarak yapılabilmesi için kanser ve CİN’lerin oluştuğu
hücre dönüşüm bölgesi ve var ise lezyonun tamamının görülebilmesi gerekmektedir.
Servikal kanalın (rahim ağzı kanalının) daha iyi bir görüntüsünü elde etmek için özel
bir endoservikal spekulum kullanılabilinir.
Yukarıdaki kriterler oluşmaz ise kolposkopik inceleme yetersiz olarak değerlendirilir ve
gerekirse kolposkopik inceleme tekrar edilir.

Kolposkopideki görülen anormal bulgular nedir?
Jinekolog tarafından rahim ağzı bölgesi (serviks) tamamen değerlendirildikten sonra şüpheli görüntülerin olup olmadığına karar verilir. Değişik kalınlıktaki aseto beyaz epitel, punktuasyon veya yüzeyel kapillerlerinin mozaik görüntüsü büyük ihtimalle CİN ‘in veya erken dönem bir kanser bölgesinin varlığını ifade etmektedir. Jinekoloğun yaptığı değerlendirme sonucuna göre, şüphelendiği tanıyı kesinleştirmek için bu bölgelerden biopsi yapması gerekecektir. Bu işleme de “kolposkopik biopsi” denir.
Kolposkopik değerlendirme ye göre hangi işlemler yapılmaktadır?
Endoservikal Küretaj (EEC):
Özellikle doğurmamış kadınlarda kolposkopik muayene ile görülemeyen servikal kanalda meydana çıkabilecek oluşumların değerlendirilmesinde yararlıdır. Endoservikal küretaj sonucu şüpheli veya mevcut anormal hücre çıktığında, CİN veya kanser şüphesi ile serviksin konizasyon gibi ileri inceleme metodu ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Rahim kanalının içi keskin metal küretler ile kazınarak buradan materyal ve parça alınarak (her zaman gelmeyebilir) patolojik değerlendirmeye tabi tutulur.
Kolposkopi altında direkt biopsi, kolposkopik biopsi:
Şüpheli görüntü ve lezyonlardan biopsi yapılır. Pap Smear testinde anomali varlığında ve anormal hücre görüldüğünde tanıyı kesinleştirmek için mutlaka “kolposkopik biopsi” yapılmalıdır. Özel punch biopsi aletleri doktorun biopsi örneğini ezmeden istediği büyüklükte parça almasına olanak verir. Biopsi yapmadan önce özel bir iyod solusyonu biopsi alanının daha net tespiti için kullanılır. Hastaya az bir rahatsızlık verilerek birden fazla biopsiler alınabilinir. Genel anesteziye gerek yoktur. Duyarlı hastada lokal anestezi yapılmaktadır. Genellikle biopsi alanından ciddi bir kanama olmamaktadır. İşlem çok kısa sürer ve alınan örnekler patolojik incelemeye gönderilerek tanı kesinleştirilir.
Gebelikte Kolposkopi ve Kolposkopik Biopsi yapılabilinir mi?
Eğer hamilede rahim ağzında şüpheli lezyon var ise ileri tetkik gerektirmektedir. Servikse yapılacak olan işlemler eğer gebede erken doğum riski oluşturmuyor ise gebelik sırasında kolposkopi ve direkt biopsi güvenli bir şekilde yapılabilinir. Gebelik sırasında rahim ağzındaki damarlanma arttığını ve eğer biopsi yapılacak ise kanamanın şiddetli olabileceğini doktor göz önünde bulundurmalıdır. Endoservikal küretaj (EEC) gebelik kesesini açıp membran rüptürü riskini arttırdığından dolayı genellikle yapılması uygun bulunmamaktadır ve gebede endoservikal küretaj yapılmaz. Eğer servikal biopside hafif derecede CİN görülür ise, CİN in tedavisi için doğum sonrasına kadar beklenebilinmektedir, fakat bu süre zarfında iyi bir doktor takibi gerekmektedir. Fakat biopside CIN 3 ve HSİL veya erken evre kanser saptandığında eğer bebek yaşayabilir haftalarda ise doğum süreci hızlandırılarak sezeryan ile doğum gerçekleştirilebilinir.
Kolposkopi rahim ağzından başka nerelerde kullanılır?
Vajina, vulva (dış genital organlar) ve anüsün (makat) kolposkopik değerlendirilmesi anormal Pap simir varlığında mutlaka yapılmalıdır. Pigmente veya beyaz alanlar şüpheli olup biopsi alınmalıdır. Özellikle kondilom (HPV) varlığında şüpheli bir lezyon var ise tüm genital bölge kolposkopi ile değerlendirilmektedir. Bazen kızlık zarının değerlendirmesinde çıplak göz ile karar verilememiş ise kolposkopi ile karar vermek mümkün olmaktadır.
Dikkat !!
Biopsi yapılan günde ya da takip eden birkaç gün süreyle lekelenme tarzında hafif kanamalar ve kasık ağrıları olabilir.
Kanama sırasında vajinal tampon kullanılmaz, bunun yerine hijyenik ped tercih edilmelidir.
Kanama artarsa ya da kesilmez ise doktorunuza haber vermeniz gereklidir.
Biopsiden 2 hafta sonra doktorunuz sizi kontrole çağıracaktır.
Bu kontrole kadar cinsel ilişkide bulunmayınız.
Biopsi sonrası kanamayı durdurmak için bazı lokal ilaçlar ve solusyonlar (Morsel solusyonu) kullanılmış ise birkaç gün süreyle koyu renkli bir akıntınız olabilir.
Konizasyon Nedir?
Rahim ağzının bir operasyon ile konik biçimde çıkarılması işlemine konizasyon adı verilir. Kolposkopik incelemede şüpheli lezyonun sınırları rahim kanalı içine yayılıyor ise, net görülmüyorsa ve endoservikal küretajın pozitif olduğu durumlarda yapılmalıdır. Konizasyon ayrıca ileri derece patolojik pap smear sonuçları ile kolposkopi bulguları veya biopsi sonuçlarının uyuşmaması durumunda yapılır. Konizasyon ameliyathane şartlarında lokal veya genel anestezi ile yapılabilinir. Gebelerde kansere dair kuvvetli bir şüphe olmadıkça konizasyon uygulanmaz. Soğuk konizasyon
( cerrahi konizasyon) artık günümüzde nadir birkaç durum dışında yerini LEEP konizasyona bırakmıştır.

postheadericon Zoonozlar

Zoonozlar

Paraziter Zoonozlar

Babesyoz
Kriptosporidyoz
Şark çıbanı
Kala azar
Kist hidatik
Giardia enfeksiyonu

Viral Zoonozlar

Deng ateşi
KKKA
Orf
Kuduz
Kuş gribi
Sarı humma

Bakteriyel Zoonozlar

Kedi Tırmığı
Lyme
Psittakoz
Q Ateşi
Fare Isırığı Hastalığı
Dönek Humma
Marsilya Humması
Streptokokkal sellülit
Yersinya Enfeksiyonu
Şarbon
Brusella
Kampilobakter Enfeksiyonu
Kolera
Lysteria
Veba
Leptospiroz
Tifo
Tbc
Tularemi
EHEC

postheadericon Genital Siğiller

Cinsel yolla bulaşan bir hastalık: Genital siğiller
HPV ya da diğer adı ile  genital human papilloma virus hpv virüsü enfeksiyonu
cinsel yol ile bulaşan ve genital siğil olarak bilinen kondilom’ ların oluşmasından sorumlu olan
viral bir enfeksiyon olup mutlaka ciddiye alınmalıdır. Son yıllarda özellikle gençler arasında
ülkemizde de giderek artan bir sıklıkta görülmektedir. Genital siğil şikayeti ile tedavi için
başvuranlarda da önemli artışlar gözlenmektedir.
Genital siğiller, HPV virüsü enfeksiyonu hem kadında hem de erkekte daha sıklıkla genital bölgede,
makat etrafında ve nadiren de ağızda oluşur. Bu siğiller veya diğer adı le kondilom yapıları
Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonu sonucu oluşan  karnıbahar görünümünde, bazen tek ,
bazen çok sayıda, bazen toplu iğne başı kadar ufak, bazen de 4 cm çapına
(ender durumlarda çok büyük çaplı )
erişebilen ağrısız kitleler ve papiller oluşumlardır.
HPV enfeksiyonu, Genital Siğiller ve Tedavi Yöntemleri
Genital siğil (anogenital siğil) nedir, HPV enfeksiyonuna bağlı siğiller nasıl oluşuyor,
genital siğil tanısı,
belirtileri, genital siğil ilaçları ve genital siğil tedavisi nasıl yapılır gibi konular işlenmektedir.
Genital siğil nasıl bulaşır, genital siğil tedavisi için kullanılan ilaçlar, hpv aşıları
(Gardasil ve Cervarix),
genital siğil kremleri
HPV Tipleri
HPV’nin şimdiye kadar 150’den fazla HPV tipi tanımlanmıştır.
HPV tiplerinde 40’dan fazlası cinsel yolla geçmektedir.
Genital lezyonlarda en sık rastlanan tipler 6, 11, 16 ve 18 başta olmak üzere
15 kadar tip belirlenmiştir.
Kondilom (Condyloma) nedir?
HPV enfeksiyonu ile ortaya çıkan siğillerin görünümü kümeli şekilde ve karnıbaharımsı yapıdadır.
Toplu halde (kümeli) genital siğiller  “Condylom (kondilom)” veya “Condyloma accumulata” olarak da adlandırılır.
Genital siğiller görüldükleri bölge (lokalizasyonlarından) ötürü “anogenital siğil”
olarak da anılmaktadır.
Kondilom’lar kadınlarda en sıklıkla vulva (dış genital), anus (makad çevresi),
vajen ve serviks (rahim ağzı) bölgelerinde görülür.
Vulva (dış genitalya) bölgesinde yer alan anogenital siğiller en sık olarak iç dudaklar üzerinde,
klitoris üzerinde veya klitorisin üst kısmında, büyük dudaklarda ve anus (makad)
çevresinde yer almaktadır.
Erkeklerde ise kondilomlar penis, anus ve kasık bölgesindedir.
Genital HPV’ lerden tip 6 ve tip 11 genellikle rahim ağzı  ve dış genitayada
(anus, vulva) kondiloma aküminatada bulunan tiplerdir.
Diğer bir ifade ile genital wart enfeksiyonlarına “anogenital siğil” adı verilmektedir.
Yüksek riskli (kanserojen) HPV tipleri nelerdir?
Rahim ağzı kanser ve kanser öncüsü durumların % 70’inden HPV Tip 16 ve 18 sorumludur.
Bu iki tipten başka Tip 31, 33, 35, 39, 42 ve 51 da ağır servikal CIN lezyonları
(kanser öncüsü durumlar) ve
servikal invaziv kanserlerde sık olarak görülmektedir.
Bu HPV tiplerine “yüksek riskli (high risk) HPV tipleri” adı da verilmektedir.
Genital siğil nasıl bulaşıyor? Siğil virüsü vucuda nasıl giriyor?
HPV infeksiyonun vücuda girişi genellikle sürtünmeye bağlı travmatize olmuş
(hasar görmüş) deri aracılığı ile gerçekleşir.
Prezervatif kullanımı geçişi bir miktar azaltsa da
HPV ve siğilin bulaşmasını engellemede tamamen koruyucu değildir.
Cinsel ilişki sırasında kadın ve erkeğin çarpışan bölgelerinde,
travma sonucu ciltte meydana gelebilecek mikroskopik yırtıklar
HPV nin geçişi için zemin hazırlayacaktır.
Cinsel ilişkinin sertliği, travmanın derecesini belirleyici faktör olduğundan
HPV nin bulaşması ile de doğru orantılı olmaktadır.
HPV bulaştıktan sonra ne zaman genital siğil ortaya çıkar?
Cinsel ilişki ile karşı tarafa geçen HPV belli bir süre latent (gizli) enfeksiyon olarak saklı kalacaktır.
Latent, subklinik aşamalardan sonra klinik infeksiyon gelişecek yani siğil ortaya çıkacaktır.
Kişide enfeksiyonun gizli (kalma) süresi bir kaç hafta ile yıllar arasında değişebilir.
Yani HPV alan bir kişi haftalar veya yıllar sonra genital siğil sorunu ile karşı karşıya kalabilir.
Diğer bir olasılık da HPV kapıldıktan sonra kişide hiç bir belirtinin ortaya çıkmamasıdır.
Bakirelerde de siğil olabilir mi?
Evet.  Bakire bayanlarda hatta çocuk yaştaki kızlarda dahi siğiller görülebilmektedir.
Son yıllarda Hera Kliniğe tedavi amacıyla bu şekilde başvuran pek çok bakire bayan bulunmaktadır.
Anogenital siğiller en sık olarak cinsel ilişki sırasında bulaşmaktadırlar. Ancak siğilin bulaşması için tam
bir cinsel birleşme gerekli değildir. Cildin ciltle teması, yalnızca sürtünme
yoluyla olan cinsel ilişkiler, daha önceden
HPV ile bulaşmış maddelerin (ortak iç çamaşırı, havlu kullanımları gibi) cilt ile teması
bakire kişilerde siğil oluşmasına neden olabilir.
Özellikle cinsel ilişki haricinde tam olarak steril edilmemiş ağdacılardaki ağda materyelleri,
genital
bölgeyi temizlemek için kullanılan tıraş jiletleri, dövme ve piercing materyalleri,
hijyenik olmayan tuvaletleri kullanma gibi durumlarda da bulaşma olabilmektedir.
HPV pek çok virüsün aksine “dış ortama dayanıklıdır”
HPV virüsünün diğer virüslerden farklı olarak en önemli
özelliklerinden birisi dış ortamlardaki dayanabilirliğidir.
HPV, vucut harici dış ortamlarda uzun süre canlılığını koruyabilen ender virüslerden birisidir.
Prezervatif kullanımı siğilin bulaşmasını önler mi?
Hayır yalnızca azaltabilir. Daha önce belirtildiği üzere
HPV virusu cilde direkt temas yoluyla geçmektedir.
Bu durumda prezervatif kullanımı kesin olarak geçişi önlemede etkin değildir,
ancak yine de bir miktar fayda sağlayabilir.
Özellikle geçmişi tam olarak bilinmeyen kişilerle cinsel ilişkide prezervatif kullanımı
cinsel yolla bulaşan
pek çok hastalığın önüne geçmektedir.
HPV kapıldıktan sonra ciltte siğil nasıl oluşur? Genital siğil nasıl oluşur?
Klinik ve histopatolojik belirtiler genellikle HPV infeksiyonun alınmasından
1-8 ay sonra ortaya çıkar.
Virusun viral reprodüksiyon siklusu gerçekleşirken deride de kalınlaşma
(spinal tabakada hiperplazi) şeklinde değişiklikler oluşmaya başlar.
Sonunda deriden kabarık, deri renginde veya kahverengi papillomatöz
(dışı pürtüklü ve düzensiz, karnıbahar görünümünde) lezyonlar ortaya çıkar.
Yüzeyel yayılımla papillomatöz deri çıkıntıları hızla büyümekte ve yayılmakta
bu şekilde “kondilom” adı verilen lezyonlar oluşturmaktadır.
Genital siğil ne tür şikayetler yaratır?
Siğiller kişilerde kozmetik olarak bir sorun yaratmakla birlikte; bazan ağrı,
kanama ve kaşıntı gibi şikayetleri de beraberinde getirebilir.
Anogenital siğiller kanser yapar mı?
Hayır.. Genital siğillerin pek çoğu daha önce de değinildiği üzere HPV Tip 6 ve Tip 11’dir.
Her iki HPV tipinin genel özelliği de onkojenik (kanser yapıcı) etkisinin oldukça düşük olduğudur.
Yani her iki HPV tipi de “düşük riskli (low risk)” gruptandır.
Bu nedenle siğller kanser yapmaz veya kansere dönüşmez.
Daha çok kozmetik olarak kötü bir görünüme neden olurlar.
Yine de son derece düşük de olsa kanser riskine karşı kişilerin
yıllık olarak düzenli “smear test” lerini yaptırmalarını
Hera Klinik olarak önermekteyiz.
Anogenital siğiller neden tedavi edilmelidir?
Siğillerde özellikle kozmetik nedenler, bu lezyonların cinsel eşe
bulaştırılmasının engellenmesi ve yarattığı şikayetleri
(ağrı, kaşıntı, yanma veya kanama) giderme nedenleri ile tedaviye gerek vardır.
Pek çok kişide bu lezyonların olması
kişide cinsel isteksizlik, korku veya endişe durumları yaratabilir.
Eşe bulaştırma korkusu pek çok kişiyi hemen tedaviye başlatır.
Genital siğil çıkan hamileler de tedavi edilmeli midir?
Evet.  Hamilelik vücut direncinin düşmesine neden olduğu için
bazı kişilerde önceden olmamasına rağmen
hamilelik dönemlerinde genital siğiller ortaya çıkabilir.
Hamileliklerinde anogenital siğiller çıkan gebe hastalar uygun
tedavi yönemleri ile tedavi edilebilirler.
Gebelikte en uygun tedavi yöntemleri arasında krioterapi (dondurma tedavisi)
ve cerrahi eksizyon
(lezyonun cerrahi operasyonla çıkarılması) bulunmaktadır.
Gebelikte asit veya kimyasal ile yakma tedavileri önerilmemektedir.
Gebelikte ortaya çıkan kondilomlar dirençli olabilir ve genelde ardısıra
bir kaç seans tedaviyi gerektirebilir.
Hamilelikte anosiğil tedavisi yapılmayan gebelerde siğiller hızla artmaktadır.
Hatta bu gebelerin normal doğum sırasında bebeklerine HPV geçirme olasılıkları da olduğundan
sezaryen ile doğumları tercih edilmektedir.
Bazan hamilelikte dev kondilomlar bebeğin vajina içinden aşağı inmesine
engel olabilecek kütleye dahi ulaşabilir.
Önceden HPV tedavisi gören hamilelerde sezaryen şart mıdır?
Bize sık olarak sorulan sorulardan birisi de anogenital siğil tedavisi görmüş olan kişilerin
ileride doğum şeklinin ne olması gerektiği şeklindedir.
Gebeliklerinde veya gebelikten önce HPV tedavisi görmüş hamile bayanların eğer ki
gebeliklerinin son dönemlerinde aktif siğilleri yoksa vajinal yolla
normal doğum yapmalarında bir engel bulunmamaktadır.
Genital siğiller kişilerde olumsuz psikolojik etkiler oluşturur…
Pek çok genital siğil şüphesi ile jinekolog veya dermetolog hekime
giden kişilerde gereksiz yere kanser olma korku ve endişesi vardır.
Öncelikle tekrar belirtmekte fayda var:
Endişelenmeyin… Genital siğilleriniz kanser yapmaz veya kansere dönüşmez.
Çünkü genital siğil yapan HPV tipleri “low risk” (düşük risk) grubundadır.
Diğer taraftan günümüz itibari ile virüslerin vucuda alındıktan sonra maalesef
kesin olarak eradikasyonu yani vucuttan atılması da mümkün değildir.
Her ne kadar bir takım “antiviral hap ve kremler” ile birlikte “immün (bağışıklık)
sistemin çalışmasını güçlendirici ilaç tedavileri” uygulanabilmekteyse de
bu tedavilerin amacları,
virüsün vucuttan tam olarak atılmasından çok vucuda alınmış olan virüsü
baskılamak ve çoğalmasını engellemektir.
Cinsel yolla vucuduna HPV, HSV  gibi virüsü alan ve daha sonra
bu virüs ile yaşamak zorunda olan
hastalarda bir takım “psikolojik sorunlar” ortaya çıkabilir.
Kişiler durumlarını daha da abartarak düşünebilirler;
bunun sonucunda depresyon ve anksiyete (içsel bunaltı)
gibi durumların görülmesi ender değildir.
Eğer genital siğil probleminiz varsa…
Genital siğil problemi ile karşı karşıyasanız öncelikle bu durumunuzu kabul ederek güvendiğiniz
bir uzman hekime gitmenizi ve bir an önce tedavi olmanızı öneririz.
Genital siğiller yakma, dondurma, cerrahi olarak çıkartma ve
ilaç tedavileri ile tedavi edilebilmektedir.
Daha sonra bu problemi kendinize kabus hailine getirmeden yaşantınıza devam etmenizi
ve rutin jinekolojik- dermatolojik kontrollerinizi ihmal etmemenizi öneririz.
Birlikte olmayı düşündüğünüz cinsel partnerinize HPV aşısı yaptırmanız onu da
hasta olmaktan koruyacaktır.
Genital siğillerden önleyici HPV aşısı “Gardasil” dir.
Gardasil gebelik haricinde emzirenlerde ve erkeklerde dahi yapılabilmektedir.
Genital siğil tedavisi görmüş olan kişilerde HPV aşıları yapılabilir mi?
Evet.  HPV aşıları cervarix ve gardasil genital siğil tedavisi görmüş olan kişilere de yapılabilir,
yapılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.
Her ne kadar siğil ile HPV’yi alan kişilerde tedavi edici etkisi bulunmasa da
bu tür aşıların tercih edilmesindeki amaç
HPV’nin diğer türlerine karşı koruma oluşmasını sağlamaktır.
Burada unutulmaması gereken bir nokta şudur:
HPV aşılarından Gardasil hem rahim ağzı kanserine hem de genital siğillere karşı koruyucudur.
Cervarix fiyatı daha ucuz olmasına rağmen genital siğillere karşı koruyuculuk sağlanamaz..
HPV ile genital siğiller psikolojik sorunlara ve aile problemlerine de neden olabiliyor…
Hera Klinikteki gözlemlerimize göre
HPV ve genital siğil sorunu ile karşılaşan kişilerde korku, endişe,
pişmanlık ve suçluluk duyguları ortaya çıkmaktadır.
Aldatma sonrası yaşanan hayal kırıklıkları
ilişkilerde ciddi sarsıntılara neden olabilmektedir.
Ayrıca kendi eşlerine bulaştırmaktan korkan kişilerde psikolojik kaygılanımlar,
cinsel isteksizlik ve eşten uzaklaşma gibi durumlar da ortaya çıkabilir.
Özellikle aile dışında eş ile cinsel ilişki sonrası temasla hastalığın alınması sonucunda
boşanmalara kadar gidebilen pek çok ailesel sarsıntılar ortaya çıkabilir.
Bu tür durumları daha soğukkanlılıkla karşılayarak tedavileri zamanında yaptırmak,
rutin izlemleri ihmal etmemek ve uyarı-önlemlere
dikkat etmek yaşam kalitesindeki pek çok olumsuzlukların önüne geçebilir.
Genital siğil tedavisi
Genital siğil tedavisinde kullanılan yöntemler, ilaçlar, kremler
Genital siğillerin tedavisinde en sık olarak cerrahi eksizyon
(operasyonla lezyonun kesilerek çıkartılması),
krioterapi (dondurma), koter (yakma) tedavileri,
antiviral kremler ve ilaç tedavileri uygulanmaktadır.
Cerrrahi tedaviler daha çok anogenital siğillerin yoğun ve iri kümelenmeler (büyük kondilomlar)
halinde olduğu durumlarda uygulanır.
I. Eksizyonel yöntemler (lezyonu cerrahi olarak çıkartma)
Genel olarak eksizyonel yöntemler dış genital organların HPV enfeksiyonlarında kullanılmazlar.
Bunun istisnası ise dış genital organlarda lokalize çok büyük kondilomların varlığıdır.
Genital sistemin görünür bölümünde çok büyük kondilomların olması durumunda
eksizyonel yöntemlerden
yararlanılarak büyük parçalar çıkarılır ve daha sonrasında medikal tedavi ile
birlikte destrüktif yöntemlerden
biri ile tedavi devam ettirilir.
Büyük kondilomalar lokal veya genel anestezi altında cerrahi olarak kesilerek çıkartılabilir.
İşlem sonrası çıkartılan bölgeye pansumanların yapılması gereklidir.
Diğer bir yöntem de dış genital organların kondilomlarında eksizyon
(çıkartılması) amaçlı Leep uygulaması yapılabilir.
Leep nedir?
Leep (Loop Electrosurgical Excision Procedure) ; alternans bir elektrik akımı ile loop
uçlarında protein denatürasyonuna neden olarak
iki dokuyu ayırabilecek derecede ısı oluşumu sağlayan bir sistemden oluşmuştur.
Bu sayede başka hiçbir yere zarar vermeden, son derece rahat
bir kontrol ile gerekli patolojik dokunun çıkarılması sağlanacaktır.
Leep’te tecrübeli bir hekim tarafından uygulandığında, kanama riski yok denecek kadar azdır.
Ofis şartlarında, lokal anestezi altında uygulanabilmesi, hastanede yatış gerektirmemesi,
komplikasyon riskinin çok düşük oluşu, hasta tarafından telöre edilebilirliği  ve uygulama
kolaylığı  bu yöntemin tercih edilmesine neden olmuştur.
II. Destrüktif (yıkıcı) yöntemler
Elektrokoterizasyon (elektrokoagülasyon, elektirikle yakma)
Bipolar koter ile HPV odaklarının lokal anestezi altında yakılmasıdır.
Yeterli destrüksiyon sağlandığından
emin olunduğu müddetçe bu gün kabul gören en geçerli tedavi yöntemidir.
Özellikle dış genital organlar dediğimiz genital sistemin dışardan görünen
bölümünde (cilt ya da mukozal)
meydana gelen kondilomların yok edilmesi için idealdir.
Çoğu zaman tek oturumda tün odakların yok edilmesi mümkündür.
Tedavi süreci kısadır. Fazlaya kaçılması halinde sağlıklı dokularda da
hasar meydana getirebileceği unutulmamalıdır.
Kriyoterapi (Dondurma)
Kriyoterapi, likit (sıvı) nitrojenle lezyon ve lezyon çevresinin dondurulması işlemidir.
Bu da elektrokuagülasyon gibi başarılı yöntemlerden birisidir.
Krioterapi son yıllarda oldukça sık olarak kullanılmaya
başlayan, oldukça etkili, yakma (elektrokoterizasyon)
yöntemine göre daha ağrısız ve kolay uygulanabilen bir yöntemdir.
Dondurma işlemi oldukça ağrısız
bir işlemdir ve işlem sırasında çoğu zaman anestezik madde gerektirmez.
Krioterapi oldukça güvenilir bir yöntem olup gebelik sırasında ortaya çıkan anogenital siğillerin
dondurulması amacıyla da kullanılabilmektedir.
CO2 (Karbondioksit) lazer ablasyonu
CO2  esaslı laser destrüksiyonu ile de tedavi sağlanabilir. Başarılı olmakla birlikte diğer tedavi
yöntemlerine üstünlüğü olmamasına rağmen oldukça pahalı bir yöntemdir.
Ayrıca CO2 buharı içinde HPV bulunabildiğinden solunum sistemi ile
bulaşması ve yayılması da olasıdır.
Diğer bir zorluk da uygulamanın çok hassas olmasıdır.
Kimyasal destrüksiyon
Bu amaçla biklorasetik asit, triklorasetik asit, podofilin
ve podofilotoksin gibi asitler de kullanılmaktadır.
Kimyasal yıkıcı asitler oldukça etkilidir, ancak sağlıklı ciltte de tahriş
(iritasyon) etkisine sahip maddelerdir.
Kimyasal yıkıma bağlı inflamasyon, erozyon, ağrı ve ülserasyon oluşabilir.
Hastanın kendisinin uygulaması oldukça zordur.
Hastanın görüş alanının dışındaki lezyonlara
müdahale etmesi güçtür ve sağlıklı deriye dokundurulduğunda
burada da harabiyet meydana getirecektir.  Ayrıca günlerce, tekrar tekrar  uygulamayı
gerektirebilen uzun bir tedavi seçeneğidir.
Kimyasal asit tedavileri bebeğe toksik etkisinden dolayı gebelikte uygulanmazlar.
III. Genital Siğil İlaç Tedavileri
İlaçla tedavisi ise immunomodulasyon amacıyla (immün direnci arttırmaya yönelik)
uygulanan interferon ve imikimod’lardır. Tedavilerinin uzun sürmesi dezavantajlarıdır.
İnterferonlar, antiproliferatif ve antiviral etkilerinden dolayı kullanılırlar.
Tropikal, sistemik veya intralezyonel kullanım seçenekleri vardır.
İmikimode (Imiquimode) ise  2003 yılından bu yana ülkemizde de bulunan saşe-krem formunda,
ülkemizde ve yurt dışında “Aldara % 5 krem” adıyla piyasalardadır.
Aldara nedir? Siğil kremi hakkında…
%5 lik İmikimod (Aldara krem),  yalnızca siğilin üzerine sürülerek o bölgedeki hücresel tip
bağışıklığı arttırarak etki eden bir kimyasaldır.
Aldara bir antiviral değildir. Aldara yalnızca cilt bölgesinde lokalize kalan ilaç o bölgedeki
interferon alfa ve sitokinleri aktive ederek immün direnci yükseltir.
Aldara krem sayesinde immün direnç yükselince
o bölgeye haraket eden makrofaj ve lenfositler viral patolojiyi giderecektir.
Aldara gebelikte de kullanılabilir mi?
Evet. Gebelikte Kategori B olduğu için güvenle kullanılabilir.
Yapılan bilimsel çalışmalarda da Aldara kremin gebelik ve emzirme dönemide kullanımından ötürü
herhangi bir olumsuz etkiye rastlanmamıştır.
(Nitekim kremin cilde sürülmesi ile ancak binde 9’luk bir kısmı deriden emilmektedir.)
Aldara kremin kullanımı bağışıklık sistemini de aktive ettiği
için ileride olabilecek siğil nükslerinin de
önüne geçebileceği iddia edilmektedir.
Genital siğil kremi “Aldara” ile anogenital siğil tedavisi daha uzundur…
Genital siğil tedavisi için kullaılan Aldara krem ile tedavi süresi dondurma ve
yakma tedavilerine göre daha uzun sürmektedir.
Adara ile anogenital siğil tedavi süresi haftada 3 uygulama ile 16 haftaya kadar uzayabilir.
Aldaranın yan etkileri nelerdir?
Aldaranın (İmikimod) en çok görülen yan etkisi “eritem”
yani ilacın hasta olmayan dokuya sürülmesine
bağlı olarak gelişen geçici kızarıklıklardır. Bu nedenle ilaç tatbikinden 6-10 saat içinde
ilişki yapılmaması ve sonrasında banyo yapılması önerilir.
Ancak unutulmamalıdır ki genital bölgedeki her lezyon siğil değildir.
Tedavi öncesinde mutlaka bir jinekolog veya dermatoloğa başvurulması gereklidir.
Anogenital siğiller uzun dönemde tekrarlayabilir. Özellikle rahim ağzına yerleşmiş olan siğiller
ileriki yıllarda az da olsa serviks kanseri (rahim ağzı kanseri) riskini arttırmaktadır.
Siğil nüksleri (tedavi sonrası tekrarlamalar) neden  oluşur?
Anogenital siğiller yakma, dondurma ve hatta ilaç tedavileri sonrası bile hayatın
belirli dönemlerinde tekrarlama şansına sahiptir. Buradaki en sık neden ise vücudun immün
(bağışıklık) sisteminin düşmesi sonucu viral enfeksiyonun aktive olmasıdır.
Vucütta normalde hiç bir şikayet oluşturmayan
bazı virüsler gizli olarak barınmakta ve direnç düştüğü zaman
kişilerde hastalıklara neden olabilmektedir. Örneğin pek çoğumuz çok korktuğumuz
veya yorulduğumuz zaman dudakta uçuk çıkarırız. Bu aslında,
Herpes (HSV) Tip 1 virüsünün yarattığı bir enfeksiyondur.
Aynı şekilde çok fazla stres veya yorgunluğa maruz kalan kişilerde “zona hastalığı” gelişebilir.
Bu da aslında omurganın köklerinde yerleşmiş olan
“su çiçeği virüsü”nün aktive olarak hastalık oluşturmasıdır.
İşte siğillerde benzer özellikler taşıyarak hayatın belli dönemlerinde tekrarlayabilirler.
Bu yüzden vücüdun direnci iyi şekilde korunmalıdır. Bu da düzgün beslenme,
stesten uzak durma, düzenli bir yaşam ve düzenli egzersiz ile mümkündür.
Genital siğiller tedaviden sonra cinsel partnere bulaştırılabilir mi?
Maalesef evet. Genital siğiller çeşitli tedavi yöntemlerinden sonra tam olarak bitebilir.
Ancak burada tedavi edilen HPV enfeksiyonu değil siğildir. Diğer bir deyiş ile
HPV virusu cilt altına girmiş olduğu için
kişilerin tedavi sonrası dönemlerinde dahi cinsel partnerine
bulaştırma riski bulunmaktadır.
Bu nedenle kişilerde jenital siğil olması halinde, bu durumu öncelikle cinsel partnerlerine dürüst
bir şekilde anlatmaları ve daha sonra partnerlerini Gardasil ile aşılatmaları önerilir.
HPV aşıları artık TÜRKİYE’de ! ! !
Korunma amaçlı HPV aşıları HPV’nin E6 ve E7 proteinleri üzerinden etki eder.
Nitekim servikal kanserlerde de E6 ve E7 proteinleri eksprese edilmektedir.
Merck firması (MSD) tarafından geliştirilen Gardasil  quadrivalan bir aşı olup HPV tip 16,18,6,11’e
benzer partikülleri içerir ve serviks kanserleri ile prekanseröz
lezyonları haricinde dış genital bölgede
bulunan siğilleri (condyloma accumulata) de önleyicidir.
Nihayet Gardasil 2007 yılı şubat ayı itibari ile ruhsat
aşamasını tamamlayarak ülkemiz ilaç marketinde de
yer almaya başlamıştır.
Diğer taraftan 2008 yılının başından itibaren GlaxoSmithKline (GSK) firması tarafından üretilerek
sağlık marketinde kendisine yer bulan diğer HPV aşısı da “Cervarix” dir.
Bivalan HPV aşısı olan Cervarix HPV’nin tip 16 ve tip 18’ine karşı koruyucudur. Tip 6 ve Tip 11’e
karşı koruyucu olmadığından ötürü Cervarix genital siğillere karşı koruma sağlamaz.
HPV aşıları tercih edilirken..?
Gardasil erkeklere de yapılabilmektedir…
Pek çok hasta erkek arkadaşı veya eşinde çıkan siğillerden korunmak amacı ile
HPV aşıları yaptırma yoluna gitmektedir.
Diğer taraftan kız arkadaşlarında daha önceden siğil öyküsü olan erkek partnerlerin de
Gardasil aşısı ile korunmasında fayda bulunmaktadır.
Unutulmaması gereken nokta; Gardasil quadrivalan aşıdır ve hem genital siğillere hem de
anogenital siğillere karşı koruyucudur. Cervarix ise bivalan aşıdır ve genital siğillere karşı korumaz.
Özetle, Gardasil genital siğillere karşı da koruyucu olduğu için erkeklere da yapılabilmektedir
ve bu aşının erkeklere yapılmasında bir sakınca yoktur.
Günümüzde Avustralya ve Kanada’da erkeklere de Gardasil uygulanmaya başlamıştır.
Çünkü HPV; genital siğiller rahim ağzı kanseri, vajina kanserleri, vulva kanserleri ,
anus kanseri gibi daha çok kadınlarda hastalıklar oluştursa da bu
kadınlara hastalık taşıyanlar (vektörler) erkeklerdir.
HPV Aşılarının FDA Onayı vardır…
Bir ilacın piyasaya çıktıktan sonra güvenirliliği açısından
Amerikan Gıda ve İlaç Teşkilatı’nın onay vermesi
(FDA onayı) son derece önemlidir.
Günümüzde hem Gardasil hem de Cervarix, Amerikan Gıda ve İlaç Teşkilatı’nın kullanım
onayı olarak bilinen “FDA onayını” almışlardır.
Bu her iki aşının da güvenirliliği açısından önemlidir.
Genital siğillerden korunma yolları..
HPV enfeksiyonlarından korunmanın en iyi ve
en başarılı yolu bulaşma zincirini kontrol altında tutmaktır.
Enfeksiyon cinsel yolla bulaştığı için burada en önemli nokta multipartnerliktir (çok partnerlilik).
Kişinin kendisinin ya da cinsel partnerinin multipartnerli olması
HPV görülme riskin belirgin bir şekilde artırmaktadır.
Condom (prezervatif) kullanımı cinsel hastalıkların
pek çoğunu önlemede başarılı olsa da genital siğiller
için her zaman koruyucu olamamaktadır.
Çünkü condom (prezervatif), pubik bölgeyi korumaz,
sadece kadında vajinal ve servikal enfeksiyonlardan
koruyucu iken, erkekde glans penisin korunmasını sağlayacaktır.
Ancak kadında vulvar ve erkekte de
penis kökü ve skrotal enfeksiyonlara açık kalma söz konusudur.
Anogenital siğil problemi yaşıyorsanız bir an önce tedavi görmenizde fayda var.
Aksi takdirde oluşan siğiller çok hızlı bir şekilde
büyüyecek ve daha sonraki tedavileriniz uzayacaktır.
Genital bölgede olan şüpheli lezyonlarınız
için jinekolog veya dermatoloğunuzdan yardım istemekten asla çekinmeyiniz.
Çünkü özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve
genital siğiller ülkemizde çok hızlı bir şekilde artış kaydetmektedir.
Genital siğil tedavisi ağrılı mıdır?
Genital siğil tedavileri çok ağrılı değildir. Kişiler tedavi aldıkları gün dahi işlerine devam edebilirler.
Dondurma tedavisi (krioterapi), yakma tedavisine ve cerrahi yöntemlere göre daha rahattır.
Yakma tedavileri (koterizasyon) ve cerrahi çıkartma tedavileri öncesi
lokal anestezi enjeksiyonu gerekmektedir.
Ancak dondurma tedavisi öncesinde lokal anestezi enjeksiyonuna gerek bulunmamaktadır.
Ayrıca dondurma tedavisi (Krio) sonrası kalan izler, yakma tedavisi sonrası
kalan izlerden çok daha azdır.
Tüm bu nedenlerden ötürü biz kliniğimizde krioterapi ile anogenital
siğil tedavilerini çok daha fazla tercih etmekteyiz.
Anogenital siğil tedavileri ne kadar sürer?
Anogenital siğillerde her seans lezyonların genişliğine göre ortalama
bir kaç dakika ile 5-10 dakika arasında sürmektedir.
Bir kür ortalama olarak 3-4 seanstan oluşur, seans aralıkları da
hastanın durumuna göre bir ile iki hafta arası tekrarlanmaktadır.
Genital siğilden parça alınması (biyopsi) ve HPV tiplemesi şart mıdır?
Hayır.  Eğer lezyonun genital siğil olduğundan herhangi
bir şüphe duyulmuyorsa biyopsi (parça çıkartımı)
ve patolojiye göndermenin bir anlamı olmayacakıtr.
Ancak şüpheli lezyonlardan biyopsi yapılması önerilmektedir.
Benzer şekilde cerrahi yöntemlerle çıkartılan kondilomların
PCR yöntemi ile HPV tiplemesi için genetik laboratuara
gönderilmesi de şart değildir. Çünkü genital siğillerin
pek çoğu Tip 6 veya Tip 11 olup, bunun bilmenin maddi kayıptan
başka bir faydası da olmayacaktır.
HPV Tiplemesi kimler için uygundur?
PAP Smear testinde anormal sonuç çıkan hastalarda cerviks
(rahim ağzı kanalından) kültür alınarak
HPV tiplemesi için laboratuara gönderilebilir.
HPV tiplemesi PCR (Polimerase Chain Reaction) denilen bir yöntemle yapılmaktadır.
HPV Tedavisi Ve Pap Smear Kontrolu..
Pap Smear testi mutlaka yapılmalıdır.
Pap simir testinde rahim ağzında HPV’ ye bağlı tipik olan koilosit
hücrelerinin görülmesi çok önemlidir.
Pap smear testinde saptanan ve biopsi ile kesinleşmiş displazi varlığında
ise hastalığın şiddeti ve hastanın yaşına göre LEEP,
konizasyon ya da rahimin alınması gibi tedaviler uygulanabilir.
Çoğu zaman hafif displazi varlığında LEEP tedavi için yeterli olmaktadır.
LEEP sonrası doğurganlıkta
bir değişiklik ortaya çıkmamaktadır. LEEP işlemi deneyimli hekimler tarafından yapılmalıdır.
HPV’ den, genital siğil den korunma nasıl yapılmalıdır? HPV ve koruyucu hekimlik..
HPV virüsü oral ve anal seks de dahil olmak üzere
her türlü cinsel ilişki, sürtünme yolu ile ilişki  ve ciltten cilde temas yolu,
ile de kolaylıkla bulaşabildiğinden cinsel yönden aktif olan
kadın yada erkek herkes HPV enfeksiyonları açısından risk altındadır.
Yaşamının herhangi bir döneminde, geçmişte birden fazla partneri olanlar,
partneri daha önceden birden fazla kişiyle ilişkide
bulunmuş kişiler, cinsel yaşantısı erken yaşta başlayanlar ve
kendisinde yada partnerinde  cinsel yolla bulaşan
hastalık öyküsü olanlar yüksek riskli guruptur.
HPV ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar çoğu zaman bir arada bulunurlar.
Bu nedenle başka bir cinsel yolla bulaşan hastalık varlığında beraberinde
HPV’ de bulunabileceği akıldan çıkartılmamalıdır ve bu konuda da araştırma yapılmalıdır.
Kondom yani prezervatif HPV’ ye karşı her zaman tam koruma sağlamaz.
Çünkü enfeksiyon prezervatifin kapladığı alan dışında da bulunabilir
ve ciltten cilde temas ile bulaşabilir.
HPV’ den korunmanın en etkili yolu riskli kişiler ile birlikte olmamaktır.
Fakat erkeklerin büyük bir kısmında
HPV belirti vermediği ve kondilom, genital siğil gözlenemediği için taşıyıcı
olabildiklerinden dolayı pek mümkün olmamaktadır.
Yine de riskli cinsel ilişkilerden ve genital siğil varlığı
veya şüphesi durumunda cinsel ilişkiden kaçınmak gerekir.
Herhangi bir kadında rahim ağzı hücrelerinde değişim saptanması
yada genital siğil olması kanser gelişeceği anlamına gelmez.
Aslında genital siğile neden olan HPV türlerinin rahim ağzında değişime
yada kansere neden olması nadirdir.
Rahim ağzı kanserlerinin yarısından sorumlu olduğu bilinen
HPV tip 16 varlığı bile mutlaka kanser gelişeceği anlamına gelmez.
Sadece artmış risk söz konusudur ve yakın takip gereklidir.
HPV DNA tiplemesi ile
HPV virüsunun genetik tipini kolaylıkla belirlemek mümkündür.
HPV enfeksiyonu taşıyan bir kişiyle ilişkide bulunmak da mutlaka
o kişide de enfeksiyon ortaya çıkacak anlamına gelmez.
Burada kişinin bağışıklık, immun sistemi çok büyük önem taşır.
Kişiler arası farklılıklar nedeni ile bazı kişilerde
bağışıklık sistemi virüsle mücadele edebilir ve ortadan kaldırabilir, virüs hiç bulaşmayabilir.
Ancak yapılan araştırmalar aktif enfeksiyonu olan bir kişi ile ilişkiye girenlerin % 60’ında ilk 2- 3 ay
içinde enfeksiyon bulgularının ortaya çıktığını ortaya koymaktadır.
HPV alt tiplerinden bazıları hücrelere olan etkileriyle
hücrelerin kendi kendine hızla ve kontrolsüzce çoğalabilen
hücrelere dönüşmesine neden olmaktadır.
Hücrelerin kontrolsüzce çoğalma özelliği kazanması ise hücrelerin
bulunduğu dokuda kanser oluşumu riskini beraberinde getirmektedir.
Serviks, vagina ve vulva kanserlerinin gelişiminde
HPV’ nin bu onkojen (kanser yapıcı) alt tiplerinin çok önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir.
Bu etkiler uzun vadeli etkilerdir
ve ancak onkojen etkiye sahip HPV alt tipleri tarafından  başlatılırlar.
HPV aşışı ( Rahim Ağzı Kanseri Aşısı, Gardasil) kesinlikle vücutta var
olan veya ortaya çıkmış siğilleri ve virüsü yok etmez,
tedavi etmez, tedavi amaçla da kullanılmaz. Aşı, sadece ileriki dönemde
alınabilecek virüs tiplerinin
(sadece 4 tane virüs tipini) vücuda alınmasını engellemek yani koruyucu amaçlıdır.
Bu nedenle 9-26 yaş arasında olan ve cinsel ilişkide bulunmamış olan
bakire genç kızların rahim ağzı kanseri
aşı programına aileleri tarafından alınması çok önemlidir.
Gardasil adı altında piyasada mevcut olan
aşı programının kadın doğum ve çocuk doktorları tarafından desteklenmesi
bu virusa bağlı görülen
rahim ağzı kanseri vakalarının yıllar içinde azalmasını sağlayacaktır.
Ülkemizde de bulunan fakat sosyal güvenlik tarafından kapsam dışı olan bu aşının
ergenlik dönemindeki genç kızlara yapılması,
rahim ağzı kanseri aşısından önemli bir koruyucu hekimlik oluşturacaktır.
Bağışıklık sistemini uyaran krem nedir? Lokal tedavi ne şekilde yapılır?
Hastaların kendisi tarafından belirli aralıklarla genital siğillerin üzerine uygulanan bu
krem bağışıklık sistemi düzenleyiciler olarak adlandırılan bir ilaç sınıfına dahildir.
Ancak bu kremin insanlarda dış genital bölgede
görülen siğillerin ortadan kaldırılmasında gösterdiği
etkinin mekanizması tam olarak bilinmemektedir.
İlacın bağışıklık sisteminde bazı maddelerin üretimini
arttırarak virüslerin neden olduğu lezyonları gerilettiği düşünülmektedir.
Uzun süredir var olan ve
büyük siğillerin varlığında tedavinin başarısı düşmektedir.
Vajina içinde çıkan siğillerde ve gebelikte uygulanması sakıncalıdır.
En sık görülen yan etki kremin uygulandığı alanda kızarıklık, yanma ve kaşıntıdır.
Hastaların % 67’sinde kızarıklık görülürken, % 32’sinde kaşıntı,
% 26’sında ise yanma ortaya çıkmıştır.
Bunların yan ısıra krem uygulanan bölgede şişlik,
kabuklanma, sertleşme ve hatta yara ortaya çıkabilir.
Tekrarlaması durumunda yeniden krem kullanımı ile ilgili araştırma olmadığında
böyle bir durumda yeniden kullanılması önerilmez. Benzer şekilde vajina içindeki
siğillerde yapabileceği yan etkilerden dolayı  kullanılması da önerilmemektedir.
Gardasil
Farmasötik Formu
Kullanıma Hazır Enjektörde Enjeksiyon için Süspansiyon
Gardasil çalkalanmadan önce beyaz partiküller içeren
berrak bir sıvıdır.  Sert bir çalkalamadan sonra beyaz, bulanık bir sıvı halini alır.
Klinik Özellikler
Terapötik Endikasyonlar
Gardasil aşının hedeflediği 9-26 yaşları arasındaki kız ve kadınlarda Human Papillomavirüs
(HPV) 6, 11, 16 ve 18 tiplerinin neden olduğu hastalıkların önlenmesinde endikedir.
Gardasil, HPV 16 ve 18’in neden olduğu aşağıdaki durumların önlenmesinde endikedir:
• Servikal kanser
• Servikal adenokarsinoma in situ (AIS)
• Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) evre 2 ve evre 3
• Vulvar intraepitelyal neoplazi (VIN) evre 2 ve evre 3
• Vajinal intraepitelyal neoplazi (VaIN) evre 2 ve evre 3
Gardasil, HPV 6, 11, 16 ve 18’in neden olduğu aşağıdaki durumların önlenmesinde endikedir:
• Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) evre 1
• Genital siğiller (kondiloma akuminata)
• HPV enfeksiyonu
Pozoloji ve Uygulama Şekli
Gardasil  9-26 yaşları arasındaki kız ve kadınlar için önerilmektedir.
Dozaj
Gardasil aşağıdaki takvime göre 0.5 mL’lik 3 ayrı doz şeklinde intramüsküler olarak uygulanmalıdır:
Birinci doz: Belirlenen tarihte
İkinci doz: Birinci dozdan 2 ay sonra
Üçüncü doz: Birinci dozdan 6 ay sonra
Kişilerin 0, 2 ve 6. aydaki aşılama takvimine bağlı kalmaları önerilir.
Ancak klinik çalışmalarda etkinlik
1 yıllık dönemde 3 dozun tümünü almış bireylerde gösterilmiştir.
Alternatif aşılama takvimi gerekirse,
ikinci doz birinci dozdan en az 1 ay sonra, üçüncü doz ise
ikinci dozdan en az 3 ay sonra uygulanmalıdır.
Uygulama Şekli
Gardasil üst kolun deltoid bölgesine veya uyluğun
üst yan tarafına intramüsküler olarak uygulanmalıdır.
Gardasil intravasküler yolla enjekte edilmemelidir. Subkutan ve intradermal uygulama yolları ile
çalışma yapılmadığından önerilmemektedir. Önceden doldurulmuş enjektör tek kullanım içindir
ve birden fazla kişide kullanılmamalıdır. Aşı tedarik edildiği şekliyle kullanılmalıdır;
seyreltme veya hazırlama gerekmez.
Aşının önerilen tam dozu kullanılmalıdır. Kullanımdan önce iyice çalkalayınız.
Uygulamadan hemen önce sertçe çalkalama aşı süspansiyonunu korumak için gereklidir.
Sertçe çalkalandıktan sonra Gardasil beyaz, bulanık bir sıvı halini alır.
Parenteral ilaç ürünleri uygulamadan önce partiküllü madde ve
renk değişikliği açısından gözle kontrol edilmelidir.
Partiküller varsa veya renk değişikliği gözlenirse ürünü atınız.
Özel Popülasyonlara İlişkin Ek Bilgiler
Gardasil’in güvenilirlik, immünojenite ve etkinliği
HIV enfeksiyonlu bireylerde kapsamlı biçimde incelenmemiştir.
Böbrek ve Karaciğer Yetmezliği
Gardasil’in böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalardaki güvenilirlik etkinliği incelenmemiştir.
Pediyatrik (çocuk) Popülasyon
Gardasil’in 9 yaşın altındaki çocuklardaki güvenilirlik ve etkinliği incelenmemiştir.
Yaşlılarda Kullanım
Gardasil’in 26 yaşın üzerindeki erişkinlerdeki güvenilirlik ve etkinliği incelenmemiştir.
Kontrendikasyonlar
Aşının etkin maddelerine veya yardımcı maddelerden herhangi birine karşı aşırı duyarlılık.
Gardasil’in bir dozunu aldıktan sonra aşırı duyarlılık semptomları gösteren bireylere diğer
Gardasil dozları verilmemelidir. Şiddetli akut bir ateşli hastalık geçiren
kişilerde Gardasil uygulaması ertelenmelidir.
Ancak hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu veya düşük dereceli ateş gibi
hafif bir enfeksiyon varlığı
bağışıklama için kontrendikasyon oluşturmaz.
Özel Kullanım Uyarıları ve Önlemleri
Tüm enjektabl aşılarda olduğu gibi, aşının uygulanmasından sonra ortaya çıkabilen
nadir anaflaksi reaksiyonları
için uygun tıbbi tedavi her zaman hazır bulundurulmalıdır. Tüm aşılarda olduğu gibi,
Gardasil ile aşılama; aşılanan
kişilerin tümünde koruma sağlamayabilir Ayrıca, Gardasil sadece
HPV tip 6, 11, 16 ve 18’den kaynaklanan
hastalıklara karşı koruma sağlar. Dolayısıyla, cinsel yolla bulaşan
hastalıklara karşı uygun önlemlerin alınmasına devam edilmelidir.
Gardasil’in terapötik etkisi gösterilmemiştir. Bu nedenle aşı servikal kanser, serviks,
vulva ve vajinadaki yüksek evreli displastik lezyonlar veya genital lezyonların
tedavisi için endike değildir.
Ayrıca HPV’ye bağlı diğer bilinen lezyonların ilerlemesini önleme etkisi yoktur.
Aşılama rutin servikal taramanın yerini tutmaz.
Hiçbir aşı %100 etkin olmadığından ve Gardasil aşıda bulunmayan
HPV tiplerine veya mevcut HPV enfeksiyonlarına karşı
koruma sağlamayacağından, rutin servikal tarama
kritik önem taşır ve yerel önerilere uyulmalıdır.İmmün yanıtı bozulmuş
kişilerde Gardasil kullanımına ilişkin veri yoktur.
Güçlü bir immün supresif tedavi kullanımı, genetik bir defekt, nsan mmün
Yetmezlik Virüs (HIV) enfeksiyonu veya diğer nedenlerle immün yanıtı
bozulmuş kişiler aşıya yanıt vermeyebilir.
Trombositopeni veya pıhtılaşma bozukluğu olan
kişilerde intramüsküler uygulamadan sonra kanama olabileceğinden
bu kişilere aşı dikkatle uygulanmalıdır.
Korunma süresi güncel olarak bilinmemektedir. Üç dozlu serinin tamamlanmasından
4.5  yıl sonra kalıcı koruyucu etkinlik gözlenmiştir.
Daha uzun süreli izleme çalışmaları devam etmektedir
Diğer Tıbbi Ürünler ile Etkileşim ve Diğer Etkileşim Şekilleri
Diğer Aşılar ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmaların sonuçları Gardasil’in hepatit B  aşısı (rekombinant) ile eş zamanlı olarak
(ayrı enjeksiyon bölgesinde) uygulanabildiğini göstermektedir.
Diğer  ilaçlar ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda bireylerin %11.9, %9.5, %6.9 ve %4.3’ü sırasıyla analjezikler,
anti- inflamatuvar ilaçlar, antibiyotikler
ve vitamin preparatları kullanmışlardır. Aşının etkinliği, immünojenitesi ve güvenilirliği
bu ilaçların kullanımından etkilenmemiştir.
Hormonal Kontraseptifler ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda Gardasil uygulanan kadınların (16- 26 yaş arası) %57.5’i
Hormonal kontraseptifler kullanmıştır. Hormonal kontraseptiflerin
kullanımı Gardasil’e karşı immün yanıtları etkilememiştir.
Steroidler ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda bireylerin %1.7 (n = 158), %0.6 (n = 56) ve %1.0’ı (n = 89) Gardasil dozunun
uygulanmasına yakın bir zamanda sırasıyla inhale, topikal ve
parenteral immünosupresanlar kullanmıştır.
Bu ilaçlar Gardasil’e karşı immün  yanıtları etkilememiştir. Klinik çalışmalarda çok az olgu
steroid almış ve immünosupresyon miktarının düşük olduğu kabul edilmiştir.
Sistemik immün Supresif laçlar ile Birlikte Kullanım
Güçlü immünosupresanların
Gardasil ile birlikte kullanımına ilişkin hiçbir veri yoktur. mmünosupresif ajanlar
(kortikosteroidler, antimetabolitler, alkilleyici ajanlar, sitotoksik ajanların sistemik dozları)
ile tedavi edilen bireyler aktif bağışıklamaya optimal yanıt vermeyebilir.
Gebelik ve Laktasyon
Genel tavsiye
Gardasil’in gebe kadınlarda kullanımına ilişkin yeterli veri mevcut değildir.
Gardasil’in gebelik sırasında kullanımına ilişkin veriler yeterince güvenilir değildir.
Bu nedenle Gardasil’in gebelik sırasında kullanımı önerilmemektedir.
Aşılama gebeliğin tamamlanmasından sonraki döneme ertelenmelidir.
Gebelik Dönemi
Gebe kadınlarda aşıyı inceleyen spesifik çalışmalar yapılmamıştır.
Ancak ruhsatlandırma öncesi klinik geliştirme programında 2,266 kadın
(aşı = 1,115, plasebo = 1,151) en az 1 gebelik bildirilmiştir.
istenmeyen bir sonuçla ilişkili gebeliklerin oranı
Gardasil alan kadınlarda ve plasebo alan kadınlarda genel olarak benzerdi.
Aşılamayı takiben 30 gün içinde başlamış gebeliklerde Gardasil alan grupta
5 konjenital anomali olgusu gözlenirken, plasebo alan grupta hiçbir olgu gözlenmemiştir.
Buna karşılık, aşılamadan 30 gün sonra başlamış gebeliklerde
Gardasil alan grupta 10 konjenital anomali olgusu,
plasebo alan grupta ise 16 konjenital anomali olgusu  gözlenmiştir.
Gözlenen anomalilerin tipleri 16-26 yaş arası kadınların
gebeliklerinde genel olarak gözlenen tipler ile uyumluydu.
Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, gebelik embriyonel
fötal gelişim doğum ya da doğum sonrası gelişim
ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı zararlı etkiler olduğunu  göstermemektedir
Laktasyon Dönemi
Gardasil emzirme döneminde kullanılabilir.
Klinik çalışmaların aşılama döneminde toplam 995 emziren kadına
Gardasil veya plasebo uygulanmıştır. Annede ve emzirilen bebekteki
istenmeyen reaksiyon oranları aşı ve
plasebo gruplarında benzerdi. Ayrıca aşı immünojenitesi,
aşının uygulandığı dönemde emziren veya
emzirmeyen kadınlarda benzer bulunmuştur.
Araç ve Makine Kullanımı Üzerindeki Etkiler
Gardasil’in araç veya makine kullanma becerisini etkilediğini gösteren hiçbir veri yoktur.
İstenmeyen Etkiler
Beş klinik çalışmada (4 plasebo-kontrollü) gönüllülere çalışmaya
giriş gününde ve daha sonra yaklaşık
2. ve 6.aylarda Gardasil veya plasebo uygulanmıştır. Birkaç gönüllü (%0.2) istenmeyen
reaksiyonlar nedeniyle çalışmadan ayrılmıştır. Güvenilirlik tüm çalışma popülasyonunda
(4 çalışma) veya çalışma popülasyonunun önceden tanımlanmış bir alt grubunda
(1 çalışma) Gardasilveya plasebonun her enjeksiyonundan sonraki
14 günde aşılama bildirim kartıyla
(ABK) gerçekleştirilen takiple değerlendirilmiştir. ABK destekli takip ile izlenen gönüllüler
Gardasil alan 6,160 gönüllü
(çalışmaya giriş sırasında 9-26 yaş arası 5,088 genç kızlar kadınlar
ve 9- 15 yaş arası 1,072 erkek) ve
plasebo alan 4,064 gönüllüyü içermektedir. Aşağıdaki aşıya bağlı istenmeyen reaksiyonlar
Gardasil alan kişilerde en az %1 sıklıkla ve plasebo alanlara göre daha yüksek sıklıkla gözlenmiştir.
Bunlar aşağıdaki sınıflama kullanılarak sıklık gruplarına ayrılmıştır:
[Çok Yaygın (≥1/10); Yaygın (≥1/100, <1/10); Yaygın Olmayan
(≥1/1,000, <1/100);Seyrek (≥1/10,000, <1/1,000);
Çok Seyrek (<1/10,000), izole bildirimler dahil]
Genel hastalıklar ve uygulama yerindeki rahatsızlıklar:
Çok yaygın: pireksi.
Çok yaygın: Enjeksiyon bölgesinde: eritem, ağrı, şişlik.
Yaygın: Enjeksiyon bölgesinde: kanama, kaşıntı.
Ayrıca, çalışma araştırmacısı tarafından aşıya veya plaseboya bağlı olduğuna karar verilen
istenmeyen reaksiyonlar klinik çalışmalarda %1’den daha az sıklıkla gözlenmiştir:
Solunum, torasik ve mediyastinal hastalıklar:
Çok seyrek: bronkospazm.
Deri ve deri altı hastalıklar:
Seyrek: ürtiker.
Gardasil grubunda 7 ürtiker olgusu (%0.06) ve adjuvan içeren
plasebo grubunda 17 olgu (%0.18) gözlenmiştir.
Klinik çalışmalarda Güvenilirlik Popülasyonunda yer alan kişiler
4 yıla kadar takip döneminde ortaya
çıkan herhangi yeni tıbbi durumları bildirmişlerdir.
Gardasil alan 11,813 kişide ve plasebo alan 9,701 kişide
8 non-spesifik artrit olgusu bildirilmiştir; bunlardan
6’sı Gardasil grubunda, 2’si ise plasebo grubunda yer almaktadır.
Doz Aşımı ve Tedavisi
Önerilenden daha yüksek Gardasil dozlarının uygulandığına ilişkin bildirimler Vardır.
Genel olarak doz aşımıyla bildirilen istenmeyen olay profili,Gardasil’in önerilen
tekli dozlarıyla benzerdir.

postheadericon Gebelikte Hpv Enfeksiyonları

Gebelikte Hpv Enfeksiyonları
Cinsel yolla bulaşan hastalıklar grubunda yeralan HPV enfeksiyonu, genital bölgede kondilom adı verilen siğillerin oluşmasına neden olan ve bulaşıcılığı oldukça yüksek bir virüs enfeksiyonudur. Virüsün bazı alttiplerinin enfeksiyondan yıllar sonra genital bölgede kansere yolaçtığından şüphelenilmektedir.
Gebelikte HPV enfeksiyonu bazen doğum kanalınıı tıkayacak büyüklükte kitlelerin oluşmasına neden olabilmektedir. Diğer bir tehlike de doğum esnasında bebeğe bulaşan virüsün doğmuş bebeğin ses tellerinde papillom adı verilen kitlelerin oluşumuna neden olabilmesidir.
HPV Nedir?
HPV (Human Papilloma Virus) genital bölgede ve mukozalarda enfeksiyon yapan ve condyloma acuminatum (kondiloma aküminatum ya da kısaca kondilom) adı verilen siğil şeklinde kitlelerin oluşumuna neden olan bir virüstür. Çoğu virüs hastalığında olduğu gibi HPV de bir kez vücuda girdiğinde hücreler içinde yerleşir ve zaman zaman alevlenmelere yolaçar. Bu yüzden kesin tedavisi olmayan bir hastalık olarak kabul edilir.
HPV Nasıl Bulaşır?
HPV enfeksiyonu cinsel yolla bulaşan hastalıklar grubunda yeralır. Özellikle çok sayıda cinsel eşi olan (veya öncesinde olmuş olan) bireyler ve bu bireylerin eşlerinde yaygındır. Virüsün bulaşması başka bir bireyin enfekte bölgesinin (penis gibi) mukozalara (ağız ve vajina gibi), ya da doğal olarak nemli bölgelere (anüs gibi) temasıyla olur.
HPV Belirtileri Nelerdir?
HPV bulaştıktan sonra 2-6 aylık bir kuluçka devresini takiben genital bölgede ve/veya anüs etrafında sayıları ve büyüklükleri değişken kondilom (siğil) adlı kitlelerin oluşmasıyla belirti verir. Belirtiler bireysel özelliklerden oldukça etkilenir ve özellikle erkeklerde enfeksiyon tümüyle belirtisiz seyredebilir. Kadında da belirtisiz seyredebilir, ancak “belirtisiz” seyreden bu durumlarda büyüteçle (kolposkopi) yapılan ayrıntılı incelemelerde dış genital bölge, vajina ya da servikste çok ufak çaplı kitleler çoğu kadında saptanır. Özellikle kadınlarda bazı durumlarda vajina-anüs arası bölgeyi, anüsü ya da vajinayı tümüyle dolduran karnıbahar görünümlü dev kitlelere de rastlamak mümkündür. Oral (ağız yoluyla) genital seks uygulamalarında ağız mukozasında da lezyonlar ortaya çıkabilir.
Anne adaylarında dev kitleler ortaya çıktığında ve doğum kanalı tümüyle kapandığında doğumun vajinal yolla gerçekleşmesi mümkün olmaz. Gebelikte büyüme eğilimi gösteren bu dev lezyonların çapı gebelikten sonra genellikle kendiliğinden önemli oranda geriler. Kondilom lezyonlarının gebelikte neden büyüme eğilimi gösterdikleri henüz belirlenememiştir.
Kadınlarda bazen HPV enfeksiyonunun tek belirtisi jinekolojik muayenede papsmear incelemesinde HPV enfeksiyonuna özgü hücresel anormallikler (koilositoz) bulunmasıdır.
Bulaştırıcılık özellikleri: HPV oldukça bulaşıcı bir virüstür ve genital bölgedeki lezyonların mukozalar ya da genital bölgelerle (cinsel ilişkide olduğu gibi) kısa süreli teması bile bulaşması için yeterlidir. Genital bölge mukozasının vajina yoluyla dış ortama açık olması nedeniyle özellikle erkekten kadına daha kolay bulaşır.
Gebelikte Geçirilen Enfeksiyonun Önemi Nedir?
Genital bölgede kondilom (siğil) oluşumuna neden olan HPV, hücrelerin içine yerleşerek hücrenin genetik yapısını etkileyebilme özelliğine sahip bir virüstür. HPV’nin çok sayıda alt tipi vardır. Bu alttiplerden bazıları hücrelere olan etkileriyle hücrelerin kendi kendine hızla ve kontrolsüzce çoğalabilen hücrelere dönüşmesine neden olmaktadır. Hücrelerin kontrolsüzce çoğalma özelliği kazanması ise hücrelerin bulunduğu dokuda kanser oluşumu riskini beraberinde getirmektedir. Serviks, vagina ve vulva kanserlerinin gelişiminde HPV’nin bu onkojen (kanser yapıcı) alttiplerinin çok önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Bu etkiler uzun vadeli etkilerdir ve ancak onkojen etkiye sahip HPV alt tipleri tarafından başlatılırlar.
Gebelik Açısından HPV Enfeksiyonunun Önemi Daha Farklıdır:
Gebelik döneminden önce varolan ya da gebelikte yeni çıkan kondilom kitlelerinin aşırı büyümesi bazen doğum kanalının tıkanmasına neden olur ve vajinal yolla normal doğum imkansız hale gelir.
Diğer bir istenmeyen durum da bebeğin doğum eylemi esnasında doğum kanalından geçerken kanaldaki HPV’yi kapması sonucu meydana gelir. Virüsün bulaşması bebeğinin larinksinde (ses tellerinin bulunduğu organ) papillomlar (ufak kitleler) oluşmasına neden olabilir.
Nasıl Tanı Konulur?
Genital bölgedeki kitlelerin tipik görünümü tanı koymak için yeterlidir. Şüpheli durumlarda kitlelerden biopsi alınarak tanı koymak gerekebilir. Genital kondilomu olan kadınların komple bir jinekolojik muayeneden geçmeleri ve bazı HPV alttiplerinin onkojen (kanser yapıcı) özelliği nedeniyle papsmear incelemesine tabi tutulmaları uygundur. Şüpheli durumlarda ileri inceleme için kolposkopi (vulva, vajina ve serviksin büyüteçle incelenmesi) ve gerekli durumlarda şüpheli bölgelerden biopsi alınması gerekebilir. Ayrıca günümüzde HPV’nin alttiplerini belirlemek ve etkenin HPV’nin onkojen alttipi olup olmadığını saptamak da mümkündür.
Nasıl Tedavi Edilir?
HPV enfeksiyonunun tedavisinde temel prensip nüksleri en aza indirmek için kitlelerin mümkün olduğunca temizlenmesidir. Bu amaçla virüslere etkili ilaçlar kullanılarak lokal (bölgesel) tedavi ve büyük lezyonların koterizasyon yoluyla yakılması şeklinde tedavi uygulanır. Gebelerde kullanılan ilaçlar gebe olmayanlarda kullanılan ilaçlardan farklıdır.
Hatırda tutulması gereken nokta tedavinin yanlızca görünen lezyonları ortadan kaldırmakla sınırlı olduğudur. HPV enfeksiyonu kronik seyreder ve kitleler ortadan tümüyle kalksa da hücrelerin içinde gizli bir şekilde yaşamını sürdüren virüsler sayesinde bulaştırıcılık devam eder.
Gebelikte büyüyen lezyonlar doğum sonrasında belli bir süre sonra kendiliğinden gerileyebileceklerinden enfeksiyonu gebelikte tedavi etmeden önce doğumu beklemek de uygun olabilir. Çok büyük kitlelerde kullanılması gereken ilaç miktarını en aza indirmek için mümkün olan tüm kitleler lazer ya da kriyoterapi (dondurma) yöntemi ile mümkün olduğunca küçültülür.
Genital kondilomu olan anne adaylarının hijyenlerine dikkat etmeleri ve virüs çoğalmasına zemin sağlayan nemli ortamı yaratmamak için genital bölgelerini kuru tutmaları önemlidir.
Gebelikte HPV Varlığında Nasıl Bir Yol İzlenir?
HPV bebekte anomaliye yolaçan bir virüs değildir. Gebelikte önemi kitlenin gebelikle beraber büyüme göstermesi ve bazı durumlarda doğum kanalını kapatarak normal vajinal doğumu engellemesidir. Diğer bir sorun da HPV enfeksiyonu olduğu bilinen ve vajinal doğum yapan anne adaylarının bebeklerinde ses tellerinde papillom (kitle) oluştuğunun saptanmış olmasıdır. Ancak HPV enfeksiyonu olan her anne adayının sezeryanla doğum yapması gerektiği konusunda bilimsel olarak kanıtlanmış bir gereklilik yoktur.
HPV’den Korunma
HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olduğundan bu konuda alınan genel önlemlerin alınması HPV enfeksiyonundan korunmada tek yoldur. Ancak HPV’nin bulaştırıcılığı o kadar yüksektir ki, şüpheli ilişkilerde kondom kullanımı bile koruyamayabilmektedir. Cinsel temas esnasında erkek genital bölgesinin prezervatifle korunmayan kısımlarından kadına ya da tam tersi kadından erkeğe bulaşma söz konusu olabilir. Bu yüzden bariz kondilom lezyonları olanlarla ilişkiye girmemek çok önemlidir.
HPV virüsü ve kondilom nasıl bulaşır? Genital siğil nasıl oluşur?
HPV cinsel yolla bulaşan hastalık olup en sık görülenidir. Cinsel  bölgeyi enfekte eden HPV’ ler temas yolu ile kolayca yayılırlar. HPV’ nin bir kişiden diğerine bulaşması için mutlaka tam bir ilişki olması gerekmez. Enfekte olan cilt bölgelerinin birbiri ile teması ile de hastalık bulaşabilir. Tam bir cinsel ilişki olmadan dışarıdan “sürtünme” yolu ile gençlerde de sıklıkla bulaşabilmektedir.
Virüsün kuluçka süresi değişkendir. HPV tipine göre kuluçka süresi değişir. Bazı HPV tiplerinde kuluçka süresi 1-2 ay iken bazı HPV tiplerinde yılları bulabilmektedir. Bulaşma olduktan sonra bulgular bazen birkaç ay, bazen de birkaç yıl sonra ortaya çıkabilir. Hatta bazen virüs yıllarca hiçbir bulgu vermeden vücutta kalabilir. Hastaların büyük bir kısmında 2-6 ay içinde belirti verir. Aktif genital lezyonların varlığında bulaşıcılık en yüksektir. Siğiller ortaya çıkıp tedavi edildikten sonra yeniden siğil çıkmadan geçen dönem ne kadar uzunsa bulaştırıcılık da o oranda azalmaktadır.
Kondilomların bulaşması  genital HPV hastalığı taşıyan bir bireyle girilen her türlü cinsel ilişki ile bulaşabilir. Virüs, ilişki sırasında ciltte ortaya çıkan mikroskopik yırtıklar ve sıyrıklar vasıtası ile ciltten cilde temas yolu ile bulaşır. Virüsün erkek menisi içinde de saptanması vücut sıvılarının teması yolu ile de bulaşabileceğini düşündürmektedir. Virus ile temas eden herkeste enfeksiyon bulguları ortaya çıkmaz, ancak kondülom ortaya çıkan bireylerin % 60-90’ının partnerinde de virüs olduğu saptanmıştır. Virüs bir kere vücuda girdikten sonra uzun yıllar sessiz kalabilir. Cinsel yönden aktif olan herkeste görülebilir ve bir çok cinsel aktif kişi  HPV virüsü için taşıyıcı “portör” olabilir.
HPV- Genital Siğil, Kondilom  belirtileri  nelerdir?
HPV ile temas ve bulaşma olduktan sonra mutlaka hastalık ortaya çıkmaz. Aslında çoğu kişide HPV vücudun kendi savunma sistemi tarafından etkisiz hale getirilir. Bir başka olasılık da virüsü alan kişide uzun süre hiçbir belirti ortaya çıkmamasıdır. Kişi yıllarca  hiçbir yakınma ortaya çıkmadan yaşayabilir. Ancak bu durum hastalığı yaymasına engel değildir ve ilişkide bulunduğu kişilere hastalığı bulaştırabilir. Bu durum  sessiz enfeksiyon olarak adlandırılır.Genital siğil oluşumuna sebep olan HPV virüsünü hiç bir belirti vermeden taşıyan kişilere de “portör” adı verilmektedir.
Genelde dış genital bölgede küçük siğiller ortaya çıkar. Bunlar kişinin kendisi tarafından görülebilir ya da elle hissedilebilir. Siğiller yumuşak,ciltten hafif kabarık, pembe-beyaz renkli, karnıbahar benzeri oluşumlardır. Tek ya da grup halinde olabilirler. Zaman zaman dışarı kabarık olmayıp düz olarak bulunurlar. Nadiren vajina içinde, makat çevresinde görülebilirler. Anal yada oral seks sonrasında ağız içi ve makat içinde de siğiller ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda vajina içinde ve rahim ağzı üzerinde de siğiller olabilir. Kondilom da ağrı olmaz, fakat ara sıra kaşıntı ve yanma görülebilir. Bazen hasta gözle fark edemeyebilir ve genellikle rahatsızlık veren kaşıntı bazen tek belirti olabilmektedir.
Tedavi edilmediği taktirde siğiller hiçbir değişikliğe uğramadan uzun bir süre kalabilir, ancak bu davranışları oldukça nadirdir. Genelde sürekli olarak büyüme ve yayılma eğilimleri vardır. Kondilom ile birlikte başka bir vajinal enfeksiyon varsa bu büyüme genelde daha hızlı olur. Çoğunlukla vücudun nemli ve sıcak bölgelerine doğru yayılma gösterir. Eğer vajina ve makat civarında anormal renk ve şekil değişiklikleri ile daha önce olmayan anormal kabarıklıklar görülürse, genital bölgede kaşıntı, yanma ve kanama varsa, partnerde kondilom var ise ya da daha önceden geçirmiş ise mutlaka bir jinekolojik muayeneden geçmek gerekir.
HPV enfeksiyonları virüsün türüne bağlı olarak rahim ağzını oluşturan hücrelerde displazi adı verilen kansere değişebilecek bazı değişimlere neden olabilir. Pap smearde hücrelerde koilositoz saptanır. Düşük riskli tipteki virüsler genelde PAP smearda ortaya çıkan ASCUS , CIN  (Cin 1, CİN 2, CİN 3 ) ve SIL gibi değişimlere neden olurlarken yüksek riskli tipler uzun dönemde rahim ağzı kanserine neden olabilirler. Bu nedenle HPV tiplendirilmesi çok önemlidir. Genetik laboratuvarlarında HPV DNA tiplemesi günümüzde kolaylıkla yapılmaktadır.
Rahim ağzı kanseri tüm dünyada kadınlarda görülen kanserler arasında 2. sırada yer alır ve öldürücü bir kanserdir. Buna karşın kanser türleri arasında önlenebilir olması açısından ayrı bir öneme sahiptir. Serviks kanserini önlemenin tek ve en basit yolu düzenli aralıklarla yapılan pap – smear testleridir. Smear testinde CIN yada SIL olarak tanımlanan anormallikler saptandığında kolposkopi ile biopsi yapılarak tanı kesinleştirilir. Daha sonra hastalığının derecesine göre rahim ağzındaki değişime uğramış bölge LEEP yada konizasyon adı verilen basit ameliyatlar ile çıkartılır ve daha sonra düzenli kontrollere başlanır. CIN yada SIL’in ileri evre olması durumunda eğer kişi ailesini tamamlamış ve başka çocuk istemiyorsa ya da 40’lı yaşlar civarındaysa rahimin alınması (histerektomi) da bir diğer tedavi yöntemidir. Bu kararlar hastanın yaşına, hastanın ailevi-sosyal durumuna ve rahim ağzındaki anormal değişimlerin derecesine ve ciddiyetine göre verilir.
HPV  tanısı  nasıl ve ne şekilde konur?
Genital siğillerin görülmesi hem erkekte hem de kadında HPV tanısını koydurur. Bazen bazı asit içeren solüsyonlar uygulanarak ciltteki renk değişikliklerinden siğil olup olmadığı anlaşılabilir. Dıştan görünen herhangi bir lezyonun olmadığı durumlarda rahim ağzının büyüteç benzeri kolposkop adı verilen bir cihaz ile incelenmesi ile tanı konabilir. En küçük şüphede lezyondan alınacak küçük bir parçanın patolojin incelenmesi tanıyı kesin koydurur. Fakat genellikle lezyonlar çok tipik olduğundan hekimin göz ile muayenesi HPV, genital siğil tanısı koydurmakta yeterlidir.
HPV’ nin neden olduğu rahim ağzındaki değişimler ise rutin yapılan PAP smear testlerinde saptanır. Pap smear (rahim ağzı kanseri taraması)  testi ömür boyunca 6 ayda bir yapılmalıdır.
PAP smearda HPV’ ye bağlı olduğu düşünülen değişimler (özellikle koilosit hücreleri ve koilosit görünümü) saptandığında aynı materyal içinde HPV’ ye ait DNA incelemeleri yapılarak HPV varlığı ve hangi tip HPV bulunduğu saptanabilir. Örneğin rahim ağzı kanserlerinin % 50’sinde HPV tip 16 saptanmaktadır. DNA tiplemesinde HPV tip 16 bulunduğunda bu kadında ömür boyu çok yakın takipler yapılması gerekir.
Kondilom tanısı konan kişilerin partnerleri de mutlaka muayene olmalı ve gerekir ise genital  siğil için tedavi edilmelidir. Çünkü tedavi edilmemiş bir eş enfeksiyonun sürekli yeniden bulaşmasına neden olabilir. Erkeklerde ise belirti vermeyen HPV’ nin saptanması mümkün değildir. Erkeklerdeki sessiz enfeksiyonu saptayabilecek  maalesef bir test yoktur!.
HPV kan dolaşımına geçmediği için kanda bu virüsü saptamak mümkün değildir. Yani sanılanın aksine HPV tanısını bir kan testi ile koymak mümkün değildir ve HPV-genital siğil ‘e özgün bir kan testi incelemesi yoktur…

postheadericon Kan Basıncı (Tansiyon)

Kan Basıncı
Kan basıncı, dolaşım sistemi atardamarları içindeki kanın basıncıdır.
Kan basıncı ölçümü tansiyon aleti yardımıyla yapılır.
Kan basıncı, kanın kalpten pompalanmasına, aradamarcıkların direncine ve atardamar çeperlerinin esnekliğine bağlıdır.
Kan basıncı (ya da tansiyon), yerleşmiş uygulamaya göre, önce kasılma basıncı
(sistolik basınç), sonra gevşeme basıncı (diyastolik basınç) olarak yazılır.
Kasılma basıncı, kalbin kasılması sırasında oluşan en büyük kan basıncıdır
(büyük tansiyon); gevşeme basıncı, kalbin gevşeme ya da dinlenme durumunda ölçülen en düşük basınçtır (küçük tansiyon).
Gevşeme basıncı (diastolik basınç) yükselirse kalbin beslenmesi azalır.
Normal kan basıncı, hayvan türleri arasında, bir türün kendi içinde ve bireyden bireye göre büyük ölçüde değişir. Erişkin bir genç insanın dinlenme durumunda kol atardamarlarındaki ortalama basınç, 120/80 mm civadır (Hg). Zürafada, beyne kanın gönderilebilmesi için 260 mm Hg kadar yüksek kasılma basınçları gerekir.
İnsanlarda normal ve yüksek kan basıncı düzeylerini neyin oluşturduğu çeşitli tartışmalara konu olmuştur. 50 yaşın altındaki erişkinlerde, 130-90 mm Hg, üst normal sınır sayılır. Kan basıncı normal olarak yaşla artar; bunun nedeni genellikle atardamarların esnekliklerinin azalmasıdır. Fiziksel etkinlik ve duygusal stres, kan basıncını geçici olarak yükseltebilir.

Kan BasıncıKan basıncı, dolaşım sistemi atardamarları içindeki kanın basıncıdır. Kan basıncı ölçümü tansiyon aleti yardımıyla yapılır.Kan basıncı, kanın kalpten pompalanmasına, aradamarcıkların direncine ve atardamar çeperlerinin esnekliğine bağlıdır.Kan basıncı (ya da tansiyon), yerleşmiş uygulamaya göre, önce kasılma basıncı (sistolik basınç), sonra gevşeme basıncı (diyastolik basınç) olarak yazılır. Kasılma basıncı, kalbin kasılması sırasında oluşan en büyük kan basıncıdır (büyük tansiyon); gevşeme basıncı, kalbin gevşeme ya da dinlenme durumunda ölçülen en düşük basınçtır (küçük tansiyon). Gevşeme basıncı (diastolik basınç) yükselirse kalbin beslenmesi azalır.Normal kan basıncı, hayvan türleri arasında, bir türün kendi içinde ve bireyden bireye göre büyük ölçüde değişir. Erişkin bir genç insanın dinlenme durumunda kol atardamarlarındaki ortalama basınç, 120/80 mm civadır (Hg). Zürafada, beyne kanın gönderilebilmesi için 260 mm Hg kadar yüksek kasılma basınçları gerekir.İnsanlarda normal ve yüksek kan basıncı düzeylerini neyin oluşturduğu çeşitli tartışmalara konu olmuştur. 50 yaşın altındaki erişkinlerde, 130-90 mm Hg, üst normal sınır sayılır. Kan basıncı normal olarak yaşla artar; bunun nedeni genellikle atardamarların esnekliklerinin azalmasıdır. Fiziksel etkinlik ve duygusal stres, kan basıncını geçici olarak yükseltebilir.

http://medikalsatisnoktasi.com/index.php?route=product/search&keyword=tansiyon

postheadericon Uyku Apnesi

Uyku Apnesi

Uyku apnesi apne olarak da bilinir, uyku sırasındaki solunum duraklamalarından kaynaklanan ve uyku düzeninin bozulmasına sebep olan önemli bir hastalık.
Uyku apnesi uykuda hava akımının en az 20 saniye süreyle normal değerinin
20sine ve daha altına düşmesi ile tanımlanabilir.
Uykudaki solunum duraklamaları sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır
ve karbondioksit miktarı artar. Uyku apnesi sinir sistemindeki bir problem
nedeniyle uyku apnesi veya solunum yollarındaki bir tıkanıklık nedeniyle
uyku apnesi oluşabilir. Bazen de bu her iki durum birlikte olmaktadır
uyku apnesi. Bu hastalığın değerlendirilmesinde sadece solunumun
durması apne değil aynı zamanda solunumun azalması hesaba katılmaktadır.
Yüksek gürültülü horlama, yorgunluk, aşırı sinirlilik, konsantrasyon bozukluğu, sabah başağrısı, uykuda gibi sorunlar uyku apnesinin sonuçları olarak ortaya çıkabilir.
Hastalarda, hastalığın seviyesine göre bu sorunların biri,
birden fazlası ya da hepsi birden görülebilir.

Bu hastalık ne kadar ciddîdir?

Tıbben ciddî kabul edilen uyku apnesinin toplum içindeki yaygınlığı yüksektir.
Uyku apnesi her ne kadar erişkinlerde, erkeklerde, horlayanlarda,
menopoza girmiş bayanlarda, yaşlılarda, ve kilolularda daha sık
görülmekte ise de bu hastalık çocuklarda, genç bayanlarda ve zayıf insanlarda da tesbit edilmektedir. Kısaca uyku apnesi her yaşta görülebilen bir hastalıktır.
Kadınların en az %2’sinde ve erkeklerin %4’ünde görülmektedir.
Bu rakamlar hastalığın en az astım ve şeker hastalığı
kadar yaygın olduğunu göstermektedir.Çoçuklarda uyku apnesi büyük bademciğe ve geniz etine bağlı olarak gözlenebilir.
Ayrıca; alkol ve sigara bağımlılarında, yanlış uyku pozisyonu, aşırı kilolularda,
alt çenesi gelişim geriliği gösterenlerde, boyun yüksekliği kısa olanlarda,
alerji, anti histaminik, kas gevşetici veya sakinleştirici
gibi ilaç kullananlarda da uyku apnesi görülme riski yüksektir.

Uyku apnesinin belirtileri

Uyku apnesi hayati sağlık sorunlara neden olabilen ciddi bir hastalık
olsa da uyku apnesinin belirtilerini hastanın kendisinin
farkedebilmesi oldukça zordur. Hasta genellikle uykudaki
normal olmayan durumlardan, eşi veya yakınlarının farketmesiyle haberdar olur.

Düzensiz solunum

Uyku apnesinin en önemli belirtisi gece uykusu süresince ani solunum duraklamaları, çok gürültülü horlamalar ve iç çekmelerdir. Bu solunum düzensizlikleri, çoğu kişide görülen yumuşak ve hafif horlamalardan farklıdır.
Horlayan insanların çoğunda bu tip horlamalar daha çok sırtüstü uyuma
sırasında gerçekleşir. Uyku apnesinin sonucu olarak ortaya çıkan horlamalar
ise her türlü pozisyonda gerçekleşebilir. Uyku apnesi olan hasta,
el kol hareketleri ile rahatsız bir şekilde uyumaya çalışır.

Uykuda nefesin durması

Düzensiz solunum bir çok insanda duruma bağlı olarak uykuya dalma,
uyanma veya rüya görme sırasında görülebilir. Diğer bir taraftan uyku apneli
hastalarda sık sık tekrarlanan uzun süreli solunum durmaları olmaktadır.
Bu solunum duraklamaları uyku apnesinin en önemli belirtilerinden biridir.
Apneli hastalarda 10 saniyeden başlayan solunum duraklamaları bir dakikadan
fazla sürelere kadar devam edebilir. Uykuları boyunca saatte 10’dan
fazla tekrarlayan, 10 saniyeden bir dakikaya varan nefes durmaları ile boğulurcasına mücadele eden kişilerde uyku ve oksijen yetersizliği oluşmaktadır. Bunların sonucu olarak hastalarda büyük sorunlara rastlanmaktadır.

Gündüz aşırı uyku hali

Gece uyku kalitesinin bozulması nedeniyle gün boyunca kendini yorgun hisseden hastaların kitap okurken ya da televizyon seyrederken uyuklamaları olabilir. Bu özellikle araç kullanan hastalar için önemlidir.
Uyku apne sendromu olan hastaların trafik kazası yapma riski normalden
8 kat fazladır. Bu da hastalarda inanılmaz derece yorgunluğa dolayısıyla
konsantre olamamaya neden olur

Uyku apnesinin Teşhis ve tedavisi

Uyku apnesi belirtilerini gösteren ve benzer şikayetlere neden olan
değişik uyku bozukluğu hastalıkları da vardır. Bu nedenle uyku apnesinin
kesin teşhisi ve şiddetinin ölçülebilmesi laboratuvarda yapılan uyku çalışması
adı verilen gelişmiş bir teknikle mümkündür. Uyku laboratuvarlarında
“poligrafik tetkik” adı verilen incelemelerin yapılması gerekmektedir.
Uyku sırasında bir çok parametrenin kaydedildiği “poligrafik tetkik”,
beyin bölgelerinin aktiviteleri, uykunun yapısı ve uyku bozuklukları
hakkında sağlıklı ve bilimsel bilgiler veren modern bir laboratuvar yöntemidir.
Bu yöntemle, solunum hareketleri, uyku sırasında hastanın oksijen miktarı,
kalp ritmi ve EKG kayıtları yapılarak bunların beden fonksiyonları
üzerindeki etkileri incelenir.Uyku testlerinden sonra elde edilen
bilgiler değerlendirilerek uyku apnesinin gerçekten tedaviye ihtiyaç
gösterip göstermediğine karar verilir.
Uyku apnesi tespit edilen hastalarda vakit geçirmeksizin tedaviye başlanması gerekir.

Uyku apnesinin teşhisi koyulan bazı hastaların Kulak-Burun-Boğaz uzmanının
kontrolundan geçmesi uzmanlarca tavsiye edilir. Apnenin sebebi
anatomik bozukluklardan kaynaklanıyorsa cerrahi yöntemler,
protez veya nadiren de olsa ilaç tedavisi uygulanabilir. Çoğu uyku apnesi vakalarının tedavisinde, hastanın uyku sırasındaki solunumuna yardımcı olan cihazlar kullanılır. Bu cihazlardan bazıları şunlardır: Özellikle tıkayıcı apnenin en etkili tedavisi CPAP (Continious Positive Airway Pressure)
(Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı) cihazının uygulanmasıyla olur. Bu cihazın kullanılmasındaki amaç hastaya sürekli ve sabit olarak hava basıncı uygulayarak uyku sırasında kapanan üst hava yollarını açık tutmaktır. CPAP cihazı hastanın burnuna yerleştirilen ya da burun ve ağızı tamamen içine alan, yumuşak silikon bir maske ve bunu cihaza birleştiren hortumdan ibarettir. Hafif ve orta şiddetli vakaların tedavisinde kullanılan bu cihazın olumlu etkisi birkaç gün içinde görülür.

Tıkayıcı uyku apnesinin daha ağır olan vakalarında hem nefes alma hem de
nefes verme durumlarına göre özel olarak hava basıncını ayarlayan BIPAP®
(Bi-level Positive Airway Pressure) veya VPAP™ (Variable Positive Airway Pressure)  cihazları kullanılır. Bu cihazlar bileşik uyku apnesinin hafif vakalarının tedavisinde de başarılı sonuçlar vermektedirler.

Bileşik ve merkezi tipteki uyku apnesi tedavisinde,
özellikle durumu ağır olan hastalarda, uyku sırasında nefes alış verişi
çeşitli değişik tekniklerle düzenleyen APAP
(Automatic Positive Airway Pressure), xPAP ST (Spontaneous Time)
veya ASV (Adaptive servo-ventilation) cihazları kullanılmaktadır.

Uyku apnesinin çeşitleri

Uyku apnesinin üç temel türü vardır. Tıkayıcı tarzda olan, merkezi yani
beyindeki solunum merkezine bağlı olan ve bu ikisinin karışımı.
Araştırmalara göre yaklaşık hastaların %84’ünde tıkayıcı uyku apnesi,
%1’inde merkezi uyku apnesi ve %15’inde bileşik uyku apnesi görünmektedir

Tıkayıcı uyku apnesi (Obstructive apnea)

Tıkayıcı tipte uyku apnesi boğazdaki kasların havanın geçeceği alanı kapatacak
şekilde gevşemesi sonucunda oluşur. Bu kaslar yumuşak damağa, küçük dile,
yutağa ve dile aittir. Bu kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında
hava yolu daralır ve bir süre için solunum durur.
Bunun sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır,
beyin bu azalmayı algılar ve uyku derinliğini azaltarak ya da
kişiyi uyandırarak hava yolunun tekrar açılmasını sağlamaya çalışır.
Uyku derinliğinin azalmasını takiben bazı kişilerde bir iki kısa nefes alma ile,
bazı kişilerde ise şiddetli horlama ve yutkunma sesleri ile solunum tekrar başlatılır. Bu derecede uyku apnesi olduğunda derin uykuya geçmek hiç mümkün olmaz, kişi bütün uykusunu solunum çabası içinde geçirir ve gündüz uyuma ihtiyacı duyar. Uyku apnesi olan kişiler genellikle uykularının bölündüğünün farkında değildir ve iyi uyuduklarını zannederler.

Merkezi uyku apnesi (Central apnea)

Merkezi tipte uyku apnesi çok daha nadir görülür ve
beyinin solunumu kontrol eden kaslara doğru sinyaller
göndermemesi sonucunda ortaya çıkar. Kanda karbondiositin artması ve
oksijenin azalması sonucunda kişi uyanır. Merkezi tipte uyku apnesi olan
hastalar uyanma dönemlerini tıkayıcı uyku apnesi olan kişilere göre
daha fazla hatırlarlar.

Bileşik uyku apnesi (Complex-mixed apnea)

Bileşik uyku apnesi olan hastalarda apne önce tıkayıcı uyku apnesi
belirtileri göstermektedir. Hasta saatte yaklaşık 20 ile 30 arası tıkanma yaşar.
Tıkayıcı tipteki apnenin tedavisinden sonra hastalık merkezi uyku apnesi
belirtilerini daha belirgin olarak gösterir. Bir başka deyişle,
tıkayıcı tipteki uyku apnesinde uygulanan solunum yoluna basınçlı hava veren
tedavi yöntemi CPAP (Continuous Positive Airway Pressure)
bileşik uyku apnesini tam olarak tedavi edememektedir.
CPAP cihazı ile tedavilerine başlanılan hastalarda tıkanmalar kesilse de
uykularında düzgün nefes alamama problemleri devam etmekte
bu sefer merkezi uyku apnesinin belirtilerini göstermektedirler.

Bu apne çeşidi uzun yıllardır gözlenmekte ise de son yıllarda uzmanlar
tarafında ayrı bir tür olarak kategorize edilmiştir.

Uyku apnesinin sonuçları

Yüksek tansiyon: Uyku apnesi yüksek tansiyon için tek başına bağımsız
bir risk faktörüdür.

Gürültülü horlama: Üst solunum yolunun genellikle dil arkasındaki
alanda daralması sonucu, daralma ile orantılı olarak horlama artar.
Her horlayan kişide uyku apnesi yoktur fakat horlama düzensiz,
zaman zaman da solunum güçlüğü ile birlikte olmaktaysa kişide
apne olma ihtimali vardır ve uzman görüşü mutlaka alınmalıdır.

Kalp büyümesi ve kalp atımında düzensizlikler:
Özellikle ileri yaşlarda kalp ritmindeki düzensizlikler ani kalp durmalarına da yol açarak,
uykuda ani ölümlere sebep olmaktadır.

Sık idrara çıkma
Uykuda aşırı terleme
Uykusuzluk ve huzursuz uyku
Sabahları yorgun kalkma, gün içinde yorgunluk hali ve uyuklama:
Hastalarda yorgunluk bütün gün devam etmekte,
hastaların çoğu zaman fırsat buldukça uyumakta ya da uyuklamaktadır.
İleri seviyede uyku apnesi olan hastaların trafikte kırmızı ışıkta
kısa süreli uyukladıkları rapor edilmiştir.
Aşırı ve hızlı kilo alma: Uyku apnesine bağlı olarak gece boyu
tam dinlenemeyen kişilerin gün içinde metabolizmaları oldukça yavaşlar.
Bu da hastaların daha az enerji harcamalarına ve kilo almalarına sebep olur.
Uyku apnesi olan hastalar kilo vermekte çok zorlanırlar.
Konsantrasyon güçlüğü: Gündüz uykulu olma durumunun ve
konsantrasyon eksikliğinin trafik ve iş kazalarına da yol açtığı
yapılan çalışmalarla gösterilmiştir.
Depresyon ve davranış bozuklukları
Cinsel isteksizlik, yetersizlik
Sabah baş ağrısı ve ağız kuruluğu
Mide yanması
Çocuklarda hiperaktivite
İnsülin direnci: Uyku apnesi olan hastalar diyabet
geliştirmeye daha yatkındırlar.
Felç ve kalp krizi oranları bu hastalarda daha yüksektir.
Uzun dönemde bu hastalık, kalp krizi, beyin ve
damar tıkanıkları sonucu felçler gibi ciddi problemlere yol açmakdadır.
Pulmoner yüksek tansiyon: Bu hastalarda akciğer damarlarında da
yüksek basınç olabilir.
Kaliteli uykunun önemi
Uyuklayan İnsanlar
Canlıların vazgeçilmez ihtiyacı olan uyku,
beyin hücrelerinin vücut sisteminin düzenli çalışmasını sağlayabilmesi için
gerekli olan yaşamsal bir faz olarak tanımlanabilir.

İyi bir uyku alındığının başlıca ölçüsü sabah dinç uyanmak ve
kişinin kendisini gün içinde zinde hissetmesidir.

Uyku apnesi solunum düzensizliklerine, bu düzensizlikler de
kişinin gece boyunca bazen kısmi bazen de tamamen uyanmasına sebep olur.
Bu yarı ya da tam uyanıklık durumları hastanın derin ve
kesintisiz uyku uyumasını engellemekte bu da uykunun kalitesini bozmaktadır.
Gece boyu yaşanan uyanıklık durumları bazen hasta tarafından farkedilebilir.
Bu durumda hasta gece sık sık uyanma,
idarara çıkma veya uykusuzluk şikayeti ile hekime başvurmaktadır.
Bazen de gece içinde solunum düzensizliklerinin ortaya çıkardığı
uyanıklıklar çok kısa sürmekte, 5-10 saniye süren bu uyanıklıklar
hasta tarafından farkedilmemekte, bu kez de hasta yorgunluk ve
gündüz uykululuk şikayeti ile hekime başvurmaktadır.

Hasta özellikle tıkayıcı uyku apnesi durumunda her solunum
durmasının ardından 5-10 saniye süreyle uyanmakta,
daha doğrusu ancak uyanarak solunum durmasını sonlandırabilmektedir.
Bu kısa süreli uyanıklıklar hasta tarafından hissedilmemekte,
uyku süreklilik kazanmadığından uykunun asıl dinlendirici olan
derin uyku dönemlerine ulaşılması mümkün olmamaktadır.
Böylece hasta farkında olmadan kalitesiz, yüzeyel ve
kısa süreli uyanıklıklarla bölünmüş bir uyku uyumaktadır.

Hastanın gece boyunca birkaç kez, bazen daha sık idrar yapma ihtiyacı duyması,
gece boyunca aşırı terlemesi ve sabah kalktığında kendini yorgun ve
uykulu hissetmesi gece boyu aldığı kalitesiz uykunun göstergesidir.
Yorgunluk bütün gün devam etmekte,
hastaların çoğu gündüz fırsat buldukça uyumakta ya da uyuklamaktadır.
Tüm bunlar hastaların gün boyu verimliliklerinin düşmesine,
isteksiz, gergin ve sıkıntılı olmalarına yol açar.

CPAP (Continuous Positive Airway Pressure) Tedavisi:

CPAP, ilk kez 1981’de Sullivan ve arkadaşları tarafından geliştirilmiş CPAP,
OSAS tedavisinde birinci seçenek tedavi yöntemidir.
CPAP, mekanik yolla ÜSY açıklığını sağlayan bir alettir.
Belli bir basınçla oda havasını hastaya veren üfleyici bir sistemdir.
Bu sistem, yüksek devirli bir jeneratör, düşük dirençli bir hortum, basıncı ayarlamaya yarayan bir düzenek ve burna takılan maskeden ibarettir. Jeneratör, sıkıştırılmış haldeki havayı pompalayan bir çeşit körük sistemidir.

Tüm bir solunum siklusu boyunca basıncı sabit tutmak için alet,
ekspirasyon sırasında basınç arttığı ölçüde akımı azaltır,
inspirasyonda basınç düştüğü ölçüde akımı artırır böylece ÜSY’de
sürekli sabit basınç sağlanmış olur.

CPAP tedavisini sadece, OSAS tanı ve tedavisi ile ilgilenen ve
bu konuda eğitim almış hekimler uygulayabilir.

Hastaların cpap tedavisi sonrası durumları:

Taşıt kullanırken, mesleğini uygularken ve daha
birçok aktivitede performansı artar.
Hafıza, dikkat, plan yapma yeteneği gibi bilişsel fonksiyonları düzelir.
Sabah başağrıları ve yorgunluk hissi kaybolur.

http://medikalsatisnoktasi.com/index.php?route=product/search&keyword=bpap&category_id=0

postheadericon Şeker Hastalığı

Şeker Hastalığı – Diabet
Şeker hastalığı, pankreasın yeterince insülin hormonu salgılamamasından kaynaklanan hastalıktır. Diabet,diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülür ve ciddî sonuçlara yol açar.Pankreasın ürettiği insülinin yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin olmayınca, besinlerle aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken, kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok artması, zehir etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip eder.
Tedavide hastalığın ciddilik derecesine göre uygun beslenme rejimine
ya da insülin iğnelerine başvurulur.
Şeker ve İnsülin :
Vücut, sürekli olarak kanda bir miktar şekere (glukoza) ihtiyaç duyar.
İnsülin kan dolaşımındaki glukozu hücrelere taşımakla görevlidir.
İnsülin pankreas tarafından üretilen bir hormondur.
Hücrelerdeki glukoz, günlük yaşamımızı devam ettirmeyi sağlayacak
enerji kaynağıdır.
Şeker hastalığımım belirtileri :
Şeker hastalığının üç karakteristik belirtisi vardır,
Bunlar Yunanca kökenli “Polidipsi”, “Polifaji” ve “Poliüri”
sözcükleriyle anlatılır.
Bunların anlamı sırasıyla “Çok (su) içmek”, “Çok yemek”
ve “Çok idrar”dır. Yerleşmiş olan şeker hastalığının
en değişmez bulgularından biri kan şekerinin insülin
yetersizliği nedeniyle yüksek oluşudur.
İnsülin hormonundaki eksiklik ya tam eksiklik, ya da kısmi eksiklik biçimindedir. “Çocukluk-gençlik çağı” juvenil şeker hastalığında,
pankreasın tümüyle çıkarıldığı ya da tümüyle işlev dışı kaldığı iltihabi vakalarda, vücutta tam bir insülin eksikliği görülür. Bunların dışında kalan erişkin çağı şeker hastalığında ise, insülin salgısı vücut gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde değildir. Bu gibi vakalarda pankreastan insülin salgılanmasını artıran ilaçlar kullanıldığında, insülin salgılanmasında
bir artış görülür.
Anlaşılıyorki ki bu hastaların pankreaslarında hala insülin salgılayabilme yeteneği bulunmaktadır. Halbuki juvenil şeker hastalığı ya da pankreasın tümüyle zarar gördüğü vakalarda bu ilaçlar etkisiz kalmaktadır. Çünkü pankreas insülin salgılama yeteneğini tümüyle kaybetmiştir. Bu hastaların yaşamlarını sürdürebilmek için kesinlikle dışardan insülin hormonu almaları gerekir. İnsülin azlığı ya da yokluğu nedeniyle glikoz kas ve yağ hücreleri tarafından enerji üretimi için kullanılmadığında kanın glikoz düzeyi yükselir. Kan glikozunu kullanmayan kas hücresi enerji üretimi için yapılarındaki proteinleri katabolizmaya uğratıp aminoasitlere parçalarlar ve bunları
enerji hammaddesi olarak kullanmaya başlarlar.
İnsülin eksikliğinde yağ hücrelerindeki yağlar parçalanıp kana verilir. Kan dolaşımıyla karaciğere taşınan yağların bir bölümü glikoza dönüştürülür. Karbonhidrat olmayan yağlardan, karbonhidrat olan glikozun sentez edilmesine “Glikoneojenezis” denir. Karaciğere taşınmış olan yağların bir bölümü kuvvetli asit olan “Keton cisimleri” denilen maddelere dönüştürülürler.
Kas hücreleri bir bölüm keton cismini enerji üretiminde kullanırlar. Kullanılamayan keton maddeleri Özellikle idrar yoluyla atılır. Asit yapıdaki keton cisimleri idrar içinde atılırken, onlarla beraber vücuttan bir miktar alkali, sodyum ve potasyum da atılır. Bütün bu olaylar sonucu vücutta değişen bazı dengeleri şöyle özetleyebiliriz. İnsülin eksikliği nedeniyle kullanılamayan glikoz kanda birikir.
Normal kan glikozu 100 ml kanda 90-110 mg ‘dır. Şeker hastalarında
bu oran normalin çok üstüne çıkar. Kan şekeri 100mi fdel7O-18O mg düzeyine ya da daha yükseğe çıktığında idrar yoluyla glikoz kaybedilmeye başlanır. İdrarda glikoz bulunmasına “Glikozüri” denir. îdrar içinde atılan glikoz beraberinde fazla miktarda su da götürür. Buraya kadar anlattığımız olaylar kanın
ozmotik basıncında artışa ve vücudun su kaybetmesine neden olurlar.Bu durumda beyindeki ozmoreseptörler, uyarılıp susama duygusu uyanır.
Bu da hastayı su içmeye yöneltir. Şeker hastalarında asit yapıdaki keton cisimlerin fazlaca üretildiği ve bunların idrarla atılışları sırasında beraberlerinde bir miktar alkaliyi de götürdükleri yukarda belirtilmişti.
Bu durumda vücutta bir asit ortamı gelişir.
Buna “Asidoz” denir. Keton cisimleri de arttığından, bu olaya topluca “Ketoasidoz” adı verilir. Ketoasidoz vücut için normal bir durum değildir, koma ve ölüme kadar gidebilir. Çocukluk-gençlik çağı juvenil şeker hastalığı, çok su içme, çok yemek, çok idrara çıkmak, sinirlilik, kilo kaybı, güç kaybı
gibi belirtilerle çok hızlı bir biçimde gelişir. Küçük çocukların sıklıkla yataklarını ıslatmayı sürdürdükleri ya da başladıkları görülür. Juvenil şeker hastalığında ketoasidoz gelişme oranı çok yüksektir.
Bu hastaların pankreaslarında hiç insülin bulunmadığından tedavide insülinin vücuda dışarıdan verilmesi gerekmektedir.
Erişkin çağında ortaya çıkan şeker hastalığı daha sinsi bir biçimde gelişir . Şeker hastalığı belirtileri daha hafif ve hissedilmez özelliktedir.
İlk yakınmalar genellikle hafif bir kilo kaybı, gece idrara çıkma, kadın hastalarda vulva kaşıntısı, görme bulanıklığı, halsizlik gibi belirtilerden bir ya da birkaçıdır. Bazı hastalar ise ayak parmaklarında ya da topukta gelişen bir gangrenden
ya da bir türlü kapanmayan yaralardan yakınırlar.
Şeker hastalığı 2 tiptir.
Tip 1 Diabetes Mellitus:
Pankreasta insülin üreten hücrelerin harap edilmesi ile ortaya çıkar. Çoğunlukla vücudumuzun kendi savunma sistemi tarafından insülin üreten hücreler harap edilir. Bunun neticesinde vücutta insülin üretilemez. İnsülin olmadığı için şeker enerji üretiminde kullanılamaz. İnsülin olmadığı sürece kan şekeri yüksek kalır. Tip 1 dediğimiz, “genç tipi” şeker hastalığı 10-14 yaş civarında ortaya çıkar.
Tip 2 Diabetes Mellitus:
Pankreastan kana yeterince insülin salgılanamaması veya üretilen insülinin vücutta yeterince etki gösterememesi ile
ortaya çıkar. En sık görülen diyabet (şeker hastalığı) tipidir.
Genç insanlarda da görülebilmesine rağmen genellikle bu
Tip 2 dediğimiz “erişkin tipi” şeker hastalığı 40 yaşın üstünde görülür.
Erişkin tipi şeker hastalığı, tüm şeker hastalarının yaklaşık %90’ını oluşturur.
Bazı kişiler şeker hastalığına daha yatkın. “Risk faktörü” dediğimiz özellikleri taşıyanlar diabete daha çok yakalanıyorlar:
Bunlardan ilki, ailede ve kan yakınlarımızda şeker hastalarının bulunması
yani ırsilik durumu.
İkincisi kilo fazlalığı ve şişmanlık.
Kilo kadar önemli bir başka faktör de, yağın vücutta daha çok nerede toplandığı. Kilo normal bile olsa, bel çevresi 102 cm’i aşan erkekler ve 88 cm’yi aşan kadınlar çok riskliler.
Bel çevresi 94 cm’yi aşan erkeklerle, 80 cm’yi aşan
kadınlar ise dikkat etmek zorundalar.
Ne kadar hareketsizseniz o kadar risk altındasınız.
Yüksek tansiyonlularda ve kolesterol sorunu olanlarda; gebeliğinde şeker sorunu (gestasyonel diabet) yaşayanlarda şeker hastalığı daha çok görülüyor.
Son risk faktörü de yaş. Yaş arttıkça risk artıyor. Fakat çağımızda şeker hastalığı salgın denilecek oranlarda arttı,
bu da hastalığa yakalanma yaşını ufak yaşlara çekti.
Şeker hastalığının belirtileri nelerdir?
Hastalığın başlangıcında çok yemek ve su içmek
ihtiyacı vardır. İdrar miktarı da artar.
Kadınların idrar yapma yerlerinde kaşıntı vardır.
Ayrıca devamlı yorgunluk hali görülür.
İleri safhada devamlı baş ağrısı, el ve ayak titremeleri, İştahsızlık, aseton kokusuna benzer nefes kokusu,
Ter kokusu, adele krampları, hafıza zayıflığı,
Kısmi veya tam felç,
İyileşmeyen yaralar ve uykuda sayıklama görülür.
Ağız kuruluğu ve çok su içme
Çok idrara çıkma, gece çok idrara kalkmak
Açlık hissinin fazlalaşması ve çok yemek yeme
Bedende halsizlik
Vucutta zayıflama
Gözlerde bulanık görme
Ciltteki yaraların veya kesiklerin yavaş iyileşmesi
Kadınlarda Vajinal kaşıntı
Şeker hastalığında Gebelik ve Diabet :
Gebelik doğal bir olay olmasına karşın gebelik sürecinde
anne ve bebeğin sağlığını tehlikeye sokabilecek birtakım
olaylar gerçekleşebilir. Normal seyreden gebeliklerde
bile anne adayının vücudunda meydana gelen bazı
istenmeyen değişiklikler, anne ve bebeğin yaşamını
tehdit edebilir.
Bu nedenle anne adayları gebelik öncesinde gerek vücudun böbrekler, karaciğer, solunum sistemi, kalb ve damar sistemi, kan şekerini ve kan yapısı gibi temel fonksiyonları ve gerekse de özellikle düşüklere ve sakat bebeklere neden olabilen toksoplazma, herpes (uçuk), kızamıkçık, ve benzeri virütik hastalıkar açısından sıkı bir tıbbi kontrolden geçmeli, ve bir sakınca yoksa öyle gebeliğe karar verilmelidir.
Aksi taktirde bu sorunlar anne adayını ve hiçbir şeyden
haberi olmayan bebeği zor durumlara sokar,
hatta ölümlerine yol açabilir !
Bu nedenle gebelikler kazara değil planlanarak,
olmalı diyoruz, “aile planlaması” diyoruz.
Böylece doğum öncesinde anne adayında
ortaya çıkabilecek sorunlar saptanır ve tedavi edilebilir.
Anne adayı daha önceden tamamen normal olsa da gebelik nedeniyle ortaya çıkabilecek problemlerin başında şeker hastalığı (diabet) gelir. Diabetes mellitus (şeker hastalığı) insulin salgılanması ve/veya insulin etkisindeki eksiklik sonucunda ortaya çıkan vücudun temel yapı taşları olan ve gıdalarla alınan karbonhidrat, yağ ve protein kullanımındaki bozuktur. Dünya Sağlık Örgütü diabeti 3 sınıfta toplamıştır. Bunlar diabetes mellitus, bozulmuş glikoz toleransı ve gebelikte ortaya çıkan diabettir. Gebelikte ortaya çıkan diabet gebelik öncesinde aşikar olmayan belirti vermeyen ancak gebelikle belirti veren diabet olarak tanımlanabilir. Bu hastaların daha önceden bilinen diabetleri yoktur. Gebelikte ortaya çıkan diabetlilerde doğum sonrasında glukoz kullanımı düzelebilir, bozuk veya diabetik olarak devam edebilir.
Gebeliklerin yaklaşık % 0,2 – % 0,3’ünde anne adayı daha önceden diyabet tanısı almış iken gebelikte ortaya çıkan diabetin görülme sıklığı % 1 – 4 arasında değişir. Bu oranlara göre Türkiye’de 15 ile 75 bin diyabetik anne bebeği doğduğu anlamına gelmektedir. Dünyada ise günde 135 bin gebeliğin gebelikte ortaya çıkan diabet ile birlikte olduğu bilinmektedir. Görüldüğü gibi hiç de küçümsenecek bir durum değil !
Gebelikte ortaya çıkan diabetin tanısı için 24-28. gebelik haftasında bütün gebelere tarama amaçlı 50 gr. glukoz testi yapılmalıdır. Gebelik kontrolleri sırasında annelerin riskleri belirlenmeli ve oluşabilecek komplikasyonlar yönünden anneler uyarılmalıdır.
25 yaşından küçük olanlarda, normal kiloya sahip olanlarda, ailede diabet öyküsü bulunmayanlarda, daha önceki gebeliklerinde herhangi bir sorun yaşamamış olanlarda gebeliğe bağlı diyabet daha az görülür.
Şişman gebeler, daha önceki gebeliklerinde diabeti olanlar, ailede diabet öyküsü bulunanlar, yaşlı anneler, tekrarlayan düşükleri olanlar, izah edilemeyen anomalili bebek doğuranlar, tekrarlayan vajinal ve üriner enfeksiyonu olanlar ve bebeği normalden iri (4500 gr’ ın üzerinde bebekler) olanlarda daha diabet gelişme riski yüksektir. Bu nedenle önceki gebeliklerinde 4500 gr’ın üzerinde doğum yapanlara ise tanısal amaçlı oral glukoz tolerans testi uygulanmalıdır.
Gebeliğe bağlı diabet ile annenin hastalıkları ve bebeklerin hastalıkları ve ölümleri arasında yakın bir ilişki vardır. Gebeliğe bağlı diabette, bebekte aşırı irilik, yeni doğan yani hemen doğum sonrası bebekte kan şekeri düşüklüğü, kan hücrelerinde bozukluk ve sarılık riski artar, gebeliğe bağlı yüksek tansiyon daha sık görülür, bebeğin rahimde içinde bulunduğu sıvı olan amniyon sıvısındaki artış ve buna bağlı ters gelişlere sık rastlanılır. Bu nedenle bu hastalarda doğum daha çok sezaryen ile gerçekleştirilmek zorunda kalınabilir.
Gestasyonel diabet öncelikle diyet yani beslenmenin düzenlenmesi ile
tedavi edilmelidir. Diyet % 50 – 55 karbonhidrat, % 30 yağ ve % 20 protein içermelidir. Günlük alınması gereken kalori miktarı ise gebelik öncesindeki ideal kiloya göre hesaplanır ve kilo başına 30-35kcal’dır. Bunun düzenlenmesini diyetisyenler yapar. Şişman hastalarda kalori miktarı daha da düşürülebilir. Diyet tedavisinde amaç kilo kaybı ile insüline olan doku cevabını artırmaktır. Hastaların bu dönemde demir ve kalsiyum ihtiyaçları karşılanmalıdır. Hastalar günlük aktivitelerine devam etmeli, egzersiz ve yürüyüşlerle kilo vermeye çalışmalıdır. Eğer diyet ve egzersizlerle kan şekerleri normal seviyelerde tutulamıyorsa (açlık kan şekeri <105mg/dl, tokluk kan şekeri < 120 mg/dl olmalıdır) tıbbi tedavi uygulanma gerekliliği vardır. Ağızdan alınan antidiyabetik ilaçlar muhtemel teratojenik etkileri nedeniyle tercih edilmedikleri için bu hastalara insulin tedavisi uygulanır.
Gebelikleri sırasında diabet tanısı alan hastalar doğumdan sonra da izlenmelidir. Doğumu takiben 6-8. haftalarda 75 gr lık glukoz tolerans
testi ile kalıcı diabetin oluşup oluşmadığı tesbit edilmelidir.
Diabeti olan anneye gelecekteki gebelikler için tavsiyede bulunulmalıdır. En yaygın olarak mekanik engel oluşturan yöntemler kullanılabilir. Bunun yanında düşük doz oral kontraseptifler de kullanılabilir. Bu ilaçlar kullanılmaya başlandıktan sonra kan şekerleri yakından takip edilmelidir. Eğer hasta doğurganlığını tamamlamışsa tüp ligasyonu
(rahim kanallarının bağlanarak kalıcı bir şekilde gebeliğin önlenmesi) önerilebilir.
Hanımlar unutmayınız bütün bunlar gebelik sırasında hekim kontrolleri ile tanınır ve takip ve tedavisi yapılır. Bu nedenle gebelerin sadece kendileri için değil, henüz doğmamış bebekleri için de en yakınlarındaki sağlık kurumlarından düzenli gebelik muayenelerini yaptırmaları gereklidir.
Ana Çocuk sağlığı merkezleri, sağlık ocakları gibi
merkezlerde bu taramalar yapılabilmekte, ille de hastanelere gitmek gerekmemektedir.
Bebeğiniz ve kendiniz için gebelik öncesi ve gebelik sırasında düzenli kontrollerini yaptırın, yaptırmayanları da uyarın lütfen…

postheadericon Radyoterapi nedir?

RADYOTERAPİ NEDİR ?
Radyoterapi, radyoaktif ışınlarla tedavi demektir.
Kanser olgularında ameliyat ve kemoterapi gibi bir tedavi yöntemidir ve
tek başına yapılabileceği gibi, ameliyat öncesi, sonrası ya da
kemoterapi beraberliğinde uygulanabilir.
Yaklaşık 100 yıl önce radyoaktif ışınların keşfinden bu yana radyasyon,
tıpta teşhis (radyoloji) ve tedavi (radyoterapi) amacıyla,
giderek yaygınlaşarak kullanılmaktadır.
Radyoterapide daha güçlü ışınlar kullanılmasına rağmen
hasta tedavi sırasında, röntgen çekiminde olduğu gibi,
işlemi hissetmez. Radyasyonun tehlikeleri hakkındaki
yaygın endişelere karşın, tıp bugün radyasyonun kullanılmasında
yeterince bilinçli ve deneyimlidir. Radyasyon tedavisi,
gereği gibi kullanıldığında riski çok az, yararları ise çok daha
fazla olan bir tedavi modelidir.
Radyoaktif ışınlar, tedavi edilen bölgedeki kanser hücrelerini
yok ederek etkilerini gösterirler. Bu arada tedavi alanı içindeki
normal hücreler de bu ışınlardan kötü etkilenseler de, onların
kendilerini onarma yetenekleri vardır. Dolayısıyla radyasyona
bağlı normal doku hasarı çoğu kez geçicidir.
Muhtemel yan etkilerden olabildiğince kaçınmak amacıyla
radyoterapide verilmesi planlanan toplam doz, seanslara
bölünerek verilir.Genellikle haftanın beş günü, günde
bir seans şeklinde uygulanır ve hafta sonu
hastanın dinlenmesi öngörülür.
Böylece normal hücrelerin iyileşmesine de fırsat tanınmış olur.
Radyasyon tedavisi, Co-60 ya da Lineer Akseleratör gibi cihazlar aracılığıyla vücudun dışından (harici radyoterapi) veya vücut boşlukları ya da doku içine radyoaktif maddelerin yerleştirilmesi yoluyla içerden (dahili radyoterapi) gerçekleştirilir. Tedavilerin şekli hastanın yaşı, genel sağlık durumu, teşhis edilen kanserin türü, evresi, yerleşim yeri gibi birçok önemli faktöre bağlıdır. Bu tedavi kararları, birçok farklı tıp branşından uzman hekimlerin hastayı en başından beri birlikte görüp değerlendirmeleri sonucu alınır ve her hasta ayrı değerlendirilir. Bu nedenle aynı tip kanser hastası bile olsalar,
her hastanın tedavisi kendi şartlarında planlanır.
Harici radyoterapi sizi radyoaktif yapmaz.
Tedaviniz süresince ve sonrasında diğer insanlarla
(çocuklar dahil) aynı ortamda birlikte olmanızda çevrenizdekiler açışından hiçbir sakınca yoktur. Evde kullandığınız hiçbir eşyanızı ayırmanıza kesinlikle gerek yoktur. Radyasyon, asla bulaşıcı bir özellik taşımaz.
Radyasyon parçacık demetleri ve dalgalar yolu ile taşınan özel bir enerji tipidir. Radyoaktif kaynaklardan ya da özel cihazlardan (lineer akseleratör gibi) elde edilir. Uzun yıllar önce hekimler insanların bedenlerinin içini görmek ve hastalığı saptamak için bu enerjiyi nasıl kullanabileceklerini araştırmış ve sonuçta radyasyon, hastalıklara tanı
koymada çok önemli bir rol oynar duruma gelmiştir.
Eğer radyasyon yüksek dozlarda uygulanabilirse kanser ve diğer
hastalıkların tedavisinde de kullanılabilir.
Tümöre ya da hastalığın olduğu alana radyasyon verilmesi için özel araçlar gerekir. Tedavide yüksek enerjili ışınların ya da parçacıkların kullanılmasına radyasyon tedavisi denir. Radyasyon tedavisi, yerine göre radyoterapi
(RT), X-ışını tedavisi, kobalt tedavisi, elektron ışını tedavisi ya da
ışınlama olarak da adlandırılır.
Radyasyon tedavisi; “eksternal” (beden dışından) ve “internal”
(beden içi) uygulamalar olmak üzere iki biçimde yapılır.
Bazı hastalara ikisi birden art arda da uygulanabilir.
Hastaların büyük çoğunluğuna radyasyon beden dışından verilir.
Tedavi genellikle radyoterapi merkezlerinde ayakta uygulanır.
Eksternal tedavide bir cihaz yardımıyla tümör içeren bölgeye yüksek enerjili ışınlar veya partiküller yöneltilir. Radyasyon tedavisinde kullanılan cihazların en önde gelen tipi lineer akseleratörlerdir. Yüksek enerjili ışınlar,
kobalt-60 gibi radyoaktif kaynak içeren cihazlar yardımıyla da uygulanabilir.
Eksternal ışınlama çalışmalarında farklı cihazlarda farklı yollar izlenir.
Bazı cihazlar cilt yüzeyine yakın kanserlerin tedavisinde etkili olurken, diğerleri bedenin derin kısımlarındaki kanserlerin tedavi edilebilmesinde etkilidir. Hangi cihazın sizin için en uygun olduğuna hekiminiz karar verecektir.
İnternal radyasyon tedavisi uygulandığında radyoaktif madde veya kaynak, implant denilen ince tel ya da tüp gibi küçük taşıyıcılara yerleştirilir.
Bu implantlar doğrudan tümörün içine ya da beden boşluklarına yerleştirilir. Bazı durumlarda cerrahi müdahale ile tümör alındıktan sonra, geriye kalmış olabilecek tümör hücrelerini öldürmek için açılan yarığın çevresine implantlar yerleştirilebilir. İnternal radyasyon tedavisinin başka bir biçimi de radyoaktif kaynakları yerleştirmeden kullanılanlarıdır. Kaynak ya ağızdan ya da bedene enjeksiyon yoluyla alınır. Eğer bu biçimde tedavi edilecekseniz birkaç gün hastanede kalmanız gerekebilir.
İnternal Radyasyon Tedavisi
İnternal radyasyon tedavisi ne zaman kullanılır?
Küçük alanlara yüksek doz vermenin en iyi yolu internal tedavidir.
İnternal radyasyon tedavisinde yüksek enerjili ışın kaynakları
kanser hücrelerinin mümkün olduğunca yakınına yerleştirilerek
normal hücrelerin etkilenme riski azaltılır.
İnternal radyasyon tedavisi kullanılarak eksternal tedaviden daha
kısa bir zamanda toplam doz tümöre aktarılabilir. Büyük radyasyon cihazları yerine kanserli hücrelere ya da tümöre doğrudan veya mümkün olduğunca yakınına radyoaktif materyal içeren aplikatörler yerleştirilir. İnternal tedavide kullanılan bazı radyoaktif maddeler şunlardır: sezyum, iridyum, iyot ve fosfor. Genellikle internal radyasyon tedavisi baş-boyun, meme, rahim, tiroit, rahim ağzı ve prostat kanserlerinde yapılır. Bazı durumlarda hekiminiz internal ve eksternal tedavileri birlikte önerebilir.
Bunun yanında interstisyel ve intrakaviter brakiterapi
gibi terimler duyacaksınız. Bu terimlerin her biri internal tedavinin
bir parçasıdır. Çoğu zaman internal tedavinin herhangi bir tipi
hakkında konuşulurken brakiterapi sözcüğü kullanılır.
İnterstisyel tedavi yapıldığında radyasyon kaynağı
küçük tüp ya da taşıyıcıların içinde, kanserli dokunun içine ya da yakınına yerleştirilir.
Bu implantlar geçici ya da kalıcı olabilir. İntrakaviter tedavi yapıldığı zaman radyoaktif materyal rahim gibi beden boşluklarına yerleştirilir.
Brakiterapide küçük bir taşıyıcıya kapatılan radyoaktif kaynak,
dokunun içine ya da boşluklarına yerleştirilir.
Radyasyon, tümöre tüpler yardımı ile de verilebilir.
Buna uzak brakiterapi uygulaması denir.
Sıvı haldeki radyoaktif madde ise kan dolaşımı veya doku
boşlukları yardımıyla enjekte edilebilir.
Madde enjekte edilirken herhangi bir taşıyıcının içine kapatılmaz.
Bu nedenle yöntem açık internal tedavi adını alır.
Çoğu zaman implantları yerleştirirken genel ya da
lokal anestezi gerekmektedir.
Çoğu merkezde radyoaktif madde taşıyıcı anesteziden
sonra yerleştirilmektedir. Böylece diğer insanların radyasyona
maruz kalmaları engellenmektedir.
Radyasyonu kanser hücrelerine ya da dokusuna vermek için, radyoaktif madde tel, tohum, kapsül ya da iğne gibi implantlarla kapatılır.
İmplant seçimi ve yerleştirme yöntemi kanserin lokalizasyonu ile büyüklüğüne bağlı olarak değişir. İmplantlar özel aplikatörler ile beden boşluğunun içine, tümör yüzeyine ya da tümörü daha önce alınan bölgelere yerleştirilebilir.
Diğer insanlar implantlardan radyasyon alır mı?
Eğer bu tip bir tedavi görecekseniz hastane size özel bir oda verir.
Fakat doktor ve hemşireniz sizin o odada uzun süre kalmamanız için çaba harcar. Herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğunuzda hemşirenizi çağırabilirsiniz. Hemşire gereksiniminizi karşılayıp hemen odadan çıkacaktır. Genellikle idrar ya da dışkınız radyoaktivite içermez. Yalnız açık internal tedavide idrar ve dışkıda radyoaktivite bulunabilir. Tedavi sırasında ziyaretçilerinize sınırlama getirilecektir. Çoğu merkez 18 yaşından küçük çocuk ve hamile kadınların hastaları ziyaretlerine izin vermez. Ziyaret sırasında ziyaretçileriniz sizden en az iki metre uzakta durmak zorundadır. Ayrıca ziyaret süresi en fazla 30 dakika ile sınırlı olmalıdır.
Yan etkileri var mıdır?
Tedavi sırasında çok şiddetli ağrı ve acı duymazsınız.
Fakat aplikatör kullanıldığı durumlarda aplikatör sizi rahatsız edebilir.
Eğer gerekirse hekiminiz size dinlenebilmek ve ağrılarınızı hafifletmek için ilaç verir. Bazı hastalar anestezi sonrası kendini zayıf, uyuşuk hissedebilir.
Mide bulantısı da olabilir. Ancak bu etkiler uzun sürmez.
Eğer yanma, terleme veya herhangi bir olağanüstü belirti görür
ya da duyarsanız hemşirenize söyleyin. Bu kitapçığın diğer ilgili
bölümünde yan etkiler konusunda bilgi bulabilirsiniz.
İmplantlar bedende ne kadar kalır?
İmplantların bedende kalma süresi hastaya verilecek dozun büyüklüğüne göre değişir. İmplant düşük doz hızlı ise günlerce kalabilir. Yüksek doz hızlı ise birkaç dakikada çıkarılır. Genelde alçak doz hızlı implantların bedende kalma süresi 1-7 gün arasında değişir. Tedavi protokolü kanserin tipine, hastanın genel durumuna ve hastanın aldığı diğer kanser tedavilerine göre düzenlenir. Bazı kanser alanlarında implant sürekli olarak kalır.
Bu tip tedavi görüyorsanız radyasyon enerjisinin aktif olduğu günlerde hastanede özel bir odada tedavi olursunuz. İmplant enerjisi zayıfladığı zaman eve yerleşebilirsiniz. Bu sırada radyasyon bedeninizi daha zayıf olarak etkiler. Hekiminiz size evde yapmanız gerekenleri anlatır. Yüksek dozlu brakiterapide hastalar birkaç dakika içinde tedavi edilebilir.
Uzak brakiterapi ile yüksek dozlu radyoaktif kaynak, bir kontrol sistemi kapsamında tüp veya kateter ile birlikte tümöre doğru gönderilir. Sistem, tümör üzerinde kalarak radyasyon aktarır. Bu işlemi brakiterapi konusunda iyi eğitilmiş uzman personel yapar. Bu personel sizi tedavi anında kapalı devre televizyon sistemi ile izler ve sizinle konuşabilir.
Yüksek dozlu tedavi kısa sürer ve diğer radyasyon tedavi şekillerine göre daha iyi sonuç verir. Çünkü radyoaktif madde bedende kalmaz.
Ayrıca hasta saatlerce bir odada kapalı durmaz.
Uzak brakiterapi uygulamaları; rahim, rahim ağzı, meme, akciğer,
pankreas, prostat, yemek borusu kanserlerinin tedavisinde kullanılır.
İmplant çıkarıldıktan sonra ne olur?
Genellikle implantı çıkarmak için anesteziye gerek yoktur.
Hastane odasında rahatlıkla çıkarılabilir.
İmplant çıkarıldıktan sonra bedeninizde herhangi bir radyoaktivite kalmaz. Doktorunuz hastaneden çıktıktan sonra bazı çalışmalarınıza sınır koyabilir.
Daha fazla uyumaya ve dinlenmeye gereksiniminiz olabilir.
Ancak kısa zamanda kendinizi daha güçlü hissedersiniz. Tedaviden sonra tedavi edilen bölgeniz daha duyarlı olabilir. Bu yüzden hekiminiz tedavi alanında herhangi bir sorun var ise sportif ve cinsel aktivitelerinize sınırlama getirebilir.
Eksternal Radyasyon Tedavisi
Hekim tedaviyi nasıl planlar?
Radyasyon tedavisinde kullanılan ışınlar birçok
kaynaktan elde edilir. Hekiminiz hastalığınızın özelliğine göre X-ışını, elektron ya da Co-60 gamma ışını kullanmayı seçebilir. Hangi radyasyonu kullanacağı kanserin tipine ve hekiminizin ışının ne kadar derine gitmesini istediğine bağlı olarak değişir. Yüksek enerjili ışınlar kanserin pek çok tipinin tedavisinde kullanılabilmektedir.
Radyasyon onkolojisi uzmanı tedavi alanı için özel
bir plan yapmak zorundadır. Bu işleme “simülasyon” denir. Fizik muayene ve hastalığın öyküsü dinlenerek özel bir cihazla tedavi alanınız belirlenir. Birden fazla tedavi alanınız olabilir. Simülasyon işlemi 10-30 dakika arasında değişir.
Teknikeriniz genellikle, cildinize renkli nokta dövmeler yaparak tedavi alanının dış hattını belirler. Bunlar, alanın sınırlarının tedavi bitimine kadar belirlenmesini sağlar.
Çizgiler silinmeye başlarsa hemen teknikerinize söyleyerek yeniden çizgilerin koyulaştırılmasını sağlayın. Böylece alan kolaylıkla görülebilecektir. Asla çizgileri kendiniz evde koyulaştırmayı ya da yeniden çizmeyi denemeyin. Hekiminiz simülasyondaki bilgileri ve diğer testleri kullanarak radyasyon fizikçisi ile görüşür. Ne kadar doz verilmesi gerektiğini saptar ve kaç tedavi uygulayacağına karar verir. Planlama işlemi bazen birkaç gün sürebilir.
Tedavi başladıktan sonra hekiminiz tedaviye yanıt verme hızınızı izler. Haftada en az bir defa genel durumunuzu kontrol eder.
Bu kontrollere göre gerekirse tedavi planınızda değişiklik yapılabilir. Önemli olan tüm tedaviden en yüksek faydayı sağlamaktır. Gereksiz ertelemeler tedavinin etkisini azaltır. Radyasyon tedavisi genellikle haftada beş gün verilir. Ortalama altı ya da yedi hafta sürer. Ancak bazı durumlarda tedavi iki ya da üç haftada bitebilir. Bu tip ışınlamalarda günlük doz biraz düşük tutularak tedavi alanındaki normal dokuların korunmasına çalışılır. Hafta sonları normal hücrelerin kendilerini onarması için ışınlama yapılmaz.
Tedavi boyunca alacağınız toplam doz ve fraksiyon sayısı kanserin tipine, yerine, büyüklüğüne ve daha önce yapılan tedavilere göre değişir.
Tedavi sırasında neler yapılır?
Tedaviye girmeden önce merkezde size verilen özel elbiseleri giymelisiniz. Bunlar tedavi anında kolayca giyilip çıkarılabildiğinden sizin için en uygun giyeceklerdir.
Tedavi odasındaki tekniker, alanı yerleştirmek için cildinizdeki belirleyicileri kullanacaktır. Tedavi masasına uzanarak, her seansta yaklaşık 15-30 dakika arasında tedavi odasında kalacaksınız. Bu zamanın 1 ile 5 dakika arasında değişen diliminde doz alacaksınız. Işınlama sırasında herhangi bir ağrı ya da acı duymayacaksınız.
Teknikeriniz cihazın belli bölümlerine ya da bedeninizin belirli bir yerine normal doku ve organlarınızı korumak için özel olarak hazırlanmış korumalar koyacaktır. Ayrıca plastik ya da değişik tipte araçlar ile her uygulamada doğru biçimde yatabilmeniz sağlanabilir. Her uygulamada istenilen doğru alanı tedavi etmek için bir süre hareketsiz kalmanız gerekir. Tedavi esnasında normal nefes alıp verişinizi değiştirmemelisiniz.
Tekniker cihazı açmadan önce odadan ayrılır. Cihaz yandaki küçük bir alandan kontrol edilir. Bu sırada siz, televizyon ekranından izlenirsiniz. İçeride yalnız olmanıza karşın teknikerinizin sizi gördüğünü ve duyduğunu unutmayın. Tedavinizde kullanılan cihaz oldukça büyüktür. Cihaz, amaçlanan tedavi alanını tedavi etmek için değişik açılarda hareket edeceğinden gürültü yapabilir. Cihazın büyüklüğü ve hareketi ilk anda sizi korkutabilir. Fakat cihazın tekniker tarafından kontrol edildiğini unutmayın.
Cihazın doğru çalışıp çalışmadığı sürekli olarak radyasyon fizikçileri tarafından denetlenmektedir. Yine de tedavi odasında herhangi bir şeyin yolunda gitmediğini düşünüyorsanız teknikerden açıklamasını isteyebilirsiniz.
Radyasyonu görmez ve duymazsınız. Büyük olasılıkla herhangi bir şey hissetmezsiniz. Eğer tedavi anında kendinizi
hasta hisseder ve rahatsızlık duyarsanız teknikerinizle konuşun.
Cihaz anında durdurulabilir.
Hiperfraksiyone tedavi nedir?
Tümörün yerleşimine ve tipine göre radyasyon genellikle günde bir defa verilir. Hiperfraksiyone radyoterapide günlük doz daha
küçük dozlara bölünerek günde birden fazla fraksiyonda verilir.
Alana günde birden fazla tedavi uygulanacaksa genellikle iki tedavi arasında 4 ile 6 saat boşluk bırakılır. Hekimler hiperfraksiyone tedavinin normal tedaviden daha fazla ya da aynı oranda etkili olup olmadığı konusunda araştırmalarını sürdürmektedir. İlk sonuçlar umut vericidir ve hiperfraksiyone tedavi giderek sıklıkla kullanılan bir tedavi biçimi olmaya başlamıştır.
İntra-operatif radyoterapi nedir?
Operasyon ve radyoterapiyi birleştirerek aynı anda yapma işine “intra-operatif” tedavi denir. Cerrah tümörü mümkün olduğunca temizler. Daha sonra tümör yataklarına ve kanser hücrelerinin sıçrayabileceği komşu alanlara doğrudan yüksek doz verilir. Bazı merkezlerde radyoterapi departmanının yanında operasyon odası da bulunmaktadır. Hasta radyoterapi departmanında tedavi edildikten sonra operasyon odasına ameliyat için geri getirilir.
Bazı durumlarda yüksek dozlu intra-operatif radyasyon eksternal ışınlamaya ek olarak verilir. Böylece kanser hücrelerine daha büyük miktarda radyasyon verilmesi sağlanır.
Tedavinin etkileri nelerdir?
Eksternal radyasyon tedavisi ile bedeniniz radyoaktif (radyasyon içeren ya da saçan) bir duruma gelmez. Bu nedenle diğer insanlardan uzak durmanıza ya da kaçmanıza gerek yoktur.
Öpüşmenizde, sarılmanızda ve hatta cinsel ilişkide bulunmanızda hiç bir sakınca yoktur. Yan etkiler çoğunlukla tedavi edildiğiniz alanla ilgilidir. Hekiminiz ya da hemşireniz size yan etkiler hakkında bilgi verecektir. Tedaviniz sırasında öksürük, terleme, ateş ya da ağrı gibi belirtiler görüldüğünde hekim ya da hemşirenize danışınız.
Yan etkiler çoğunlukla radyoterapi sürecinde oluşmaktadır. Hoş olmamasına karşın bu sorunlar önemli değildir ve kontrol edilebilmektedir. Genellikle tedavi bitiminden birkaç hafta sonra bu etkilerin çoğu.
Tedaviniz sırasında radyasyon onkolojisi uzmanı düzenli olarak tedavinin yan etkilerini kontrol eder. Ağrıların, kanamaların ve diğer rahatsız edici durumların özellikle tedavi bitiminden sonra azalır.
Hekiminiz, ışınlama sırasında normal hücrelerde oluşabilecek zararı saptamak için bir takım testler uygular. Rutin olarak beyaz ve kırmızı kan hücreleri ile trombositlerin kontrolü yapılır.
Tedavi süresince nelere dikkat edilmeli?
Her hastanın radyoterapiye tepkisi farklıdır. Bu nedenle hekim her hasta için özel bir plan yapmak zorundadır.
Ayrıca hekim ya da hemşireniz size oluşabilecek yan etkiler için evde neler yapabileceğinizi mutlaka anlatır.
Tedavinin başarılı olabilmesi ve sağlığınızı koruyabilmeniz için almanız gereken özel önlemlerden bazıları şöyle sıralanabilir:
• Yeterince dinlenin.
• Gereksiniminiz olduğu kadar uyuyun.
• Tedavi boyunca bedeniniz normalden fazla enerji harcayacaktır. Bu nedenle kendinizi       yorgun hissedebilirsiniz. Ancak bu yorgunluk ve halsizlik durumu 4 ile 6 hafta sonunda     tedaviniz ile birlikte biter.
• Beslenmenize dikkat etmeniz gerekir. Kilo kaybını önlemek için dengeli yemek zorundasınız.     Tedaviniz sırasında yemek yeme ya da diyet ile ilgili sorunlarınız varsa diğer bölümde      size küçük ipuçları önerilecektir.
• Tedavi alanınızın üzerine mümkün olduğunca elbise giymekten kaçının. Kendinizi rahat     hissedebileceğiniz, yumuşak ve pamuklu elbiseler giyin
• Tedavi alanında kalan cildinize ekstra özen gösterin.
• Hekiminizle konuşmadan, tedavi alanınıza sabun, losyon,
deodorant, ilaç, parfüm, kozmetik ya da diğer ürünleri  asla sürmeyin.
• Tedavi alanınıza sıcak ya da soğuk uygulamalar yapmayın. Sıcak
su bile cildinizi tahriş edebilir.
• Tıraş olmak zorundaysanız elektrikli tıraş makinelerini kullanın.
• Cildinizi yıkamayın ya da silmeyin.
• Yapışkan bandajlar kullanmayın. Bandaj yapılması  gerekli ise kağıt bandajları kullanın. Tedavi alanını bandaj dışına çıkarmaya    çalışın. Fakat bunu mutlaka hekiminize ya da hemşirenize sorarak yapın.
• Traş losyonlarını kullanmayın. Güneşten koruyucu losyonlar kullanmak isterseniz ilk önce doktorunuza danışın. Eğer kullanırsanız koruma faktörü en az 15  olanları tercih edin. Radyoterapiden  sonra cildinizi en az bir yıl güneş ışınlarından koruyun.
•  Tedavi başlamadan önce kullandığınız bütün ilaçları
hekiminize söyleyin. Aspirin dahi     olsa ilaç almadan önce hekiminizden izin alın. Hekiminize, hemşirenize ya da teknikerinize  her türlü soruyu sorun.
Size yardımcı olabilecek kişiler yalnız onlardır.
İzlem
İzlem ne demektir?
Radyoterapi sona erdikten sonra tedavinin sonucunu kontrol etmek çok önemlidir. Kanserin hangi türü olursa olsun hekim tarafından düzenli kontrolleriniz yapılmalıdır.
Tedaviden sonra kontrolleri kim yapar?
Çoğu hastanın izlemi radyasyon onkolojisi uzmanları tarafından yapılır.
Diğer hastalara radyoterapiyi öneren hekim, cerrah ya da
medikal onkoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır.
Başka hangi bakımlar gerekir?
Hekiminiz size tedavi sonrası bakımınız hakkında bilgi verecektir.
Neler yapacağınızı hekiminizden çok iyi öğrenin.
Radyoterapi bittikten sonra hekiminize aşağıdaki soruları sorabilirsiniz:
• İzlem ne kadar sıklıkla yapılmalı?
• Neden yeniden kan testleri, filmler isteniyor? Bu testler size ne anlatıyor?
• Kemoterapiye, ameliyata ya da diğer tedavilere gereksinim var mıdır?
• Kanserden kurtuldum mu? Geri gelme şansı nedir?
• Eski aktivitelerimi yeniden ne zaman yapabilirim?
• Çalışabilir miyim?
• Cinsel ilişkiye girebilir miyim?
• Spor yapabilir miyim?
• Önceden almam gereken herhangi bir önlem var mı?
• Özel diyete gereksinim var mı?
• Egzersiz yapmalı mıyım?
• Protez takabilir miyim?
Ağrı sorunu olursa ne yapılmalı?
Radyoterapi sonrası ağrı konusunda yardıma gereksinimi olan insan sayısı çok azdır. Ağrıyan bölgede ısıtılmış torba ya da sıcak bandajlar kullanmayın. Ağrı kesiciler yeterli gelebilir. Çok fazla ağrınız varsa hekiminize ağrıyı rahatlatacak ilaçları ve kullanılan diğer yöntemlerin neler olduğunu sorun. Bir ağrı uzmanı hekimle de görüşebilirsiniz.
Radyoterapi sonrası bakım
Hastalar, tedavi bitiminden sonra bir süre daha tedavi anındaki
özel bakımlarını sürdürmelidir. Örneğin tedavi bitiminden sonra ciltte sorunlar olabilir. Derinize özen göstermelisiniz. Sağlıklı dokular kendini yenileyene kadar daha fazla dinlenmeye gereksiniminiz olur.
Daha fazla uyuyarak yenilenme sürecine katkıda bulunun.
Hekim ne zaman çağrılmalı?
Tedaviden sonra günden güne kendinizi daha iyi hissedersiniz. Hekiminiz size doğal olmayan herhangi bir belirti olup olmadığını sorar.
Aşağıdaki sorunlardan biri sizde de varsa bunu hemen hekiminize aktarın.
• Özellikle aynı yerde olan ve geçmeyen ağrılar
• Yumru ve şişlikler
• Mide bulantısı, ishal, kusma ve iştah kaybı
• Açıklanamayan kilo kayıpları
• Doğal olmayan kızarıklık, kanama ve çürümeler
• Hekim ya da hemşirenizin söz ettiği herhangi bir belirti

postheadericon Kadınların kâbusu!

Kadınların kâbusu!
Türkiye’de her üç kadından birinde görülen idrar kaçırma hastalığı,
kadına zor anlar yaşatıyor ve yaşam kalitesini
önemli ölçüde düşürüyor.
Tıpta ”üriner inkontinans” denilen idrar kaçırma hastalığı olanların bunu genellikle gizlediğini belirten Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akın Sivaslıoğlu, ”Bunun en önemli nedenleri ise hastalığı bir sorun olarak görmemeleri,
hekime söylemekten utanmaları ve tedavisinin oldukça başarılı şekilde yapılabildiğini bilmemeleri. Bu bağlamda idrar kaçırmanın normal
bir durum olmadığını, utanılacak bir konu olmadığını ve çok etkin
tedavi yöntemleri olduğunu belirtmek istiyoruz” dedi.

Özellikle 65 yaş ve üzerinde bu oranın iki kadında bire ulaştığını ifade eden Sivaslıoğlu, şöyle konuştu: ”İdrar kaçırma hastalığı, çok sık görülen ve
insanın yaşam kalitesini negatif yönde etkileyen, kesinlikle yüksek oranda
artık günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Kadınlarımızın bu
farkındalığı anlamalarını ve hekimlere başvurmalarını önemsiyoruz. Tanımlanmış 8 tipte idrar kaçırma var. Bir kadında bunlardan hangisinin olduğu tanınmalı ve ona göre tedavi yapılmalı. Buradan anlaşılacağı gibi,
her zaman cerrahi yapalım demiyoruz, bazı tiplerde çok basit tedavilerle hastanın sıhhatine kavuşmasını sağlayabiliyoruz. Günümüzde hastalığın nedenleri arasındaki çok sayıda doğum yapma, zor veya müdahaleli
doğum ve ailesel (genetik) faktörler yer almaktadır.”

Robotik Cerrahi Uygulanabilir.
Robotik cerrahinin idrar kaçırma hastalığının tedavisinde de başarıyla uygulandığını belirten
Doç. Dr. Sivaslıoğlu, şunları kaydetti:
”Belirli seçilmiş olgularda özellikle robotik cerrahiyle idrar kaçırma ameliyatının oldukça etkin olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz.
Robotik cerrahi ile idrar borusunun altına yama yerleştirilmesi yapılamaz.
Öte yandan, eğer bir nedenle batında bir işlem yapılacak ve eş zamanlı
kadında idrar kaçırma varsa bu olgularda idrar kesesi ve idrar borusunun
her iki yanındaki dokuların kemik yapıdaki bir bağa asılması uygun olabilir.
İşte tam burada robotik cerrahinin üstünlüğü ortaya çıkmaktadır.
Robot kolları ile bazı ulaşılması güç vücut boşluklarına daha rahat
ulaşılmakta ve düğüm atılması çok daha kolay olmaktadır.”

En Önemli Nedeni Hamilelik
Kadınlarda idrar kaçırma hastalığının en önemli ve sık görülen nedeninin
çok sayıda gebelik ve zor doğum olduğunu söyleyen Sivaslıoğlu,
”Gebelik bir kadının yaşantısında arzulanan doğal bir süreçtir.
Ancak gebelikte ortaya çıkan ve düzeyi artan bazı hormonlar
pelvik yapıdaki (kadının iç genital organlarının yer aldığı kemik çatısı)
bağ ve dokuları gevşetir. Doğumdan sonra bu yapılarda
ortaya çıkan değişiklikler hiçbir zaman tam olarak geri dönmez ve bu durum
idrar kaçırma, pelvik organ sarkması gibi hastalıklara zemin hazırlar.
Doğum sayısı ne kadar çoksa bu sorunların ortaya çıkma ihtimali o
kadar çoktur” dedi.

İdeal Kilonuzu Koruyun
Doç. Dr. Sivaslıoğlu, idrar kaçırma hastalığı olan kadınlara şu önerilerde bulundu: ”Aşırı kilodan kaçınılmalı. Sigara kullanılmamalı.
Özellikle 4 kilogramı geçen ağırlık taşınmamalı ve yerden yük alınırken
mutlaka dizler kırılmalı, böylece bele fazla yük bindirilmesinden kaçınılmalı. Pelvik taban (leğen kemiğinin alt destek tabanı) egzersizleri, örneğin kegel egzersizi, mutlaka bir uzmandan öğrenilip gün içinde en az 3 set
(her bir sette 20 kasma) yapılmalı. Bu egzersizler yapılırken asla karın kasları kullanılmamalı. ‘Tuvalette idrar yaparken idrar akışını durdurun’ şeklindeki egzersiz önerisi kesinlikle yanlıştır. Aslında pelvik taban konusunda en iyi egzersiz pilates topunun üzerinde oturmaktır.

Ağır Sporlardan Uzak Durun
Kabız kalınmamalı, bu amaçla lifli gıda tüketimine dikkat edilmeli. Ağır sporlardan uzak durulmalı, 20 dakikayı geçen tempolu yürüyüşlerde
mutlaka 5 dakika kadar dinlenilip daha sonra yürüyüşe devam edilmeli.
İdrar kaçırma şikâyeti varsa mutlaka önemsenmeli ve hemen
hekime gidilmeli. Pelvik organ sarkması varsa mutlaka hekime gidilmeli. Annede pelvik taban sorunu varsa kızında da bu sorunların
ortaya çıkma oranı çok yüksektir. Bu nedenle, bu sorunlardan
yakınan anneler, kızlarına 18 yaşından itibaren uyarıda bulunmalıdır.”

Kaynak : Gazete ajans







SİPARİŞ VE BİLGİ HATTI
Medikal Blok Medikal
Medikal Kozmetik Tekstil İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Adres : Osmanağa Mah Rıhtım Cad. Reşit Efendi Sok No : 45 /A Kadıköy – İSTANBUL
İletişim : 0216 405 28 28 – 0216 405 28 29
Fax : 0216 405 28 30
Mobil : 0530 286 53 43
Mail : omronmedikal.net@gmail.com