Hastalıklar

postheadericon Varis

Varis
Yüzeysel toplardamarların uzayıp büklümlü genişlemiş
hale gelmesi
VARİS olarak tanımlanmaktadır.
Kanı kalbe geri taşıyan damarlar toplardamar olarak adlandırılır.
Bu damarlar kan akışının kalbe doğru tek yönlü olmasını sağlayan
kapakçıklar içerirler. Toplardamarlarda oluşan tıkanıklıklar ve aşırı
basınç bu kapakçıkların düzgün kapanmasını engelleyerek geriye
doğru kaçaklara sebep olurlar.
Sonuçta bacaklardaki yüzeysel toplardamarlar
genişler, uzar ve büklümlü bir görüntü ile  varisler oluşur.
Gece oluşan kramplar, kaşıntı, şişkinlik,
ayakta kalma ile ağrı, sıkça
görülen şikayetlerdir. Bu şikayetler varislerin
büyüklüğü veya sayısı
ile orantılı değildir.Bayanlarda hem estetik hem de
sağlık açısından hamilelik ve menstruasyon sırasında
varislerle ilgili şikayetler artar.
Hanımlarda varislere, erkeklere oranla 4 kez daha
fazla rastlanmaktadır.
Varis nedir? Varis nasıl oluşur?
Damarlarımızda varis olduğunu nasıl anlarız?
Varis nedir?
Toplardamarların genişlemesine ve şişmesine varis denir.
Genellikle, vücudun en fazla basınç altında kalan bölgesi
olan bacakların alt kısımlarında görülen varis,
yalnızca estetik açıdan değil, sağlık açısından da
önlem almayı gerektirir.
Varisi olanlarda, gece kramplar yaşanır,
bacaklarda kaşıntı, şişkinlik olur, ayakta
kalınca ağrı başlar. Kadınların, hamilelik ve period
dönemlerinde
varislerle ilgili şikayetleri artar.
Varis tedavisi nasıl yapılır?
Varis tedavisinde yıllardır kullanılan varis çorapları
hala tedavi edici… Ailesinde varis bulunan ya da
yukarıda belirtilen risk faktörlerini taşıyan kişilerin
en azından koruyucu düzeyde, düşük basınçlı varis
çorabını günlük yaşamlarında kullanmaları tavsiye edilir.
(Sabah yataktan kalkmadan, ayaklar yukarı kaldırılarak
dinlendirilmeli
ve bu konumdayken çoraplar giyilmeli.
Ancak yatarken çıkarılmalı.)
Varis tedavisinde çok değişik yöntemler bulunuyor.
Artık yara oluşmuş olgularda tedavi çok karmaşıktır.
Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, özellikle ailesel
yatkınlık olan hastalarda yeniden varis oluşumu
görülebilir.
Son yıllarda lazer yöntemi ile varis tedavisinde
büyük gelişmeler kaydediliyor
Varis Teşhisi
Örümcek damar ve varisler kolayca teşhis edilebilirler.
Doktorunuz muayenede bacak, ayak ve diğer etkilenen
bölgeleri tespit eder. Ayrıca şiş, ağrılı, yaralı ve cilt
üzerindeki renk değişimi olan bölgeleri kontrol eder.
Çoğu örümcek damar ve varislerin tedavi edilmesine
gerek kalmayabilir. Yaşam konforunu etkileyen ağrılı
durumlar ve daha ileri ülserleşmiş, kanayan ve
damar yangısı (flebit) oluşması halinde müdahale
edilmesi gerekir.
Eğer varis, ağrı, ıstırap , kas yorgunluğu veya kramp
gibi belirtiler gösteriyorsa bunları azaltmaya yönelik
adımlar atılmalıdır.
Tedavi: Varis Çorapları
Örümcek damar ve varislerin en basit tedavi yöntemi
bir çift varis çorabı edinmektir.
Bazen baskı çorabı adıyla da anılır.
Dolaşımı artırır, ağrıyı azaltır ve bacakları rahatlatır.
Diz üstü veya tayt tarzı modelleri eczanelerde,
medikal mağazalarda ve internette bulunabilir.
Lazer ve Intense Pulse Light
(IPL: Yoğunlaştırılmış Atımlı Işık) tedavisi,
ince örümcek damarları
ve küçük varis damarlarını ısıyla ortadan kaldırır.
Isı bir nedbe dokusu oluşumu sağlar ve sonuçta damarı
kapatır. Bazı hastalar için bu tedavi enjeksiyona
göre daha çekici bir alternatiftir.
Tedavi edilen bölgede hafif bir rahatsızlık,
renk değişikliği ve kabarıklık gibi yan etkileri vardır.
Anatomik olarak 3 tip varis vardır:
1) iri yeşilimtrak ana varisler
2) Cilt altında ağ biçiminde   yapılar oluşturan
morumsu retiküler varisler
3) Kırmızı ipliksi varisler
Alternatif Tıp Tedavisinde varis ve Hamamelis
Hamamelis, Hamamelis, Hamamelis virginiana,
Syn: Hamamelis macrophylla, Hamamelis dioica,
Trilopus nigra, Trilopus virginiana
Sihirli ceviz  Sihirli fındık Cadı fındığı Sihirli cadı
Virjinya Hamamelisi
Familyası: Hamamelisgillerde, Hamamelisgewâchse,
Hamamelidaceae
Drugları: Hamamelis yaprakları; Hamamelis folium
Hamamelis kabukları; “ cortex
Hamamelisin yaprak ve kabukları çay, sargı, fitil,
tentür ve natürel ilaç yapımında kullanılır.
Giriş: Hamamelisin bilinen 100’e yakın türü mevcuttur ve
bunlardan sadece Virjinya Hamamelisi tıbbi maksatla
kullanılır ve diğerlerinin böyle bir özelliği yoktur veya bilinememektedir.
Hamamelis mollis süs bitkisi olarak Avrupa’da ve Amerika’da
yetiştirilir ve Hamamelis Japonica ise enelikle
Orta ve Kuzey Japonya’da süs bitkisi olarak yetiştirilir ve
yabani olarak kendiliğinden yetişir. Bizi ilgilendiren
Şifalı Hamamelis (Virjinya Hamamelisi);
Hamamelis virginiana 1736’da İngiliz asıllı botanikçi
Collinson tarafından Avrupa’ya getirilmiş, önce süs bitkisi
olarak yetiştirilen bitki daha sonra Şifalı bitki olduğu için
bir dizi araştırması yapılmıştır. Latince Hamatus, kancalı,
melum, elma anlamına gelir ve Kancalı elma gibi bir anlam çıkar.
Botanik: Hamamelis 1-8m boyunda olan küçük bir ağaççık olup
birçok bakımdan fındığa benzer, yani bazen çalı bazen e küçük
bir ağaç gibi olabilir. Sonbaharda yapraklarının solup dökülmeye
başladığı an, çiçek açmaya başladığından Cadı fındığı, Sihirli fındık,
Sihirli ceviz veya Sihirli çalı diye anılır. Yaprakları 5-10cm
eninde, 10-15cm uzunluğunda, ters yumurta şeklinde,
kenarları kertikli, üst ve alt yüzeyi hafif tüylü,
kısa saplı ve yeşil renklidir. Çiçeklerinin kupa yaprakları 4,
döllenme tozlukları 4 adet olup, taç yaprakları 1-1,5cm uzunluğunda
2-3mm eninde, altın sarısı renkte ve şerit şeklindedir.
Meyveleri fındıktan küçük iki bölümlü, kapsül şeklinde,
her kapsül bölümünde bir tohum bulunur ve olgunlaşınca
bu kapsüller ortadan çatlar ve yağlımsı tohumları çevresine fırlatır.
Yetiştirilmesi: Çalılıklar, orman kenarları, sahil yamaçları,
ırmak kenarları, kumluklar ve humuslu taşlı topraklarda
rahatlıkla yetişir.
Hasat zamanı: Yaprakları Haziran’dan Eylül’e kadar
toplanarak hemen gölgede kurutulur, ince kıyıldıktan
sonra ve özel kaplarda muhafaza edilir. Kabukları;
dallarının kabukları Mayıs’tan Temmuz’a kadar soyularak
gölgede kurutulur ve ince kıyıldıktan sonra özel kaplarda
muhafaza edilir. Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma,
paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar
yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri
ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede
kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise,
2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü
birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer.
Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz
hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin
Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür
ve etkisini oldukca azaltır.
Kullanılması:
a) Araştırmalara göre Hamamelis preparatları başta;
basur, varis, flebit (toplardamar iltihaplanması),
nörodermatoz (besin alerjisi nedeniyle ortaya çıkan kaşıntılı,
kabarcıklı, sulu ve kızarık ekzema), pişik (Intertrigo), baldır ülseri
(ucus cruris) ve episitomiye
(ameliyat sonrası iyileştirme tedavileri)
karşı kullanılır.
b) Komisyon E’nin 21.08.1985 tarih ve 154 nolu Monografi
bildirisine göre Hamamelis yaprak ve kabuklarının çayı veya
ekstresinden elde edilen natürel ilaçlar başta hafif deri yaralanmaları,
deri ve mukozanın iltihaplanması, basur ve varise karşı kullanılır.
c) Homeopati’de; Hamamelis tentürü başta Varis,
toplardamar iltihaplanması (flebit), basur, burun kanaması,
beyaz akıntı, haya iltihaplanması, yumurtalık iltihaplanması,
baldır ülseri ve pişiğe karşı kullanılır.
d) Halk arasında ağız içi ve dişeti iltihaplanması ve ishale
karşı kullanılır.

postheadericon Genital Enfeksiyonlar

Genital enfeksiyonlar ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar
1-Alt genital sistem
2-Üst genital sistem
1-Alt genital sistem enfeksiyonları
a- Vulva ( Rahim dış dudaklar )
Vulvar Vestibulit Sendrom (VVS) nedir?
“Vuvar vestibulitis” veya diğer adı ile “vulvar vestibulit sendrom”
vulvada vestibulm bölgesinin enflamasyonu
(yangısı) anlamına gelmektedir.
Vulvar Vestibulit Sendromu (VVS) olan hastaların vulva ile vagina arasında hymen (kızlık zarı)
bitişiğinde kızarıklık mevcuttur. Ayrıca bu bölgeye her türlü temasta da aşırı bir hassasiyet olmaktadır.
Bu nedenle VVS problemi taşıyan kişiler partnerleri ile
cinsel ilişki sırasında aşırı derecede ağrı, acıma,
batma şikayetleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Kızlık zarının hemen kenarında, dış kısımda
“vestibulm” bölgesi ve “vestibulit” ile uyumlu kızarık alan.
(Dr. Süleyman Eserdağ Arşivi’nden)
Vulvada bulunan salgı bezleri
Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak
işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır.
Bunlar arasında en önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan
Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin (“bartolin” okunur) bezleridir.
Kanser Öncüsü Hastalık :
Vulvar Intraepitelyal Neoplazi (VIN) veya Vajinal Intraepitelyal Neoplazi
(VAİN) denilen durum kanser olmayan ancak
ileride kansere dönüşebilen bir hücresel bozukluğu tanımlar.
Bu durumda yapılan tedaviler ya da bazı hafif
bozukluklarda kendiliğinden düzelebilir.
Ancak, vulvar distrofi denilen durumda hücrelerdeki bozukluk düzeyine
göre % 1-15 oranında kansere dönüşebilmektedir.
Genellikle öncü lezyonlar çok belirgin bulgular vermezlerse de her türlü:
* Kaşıntı
* Renk değişikliği
* Yaralar
* Siğiller
* Benler
gerektiğinde biopsi alınarak incelenmelidir.
Belirtiler :
Genellikle hastalar geçmeyen kaşıntı, ben oluşumu, ülser ve siğilimsi şişlikler, bazen de kasıkta oluşmuş bezeler sebebiyle başvururlar. Vajen (hazne) girişinde herhangi bir siğil, ben, ülser, renk değişikliği ya da şişlik oluşması durumunda bir an önce doktora başvurulmalıdır.
Doktor direk gözle ya da vulvoskopi (bir tür mikroskop ile büyüterek ve boyalar sürerek,  burada Kolposkopide kullanılan alet kullanılır) ile muayene eder ve
mutlaka doku örneği alarak (biopsi) tanı koyar.
Hastalıga neden olabilecek durumlar ve risk faktörleri :
* Genital Siğil ( HPV, Kondilom )
* Sigara
* Her türlü bağışıklık sisteminin baskılandığı durum
* Şişmanlık
* Şeker hastalığı
Her cinsel ağrı problemi vulvar vestibulitis (VVS) midir?
Hayır. Cinsel ilişki sırasında ağrı problemi genel olarak “disparoni (dyspareunia)” olarak bilinir.
Vulvar vestibulitis de bir cinsel ağrı problemi olmasına rağmen,
cinsel ağrı problemlerinin daha pek çok nedenleri vardır.
Ayırıcı tanı için tam bir jinekolojik muayene şarttır.
b- Vajina ( Rahim haznasi )
Vajina, vajina girişiyle başlayan ve uç kısmında rahimağzının
yer aldığı boru şeklinde ve yaklaşık 10 santimetre uzunluğunda bir yapıdır.
Vajina girişinde bulunan salgı bezleri ilişki esnasında
vajina girişi ve vajinanın kayganlaşmasını sağlar.
Normalde ön-arka duvarları birbiri üzerine katlanmış olarak duran bu yapı, doğum eyleminde doğum kanalının yumuşak kısmının yapısında yer alır ve bebeğin başının geçmesine müsaade edecek kadar esner.
c- Serviks ( Rahim ağzı )
Serviks kanseri, servikal kanser ya da rahim ağzı kanseri, rahim ağzının (servikal alanın) habis (kötücül) kanseridir.
Serviks kanseri, epitelden köken alan habis tümör, yani karsinomdur.
İlk belirtisi vajinal kanama olabilir, ama iyice ilerleyene kadar bir belirti göstermeme durumu da söz konusudur. Tedavisi, erken evrelerde ameliyat, ileri aşamalarda kemoterapi ve radyoterapidir.
Serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
“Papanicolaou smear” (PAP smear) testi ile serviks kanseri oluşumu
öncesi değişikliklerin tanınması mümkün olmaktadır.
Serviks tarama çalışmalarının rutin olarak kullanıldığı ülkelerde invaziv serviks kanseri oranı %50′den fazla azalmıştır.
Epidemiyolojik çalışmalar serviks kanseri için majör risk faktörünün insan papilloma virüs
(Human Papilloma Virus ‘den kısaltma
HPV olarak anılır) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri – HPV enfeksiyonu ilişkisi, akciğer kanseri sigara ilişkisinden daha sıkı bir ilişkidir. Serviks kanser vakalarının hemen hepsinin (%99,7) gelişmesinde HPV enfeksiyonunun gerek şart olduğu bulunmuştur. Morbidite ve mortalite oranları çok yüksek olan bu kanserden korunmada HPV aşısının geliştirilmiş olması büyük öneme haizdir. Serviks kanserinin %70′ine neden olan iki HPV suşuna karşı geliştirilmiş bir aşı
Kanserin sıklıgı ve görünme oranı :
Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri, dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.
Avrupa’da her yıl 50 bin, dünyada ise 500 bin kadına serviks kanseri tanısı konmakta,
Avrupa’da yılda 25 bin, dünyada da 250 bin kadın bu nedenle ölmektedir.
Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6′sını, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15′ini oluşturur. ABD ve Birleşik Krallık’taki serviks kanseri sıklığının dünya çapındaki sıklığının yarısı kadar olması PAP smear taramasının başarısına atfedilmektedir.
Kanserin risk faktörü :
Serviks kanseri için birçok risk faktörü tanımlansa da, son epidemiyolojik çalışmalar bu kanser türü için majör risk faktörünün HPV (insan papilloma virüs) enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde HPV enfeksiyonu olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber kanser gelişimini tetikleyen başka risk faktörleri de mevcuttur. Bu risk faktörleri: erken yaşta cinsel ilişki
(20 yaştan önce), çok sayıda cinsel eş, eşin çok eşli olması (erkeğin başka eşlerinin olması), yüksek parite
(doğum sayısının fazlalığı), kötü hijyen, düşük sosyoekonomik seviye, pozitif aile öyküsü (aile (kan bağı olan) fertlerinde servikal kanser tanısı konmuş olması), sigara kullanımı, yetersiz beslenme (bilhassa; vitamin C, vitamin A, beta karoten ve folat eksikliği), klamidya trachomatis enfeksiyonu ve cinsel yolla bulaşan diğer bazı ajanlardır. Bunlara ek olarak eskiden risk faktörü olarak kabul gören, uzun süreli oral kontraseptif
(doğum kontrol hapı) kullanımı ve Herpes simpleks virüs tip II enfeksiyonu günümüzde artık risk etkeni olarak kabul edilmemektedir
Risk faktörleri arasında özellikle paritenin önemi yaklaşık 150 yıldır bilinmekte olup cinsel temasa ve buna bağlı faktörlere araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu nedenle birçok cinsel yolla bulaşan hastalık ve virüsler araştırılmıştır. 1970′li yıllarla beraber HPV üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir.
Bugün serviks kanseri gelişimi için HPV’nin mutlaka var olması gerektiği, diğer risk faktörlerinin ya virüsle karşılaşma oranlarını arttırdığı ya da viral persistansı-karsinojenik süreci hızlandırdığı için önemli olduğu üzerinde durulmaktadır.

d- Üretra ( İdrar yolu enfeksiyonu )
İdrarın depolandığı mesanenin devamında yer alan bu boru şeklindeki yapı idrar boşaltım sisteminin son basamağını
teşkil eder.
Uretra kadında erkekten çok daha kısadır. Bu kısalık ve genital sistemin vajina ve anüse yakınlığı, kadınlarda idrar yolu enfeksiyonlarının daha sık yaşanmasına neden olur. Yine ilk cinsel deneyimlerini yaşayan kadınlarda ilişkinin verdiği tahriş,
ilişki sonrasında sık idrara çıkma, idrarı zor yapma, idrarı
boşaltamamış olma hissinin yaşanmasına
neden olabilir.

postheadericon Düşük tansiyon

Düşük Tansiyon
Orta yaşlı ve sağlıklı bir kişide kan basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır.
Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı,
vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır.
Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) damarlara ulaşmıştır.
Büyük tansiyon 100 mmHg’nin altı­na düştüğünde düşük tansiyondan (hi­potansiyon) söz edilir.
Düşük tansiyon, kan dolaşımının, vücudun gereksinimi­ni karşılayamadığını gösterir.
Hastada ani pozisyon değişikliklerine neden olan vücut hareketleri (hızla ayağa kalkma gibi)
sonucunda dokulara, özel­likle beyne yeterli oksijen ulaşamaz.
Oksijensizliğe son derece duyarlı olan beyin bu durumdan çok etkilenir.
Dinlenme halinde büyük tansiyonu 100 mm’nin altında olanlarda dola­şım yetersizliği olduğu
söylenebilir
Küçük tansiyon da büyük kadar tehlikeli
Gerek yüksek gerekse düşük tansiyonun vücuda aynı derecede zaralıdır
“Yüksek tansiyon, beyin kanamasına, düşük tansiyon ise kan dolaşımı
zayıflığına neden oluyor”dedi
Yüksek tansiyon mu daha tehlikeli yoksa düşük tansiyon mu?
Her ikisi de tehlikeli… Şöyle ki; yüksek tansiyon, her şeyden önce kalbin yükünü arttırır.
Kalp, kanı vücuda pompalayabilmek için basıncı olduğundan daha da yükseltir.
Bu da kalp kasının daha çok kasılması anlamına gelir. Kasılan kalp kasları,
zamanla damarların kalınlaşmasına neden olur. Kalınlaşmış bir kalp kasının beslenmesi zordur.
Hele kalbimizi besleyen koroner damarlarda; darlıklar başlamışsa,
yüksek tansiyon bir kalp krizini de tetikleyebilir.
Yüksek ve düşük tansiyon, ne gibi hastalıklara neden olur?
Yüksek tansiyon, başta beyin kanaması olmak üzere böbrek yetmezliğine de neden olmaktadır.
Vücudumuzdaki kan damarlarının toplam uzunluğu 100 bin km kadardır.
Yaşam için gerekli oksijen ve besinler vücudumuza hepimizin bildiği gibi, kan ile taşınmaktadır.
Kanın bu kadar uzun bir damar ağını dolaşabilmesi için belirli bir basınca ihtiyacı vardır.
İşte normal tansiyondan kastedilen, bu dolaşımı sağlamaya yeterli tansiyon yani kan basıncıdır.
Tansiyonumuz düştüğü takdirde kanın dolaşımı azalır.
Kan basıncı degişkendir.
Yüksek tansiyon nasıl anlaşılır? Kalp krizi nasıl oluşur?
Kanın az gelmesi öncelikle beyni etkiler; baş dönmesi ile kendini belli eder.
Tansiyon düşüklüğü kalbimizin beslenmesini de azaltır. Kanı vücudumuza pompalayacak olan organ,
yeterli çalışamadığı takdirde tansiyon biraz daha düşer ve bir kısır döngüye girer.
Vücut, bu kısır döngüyü kıramazsa, hele bir de kalbi besleyen koroner damarlarda darlık varsa kalp krizi kaçınılmazdır.
Doğru tansiyon değerleri nelerdir?
Normal değer 120/80 mmHg’dır. Ancak 140/90 mmHg’dan sonrası
‘Evre 1 Hipertansiyon’ olarak kabul edilir. Kan basıncı gün içinde değişkenlik gösterir.
Tanı koymak için civalı tansiyon aletiyle farklı zamanlarda yapılan en az üç ölçüm değerine ihtiyaç vardır.
Kalbi olanlar dikkat..!
Hangisi daha önemli; büyük mü yoksa küçük tansiyon mu?
Her ikisi de, her yaşta önemlidir. Büyük tansiyon normal sınırlarda olsa dahi eğer,
küçük tansiyon yüksek ise, kişinin yüksek tansiyon tedavisine alınması gerekir.
Kimler yüksek tansiyon hastasıdır?
140/90 mmHg ve üstü ‘Evre 1 Hipertansiyon’, 160/100 mmHg üstü
‘Evre 2 Hipertansiyon’dur. 139/89 mmHg’ya kadar olan evre ise ‘Prehipertansiyon’ denen
hipertansiyon hastalığına aday bir evredir. Eğer değerler bu aralıktaysa, ilerlememesi için önlem alınmalıdır.
Bu önlem, ilaç tedavisinden ziyade kilo verme ve egzersiz yapma gibi yaşam tarzı değişikliklerini içerir.
Kalp krizi ya da kalp ameliyatlarından sonra hasta yüksek tansiyon hastası mı olur?
Tansiyon kontrolü; kalp krizi geçiren veya kalp ameliyatı olan hastalarda düzenli olarak yapılmalıdır.
Sıcakta tansiyon düşer
Sıcak havalar tansiyonumuzu nasıl etkiliyor? Mesela; yükselmesine neden oluyor mu?
Hipertansiyon tedavisi gören hastalar nasıl önlem almalı?
Bu sorular, herkesin sıklıkla aklına gelen suallerdir.
Ben size 2005 yılında ‘Hypertension’ dergisinde yayınlanmış bir makaleden söz etmek istiyorum.
Bu çalışma, bizim ülkemiz ile benzer iklim koşullarına sahip İtalya’da yapılmış. 6 bin 400 kişinin,
14 ay süresince 24 saat boyunca tansiyon takipleri yapılmış.
Hava sıcaklığı 32 derecenin üzerine çıktığı günlerde,
25 derecenin altında olduğu günlere kıyasla daha düşük seyrettiği gözlenmiş.
Yani sıcak havalar, tansiyonda düşmeye neden olmuş.
Bu gözlem, hipertansiyon tedavisi gören hastalarımız için önemli…
Zira kış aylarında kullanılan ilacın dozunu, yaz aylarında ayarlamak gerekebiliyor.
Yine aynı araştırmada 65 yaş üstü kişilerde geceleri tansiyonda yükselme gözlenirken,
orta yaşlılarda böyle bir yükselme gözlenmemiş. Dolayısıyla 65 yaş üstü kişilerde
sıcak hava tansiyonu yükseltmiyor. Özellikle yaşlıların tansiyonu, sıcak yaz akşamlarında yükseliyor.
Hastalarımız bize yaz aylarında baş dönmesi şikayetiyle geldiklerinde
tansiyon ilaçlarının dozunu azaltıyoruz.
Baş agrısıyla anlaşılır
Hiçbir belirti olmamasına rağmen kişi, tansiyon hastası olabilir mi?
Evet, olabilir. Ani tansiyon yükselmesi veya düşmesinde kişi bu değişikliği hisseder.
Ancak tansiyon yavaş yavaş yükselmişse, kişi tansiyonu çok yüksek olsa bile rahatsızlık duymayabilir.
Yüksek tansiyon genelde belirti vermez, sabahları baş ağrısı yapabilir. Düşük tansiyonda ise,
soğuk terleme, baygınlık hissi, baş dönmesi gibi bulgular olabilir.
Çocuklarda Büyüklerle bir degildir
Çocuklarda ve erişkinlerde tansiyon değerleri aynı mıdır?
Çocuklarda; yaş, cinsiyet ve boy dikkate alınarak persantil değerlerine göre kan basıncı değerlendirilir,
erişkinden farklıdır. Erişkinde normal kabul edilen 120/80 mmHg değeri çocuklar için yüksek bir değerdir.
Tansiyon günde 2 kez ölçülmelidir.
Kalp gibi kronik bir hastalığı olanlar için düşük tansiyon tehlikeli bir durum mu?
Tansiyonun düşmesi, öncelikle kalbin yeterli beslenememesine yol açar.
Kalbimiz, organlarımız için gerekli oksijen ve besinleri taşıyamadığı için
kanı da yeterli miktarda pompalayamaz. Özellikle kronik hastalığı olanlarda
organlarımızın iyi beslenmesi hayati önem taşımaktadır.
Doğru tansiyon ne zaman ve nasıl ölçülür?
Tansiyon ölçülürken hasta beş dakika dinlendirilir. Tansiyon manşonu,
kalbe paralel şekilde sarılarak, tansiyon iki defa her iki koldan ölçülür.
Bu ölçümleri sabah akşam yapmak gerekir
Fazla ayakta durmayın bol bol su için.!
Düşük tansiyon daha mı tehlikelidir? Tansiyon hangi durumda düşer?
Evet, düşük tansiyon tehlikelidir. Özellikle sıcak yaz aylarında
yetersiz sıvı alımı ve fazla sıvı kaybı başlıca nedenlerdendir.
Vücudumuzun yüzde 70′ini su oluşturur. Vücudumuzda dolaşan kan miktarı
bir erişkin için ortalama 5 litredir. Kanın damarlarımızın içinde
belirli bir basınç oluşturabilmesi için iki koşul gereklidir.
Birincisi damarlarımızın elastikiyeti ve direnç oluşturabilmesi,
ikincisi ise damarlarımızın içindeki kan miktarıdır. Sıvı eksikliği;
kan miktarında azalma ile sonuçlanır ve tansiyon düşer.
Bir diğer tansiyon düşüren neden ise uzun süre ayakta kalmaktır.
Hastayı hemen yere yatırın
Tansiyon çıktığında ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yüksek tansiyonun acil tedavisi mutlak surette hastane ortamında,
kan basıncının sürekli olarak izlenebildiği monitör kontrolünde olmalıdır.
Tansiyon düşürücü ilaçlar, damardan verilmelidir.
Bu nedenle tansiyonun ani yükseldiği durumlarda hemen ambulans
çağrılmalı veya en yakın sağlık merkezine başvurulmalıdır.
Ayaklar havaya.
Tansiyon düştüğünde ne yapmak gerekir? İlk müdahale nasıl olmalıdır?
Yukarıda açıklandığı gibi tansiyon düşmesi sonucu baygınlık geçiren kişi;
hemen düz bir yere yatırılıp ayakları havaya kaldırılmak suretiyle bacaklarda
depolanmış kanın tekrar dolaşıma girmesi sağlanmalıdır.
Böylece dolaşımdaki kan miktarı arttırılmış olur. Tansiyon yükseltilince,
beslenmesi bozulan beynin dolaşımı tekrar yeterli düzeye çıkar.
Kişi, kısa sürede eski haline döner.
Ortostatik tansiyon
İnsan vücudu, sürekli değişen dış koşul­lara karşı iç dengesini sabit tutmaya ça­lışır.
Örneğin otururken ya da yatarken ayağa kalktığımızda vücuttaki kan yer­çekiminin
etkisiyle ayaklara doğru ha­reket eder.
Ayağa kalkınca kanın aşağı hücum etmesi ve vücudun üst yarısındaki kanın
azalması atardamar basıncının düşmesi­ne ve yerçekimi etkisiyle karım bacak­larda
göllenmesiyle vücudun öteki bö­lümlerinin kansız kalmasına neden olur.
Bu durumda vücudun üst yansının, özellikle beynin kansız kalmasını
önle­yecek bir mekanizma devreye girer. Küçük damarlar büzülerek kanın
yerçe­kimi nedeniyle aşağıda birikmesini ön­ler. Böylece ayağa kalkıldığında,
kan bacaklarda göllenmek yerine vücudun dört bir yanma dağılmayı sürdürür.
Atardamar basıncının, küçük tansiyon­da hafif bir artışla birlikte, normal de­ğerlerde
tutulması ve dolaşımda denge­yi sağlamak için kalp atışları hızlanır.
Bu önlem yetersiz kalırsa kişi ayağa kalkınca fenalaşır, rengi solar, t
erleme­ye başlar ve gözleri kararır. Beyindeki görme ğundan, göz kararması
ilk ortaya çıkan belirtilerden biridir. Aynca baş dönme­si, halsizlik ve bazen bayılma görülür.
Bu belirtiler nasıl ortaya çıkar? Baş­lıca neden çevrel damarlann büzülmesindeki yetersizlik
sonucunda tansiyo­nun düşmesiyle beyne yeterli kan gide-memesidir.
Bu olay tehlikeli olmasa da önüne geçilemez.
Düşük tansiyonlu ki­şiler yavaş hareketlerle ayağa kalkarak
vücutlarına uyum sağlaması için yeterli zamanı vermelidir.
Bayılan ya da bayılmak üzere olan hastayı başı ayaklanndan ve vücudun­dan
daha aşağıya gelecek biçimde yatır­mak yeterlidir. Başın altına kesinlikle yastık konmamalıdır.
Böylece hasta kı­sa sürede toparlanır ve beyne yeterince kan gitmeye başlayınca kendine gelir.
Ortostatik hipotansiyonla birlikte görülen başka bir bozukluk da Shy-Drager sendromudur.
Bu hastalarda or­tostatik hipotansiyon, idran tutamama, cinsel iktidarsızlık ve terlemeyle birlik­te görülür.
Yapılan çalışmalar bu belir­tilerin görüldüğü hastalarda beyin sapı, bazal gangliyonlar
(beyindeki dört önemli sinir düğümü) ve öbür merkez sinir sistemi yapılarında
belirgin nöron kaybının olduğunu göstermiştir.Hastalık genellikle 5-7 yılda ilerle­yerek
hastayı yatağa bağımlı kılabilir. Belirgin ortostatik hipotansiyonla bir­likte taşikardi
(hızlı kalp atımı) yerine bradikardi (dakikada 60 atışın altma inen yavaş kalp atımı) gelişir.
Bu hasta­larda da tedavi belirtilere yöneliktir.Bacaklarda kan göllenmesini önlemek için
Özel çorapların kullanılması yararlı olabilir. Daha ilerlemiş ve dirençli ol­gularda
tuz alımı ya da fludrohidrokor-tizon önerilir. Aynca amfitamin ve efedrin gibi ilaçlar da kullanılabilir.
Sonuçlar
Buraya kadar birincil ve ortostatik dü­şük tansiyon incelendi. Her iki durum da tehlikeli
sonuçlar doğurmayan yapı­sal bozukluklardan kaynaklanır ve bu kişiler tansiyonlan
düşük olsa da sağ­lıklı kabul edilirler. Hatta, istatistikler tansiyonu düşük olanların,
normal kişi­lerden daha uzun, tansiyonu yüksek olanlardan
ise çok daha uzun yaşadığını göstermektedir.
Tansiyonun düşük ol­ması damarlan daha az yıpratmakta, bu nedenıyle
orta ‘ yaşlarda kalp damar sistemi ilgili kanama, beyin trombozu,
miyokart enfarktüsü gibi hastalıklar çok az ortaya çıkmaktadır.
Doğal olarak, bu özellikler tansiyo­nu düşük olan herkes için geçerli değil­dir.
Tansiyon düşüklüğü çoğu zaman başka bir hastalıkla
“Örneğin kansızlık, tifo, difteri, zatürre gibi bulaşıcı hastalıklar,
karaciğer hastalıkları, böbreküstü bezi hastalıklan ve zehirlenmelerle birlikte ortaya çıkar,
bu hastalığın tedavi edil­mesiyle ortadan kalkar. Böyle durum­larda düşük tansiyonun nedenleri,
öne­mi ve gidişi değişken olabilir..

http://medikalsatisnoktasi.com/tansiyon-aletleri

postheadericon Astım Hastalığı

Astım Hastalığı
Astım, hava yollarının (bronşlar ) mikrobik olmayan ve kronik iltihabıdır.
Vücut mikropları yenmek için gösterdiği reaksiyonun benzerini hava yollarında da gösterir.
Fakat şunu da belirtmekte fayda var, bu reaksiyon sürecinde mikrobik bir etken yoktur.
Ancak reaksiyon sonucunda hava yolları daralır ve aşırı duyarlı hale gelir.
Astım, çoğunlukla alerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Alerji; bazı maddelere karşı aşırı bir duyarlılık durumudur.
Alerji semptomları, vücudun bağışıklık sisteminin yabancı bir maddeye (antijen )
yanıt vermesi ile başlar ve bağışıklık sistemi alerjenin vücuda giriş yaptığı yere antikor gönderir.
Astım Allerjik Bir Hastalık mıdır?
Astım her zaman olmasa da olguların çoğunda allerjik zeminde gelişen bir hastalıktır.
Bilhassa çocuklukta başlayan astım için bu daha belirgindir. Ancak,
Kişinin allerjik tabiatlı (atopik) olması astım olmasından ayrı bir şeydir.
Diğer allerjik hastalıklar (rinosinüzit, konjonktivit, dermatit, ürtiker)
astımla birlikte bulunabilir veya bu hastalıklar varken astım olmayabilir.
Aksine astımı olduğu halde allerjisi olmayabilir.
Astım Kimlerde Görülür?
Astım, erkek-kadın herkeste; çocuk-erişkin her yaşta ve dünyanın hemen her yerinde rastlanan bir hastalıktır.
Astım Sık Rastlanan Bir Hastalık mıdır?
Astımlı hastaların sıklığı coğrafi bölgelere, yaşam koşullarına ve sosyo-kültürel özelliklere
bağlı olarak toplumdan topluma farklılık göstermektedir.
Toplumda yaşayanların %10’dan daha fazlasında görüldüğü
bildirilen yöreler yanında %1’den az sıklıkla rastlanıldığı bölgeler söz konusudur.
Ülkemizde de durum aynıdır. Ortalama sıklığın %5-6 civarında olduğu tahmin edilmektedir ki,
ülkemiz koşullarında bu, her 3-4 evden birisinde bir astımlı hastanın yaşadığı anlamına gelmektedir.
Astım İrsi Bir Hastalık mıdır?
Bazı hastalıklar genetik geçişlidir. Anne veya babadan ilgili genetik kodu alan
kişilerde çevresel değişkenler ne olursa olsun hastalık mutlaka ortaya çıkar.
Bazı hastalıklar ise tamamen çevresel koşullara bağlı olarak gelişir.
Astım bu iki grup hastalıktan farklıdır. Hastalığın ortaya çıkmasında
hem genetik yatkınlık hem de çevresel faktörler birlikte rol oynar.
Her iki belirleyici de hastalığın ortaya çıkmasında tek başına yeterli değildir.
Astımlı Anne veya Babanın Çocukları Astımlı Olarak mı Doğar?
Anne ve babası yada bunlardan birisi astımlı olan çocuklarda astım görülme olasılığı
toplunda görülen astım sıklığından biraz daha fazla olmakla birlikte,
böyle bir çocuğun mutlaka astımlı olacağı söylenemez.
Ailede astım vb allerjik hastalıklar varsa doğacak çocukların korunması amacıyla
uygun çevresel koşulların sağlanması yararlı olacaktır.
Hangi Çevresel Faktörler Astıma yol açmaktadır?
Astıma neden olan, astım gelişimine katkıda bulunan veya astımlı kişilerde
nöbetleri tetikleyen çeşitli risk faktörleri tanımlanmıştır.
Bunlardan bazıları kaçınılabilir, düzeltilebilir durumlardır.
Tüm dünyada, ev tozu akarları ile evde beslenen kedi gibi hayvanlar;
hamamböceği, kalorifer böceği gibi haşereler ve küf mantarları en sık rastlanan astım nedenleridir.
Polenler (ağaç, ot,çimen), aspirin gibi ilaçlar ve bazı iş yerlerinde maruz
kalınan mesleki uyarıcılar da astımla sonuçlanan allerjik duyarlılığın gelişimine yol açarlar.
Ayrıca sigara dumanıyla temas, solunum yolu enfeksiyonları, hava kirliliği,
bazı gıdalar ile bunlara ilave edilen katkı maddeleri de bilhassa erken çocukluk döneminde
astım gelişimine katkıda bulunurlar. Bu nedensel ilişki gösteren
faktörlerin tümüne ilveten iklim değişiklikleri (sisli, yağışlı, kapalı havalar),
psikojenik stresler, egzersiz gibi değişkenlerin ise astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir
iken astımı olmayanlarda bu yönde etkileri yoktur. Yine sinüzit, burunda polipler,
yemek borusuna mide asidinin geri kaçak yapması gibi bazı durumlar astımlılarda
sık görülmekte ve hastalığın tedavi ve kontrolünü güçleştirmektedirler.
Meslek İle Astım Arasında Bir İlişki Var mı?
Evet. Astım bazen bir meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkabilir.
En sıklıkla fırıncılar, kuaförler, boyacılar, çiftçiler, kereste ve mobilya işinde,
gıda sektöründe çalışanlar olmak üzere bir çok iş kolunda işyeri ortamında
karşılaşılan bazı maddelere bağlı olarak astım gelişir.
Yakınmaların işe girdikten sonra başlaması, tatil zamanlarında veya işyerinden
uzakta geçirilen günlerde azalması, aynı işyerinde birden çok kişide benzer yakınmaların
görülmesi meslek astımını düşündürmelidir. Böyle hastaların meslek değiştirmesi
veya aynı işte başka bir alanda çalışması, maske kullanması gerekebilir.
Astımın Mevsimlerle İlişkisi
Bazı allerjenlerin mevsimle ilişkili olarak ortaya çıktığı veya yoğunluğunun arttığı bilinmektedir.
Diğer bazıları ise her mevsimde sabit olarak bulunurlar. Mevsimsel allerjenler daha çok polenlerdir.
Ancak değişen nem ve ısı gibi iklim koşullarından etkilendikleri için ev tozu ve küf mantarı gibi
diğer allerjenlerin yoğunluğu da mevsimlere göre dalgalanmalar gösterir.
Buna bağlı olarak allerjik astımlıların bazılarında belirli mevsimlerde yakınmalar artabilir,
hatta sadece bu dönemde hastalık ortaya çıkıp daha sonra tamamen normale dönebilir.
Tetik Faktör Ne Demektir?
Astımlı kişiler çoğu zaman kendilerini tamamen normal hissederler ve hiçbir şikayetleri yoktur.
Oysa bazen durup dururken aniden tıkanabilirler ve çok zor dakikalar, saatler, günler geçirebilirler.
Şikayetlerin ortaya çıktığı bu dönemlere astım nöbeti, atağı, krizi diyoruz.
Bazı hastalarda nöbeti başlatan faktörler belli iken diğer bazılarında ise bilinemez.
Örneğin çoğu astımlı koşma, merdiven çıkma gibi eforlar sırasında tıkanmaktadır.
Sigara, çeşitli toz kimyasal dumanlar, kokuların solunması,
kalp-tansiyon ve romatizma ilaçlarından bazılarının kullanılması,
grip vb viral hastalıklara yakalanmak, ağlama-gülme gibi emosyonel davranışlar,
yağışlı şimşekli iklim koşulları gibi bir çok durum astımlılarda nöbetleri tetikleyebilir.
Oysa bunların astımı olmayanlarda hatta diğer bazı astımlılarda ise aynı yönde bir etkileri olmaz.
Astımı olanların kendileri için geçerli olan tetik faktörleri tespit edip bunlardan
kaçınmaları hastalıklarının tedavisinde çok önemlidir.
Bölgemiz Astım Açısından Fazla Risk Taşımakta mıdır?
Nemli, bol yağışlı ve ılıman iklimi, zengin bitki örtüsü nedeniyle yukarıda
bahsedilen ve en sıklıkla astım nedeni olan ev tozu akarları, polenler ve küf mantarları gibi
havayla taşınan allerjenler bakımından çok elverişli koşullar taşıması ve sigara içme oranlarının
yüksek olması nedeniyle Doğu Karadeniz Bölgesi astım için riski fazla bir yöre olarak görünmektedir.
Astımın Belirtileri Nelerdir?
Astım çoğu kez nefes darlığı ile kendini belli eder. Göğüste tıkanma, öksürük, hırıltılı solunum diğer rastlanan şikayetlerdir.
Her hastada bunların hepsi bir arada olmayabilir ve bazen sadece öksürükle veya nefes alıp verirken
hırıltı, hışırtı şeklinde bir ses şeklinde belirti verebilir.
Bu Şikayetler Mutlaka Astım Hastalığına mı Bağlıdır?
Hayır. Astım dışında da bir çok hastalığın seyri sırasında benzer yakınmalar olabilir.
Şikayetlerin zaman zaman nöbetler şeklinde ortaya çıkması ve bir müddet sonra kendiliğinden
veya tedaviyle tamamen düzelmesi çok tipiktir. Geceleyin, bilhassa sabaha doğru uykudan
uyandıracak şekilde bu yakınmaların görülmesi astımın karakteristik özelliğidir.
Yukarıda bahsedilen tetik faktörlerle nöbetlerin başladığının öğrenilmesi teşhise çok yardımcı olur.
Yukarıda sayılan şikayetlerden bir yada birkaçına sahip olan ve yakınmaları
uzun sürüp tekrarlayan kişilerin mutlaka astım yönünden bir uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.
Astımım Olduğundan Şüpheleniyorum Ne Yapmalıyım?
Astım tanısı çok zor ve zahmetli değildir. Bu konuda uzman bir hekime başvurursanız size astımınız olup olmadığını söyleyecektir. Ancak, bazı durumlarda astım teşhisi koymak biraz zaman alabilir ve bir süre hekim takibinde kalmanız gerekebilir.
Teşhis İçin Biyopsi, Kan Vermek, Endoskopi Yaptırmak Gibi Can Yakıcı İşlemler Gerekli mi?
Hayır. Astım teşhisi için canınızı yakacak hiçbir işleme gerek yoktur. Hekiminiz sizinle konuşarak, sizi muayene ederek, solunum fonksiyon testleri yaparak tanı koyabilir.
Solunum Fonksiyon Testleri Zor bir test midir?
Asla. Kişinin yapması gereken; bir ağızlık içerisinden bir derin nefes alıp, aldığı nefesi hızlı ve güçlü bir şekilde üflemesinden ibarettir. Anında sonuç veren, hasta için hiçbir zarar veya risk taşımayan, hemen her yerde uygulanabilir bir işlemdir.
Pefmetre Cihazı Ne İşe Yarar?
Pefmetre astım teşhisi, astımın ağırlığının tespiti ve tedaviye cevabın değerlendirilmesi, astım nöbetlerinin şiddetinin ölçülmesi için kullanılan basit bir cihazdır. Her astımlı hastanın bir pefmetresi olmalı ve kullanımasını hekiminden öğrenmelidir.
Bu, hipertansiyonu olan hastanın evinde tansiyon aleti bulundurup
kendi tansiyonun kontrol edebilmesi gibi; astımlı hastanın da kendi hastalığını izleyebilmesine imkan verir.
Allerjik Deri Testleri Yaptırmalı mıyım?
Astım her zaman allerjik bir hastalık değildir. Deri testleri ise astım tanısında değil, sadece allerjik bir deri cevabının varlığı durumunda yararlıdır. Astımı olan kişilerin testleri negatif bulunabildiği gibi, deri testleri pozitif bulunan kişilerde de astım olmayabilir. Bu nedenle bu testlerin astım tanısında yeri yoktur.
Sadece tedaviye cevap vermeyen, atakları kontrol altına alınamayan astımlılarda tetik faktörlerin tespiti açısından gerek duyulduğunda yapılabilir. Yoksa gereksizdir.
Erken Teşhisin Astım İçin Bir Önemi Var mı?
Astım her hastada aynı şiddette değildir. Hafif, orta ve ağır olabilir.
Hastalığın ağır formlarında tedaviye cevap vermeyen değişiklikler söz konusudur.
Geri dönüşü olmayan bu patolojilerin ortaya çıkmaması için astımın zamanında teşhis edilip,
uygun şekilde tedavi edilmesi önemlidir. Ayrıca tedavi edilebilir bir hastalıktan dolayı kişilerin
yaşamının sınırlanmaması, verim ve performansının düşmemesi ve bazen öldürücü olabilen
nöbetlere girmemesi için hastalığın biran önce teşhis edilip tedaviye başlanması en doğrusudur.
Astım Tedavi Edilebilir Bir Hastalık mıdır?
Evet. Astım tedavisi olan, tedaviyle tamamen kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.
Astım tedavisi etkin bir tedavidir ve hasta tedavi ile tamamen normal bir yaşam sürdürebilir.
Tedavi İle Astımdan Kurtulabilir miyim?
Tedavi ile astımlıları normal yaşamlarına döndürmek mümkündür.
Özellikle çocuklukta şikayetleri başlayan astımlıların bir kısmında,
hastalık erişkin yaşlarda tamamen iyileşebilmektedir.
Ancak daha sıklıkla, hastalar hastalıkları ile birlikte yaşamakta;
kendilerine önerilen tedavi ve tavsiyelere uydukları oranda önemli
bir yakınmaları olmamakla birlikte tedaviyi kestiklerinde
bir süre sonra daha hafif olarak yeniden şikayetleri başlamaktadırlar.
Nasıl ki yüksek tansiyonu olan bir hasta tuzsuz diyete uyup, ilaçlarını aksatmaksızın aldıkça
tansiyonu yükselmemekte ancak, bunlara dikkat etmediğinde tansiyonu nasıl
yükselmekteyse astımlılar için de durum benzerdir.
Astım Tedavim Ne Kadar Sürecek?
Bu soruya herkes için geçerli bir cevap vermek mümkün değildir.
Tedaviyle hastalık kontrol altına alındıktan sonra tedavi yavaş yavaş,
basamak şeklinde giderek azaltılır ve bazen tamamen kesilebilir.
Kesildikten bir müddet sonra şikayetler yeniden başlarsa tedaviye tekrar başlanmalıdır.
Bazen ise uzun yıllar, yada devamlı olarak ilaç kullanmak gerekebilir.
Astım Nasıl Tedavi Edilir?
Astım, hasta hekim ve hasta yakınlarının (anne, baba, eş ve öğretmen gibi) işbirliği ile tedavi edilebilir.
Bu işbirliği olmaksızın sadece doğru ilaçların reçete edilmesiyle hastalık tedavi edilemez.
Tedavi uzun sürelidir.
Hasta hekimine güven duymalı, tavsiyelerine uymalı, ilaçlarını usulüne uygun şekilde kullanmalı,
düzenli olarak kontrollerini yaptırmalı, sorunu olduğuna hekimine kolayca ulaşabilmelidir.
Hastanın mutlaka konunun uzmanı bir hekimin kontrolünde olması gereklidir.
Hastalık yok hasta vardır özdeyişi astım için daha fazla geçerlidir.
Sonuç almak için astımı bildiği kadar hastasını da tanıyan, mesleğini,
ev ve işyeri koşullarını, almakta olduğu tedaviyi, hastanın geçmişte yaşadıklarını,
önceki tedavileri ve bunlara alınan cevapları, hastanın hangi ilaçlara
hangi dozlarda ne oranda yanıt verdiğini bilen bir hekimin desteğine ihtiyaç vardır.
Hasta ve Yakınlarının Tedavideki İşbirliği Nasıl Sağlanır?
Bu hekimin hastasını eğitmesiyle elde edilebilir. Hasta eğitimi sadece hastalık hakkında
bilgi vermekten ibaret olmayıp, hastanın hastalığı ile baş edebilmesi için gerekli her türlü bilgi,
beceri ve cesarete sahip kılınması sürecidir. Bu süreç belirli bir zaman dilimi içinde tamamlanmış olmaz.
Aksine hasta ile hekimin her görüşmesinde ilerleyen, gelişen bir olaydır.
Astımlı Hasta Hangi Konularda Eğitilmelidir?
Astım nasıl bir hastalıktır? Tetik faktörler nelerdir ve bunlardan nasıl korunulabilir?
Kriz anında ne yapması gerekir? Hangi ilaçları, nasıl, hangi aralıklarla, ne kadar süreyle kullanması gerekecektir?
Ne zaman kontrollere gelecektir? Ne zaman hekimini aramalıdır? Sprey ilaçları nasıl kullanacaktır?
Pefmetreyi nasıl kullanacaktır? Çalışabilir mi?, Spor yapabilir mi?, Gebe kalabilir mi?
Tüm bu konularda hem bilgilendirilmeli hem de uygulamalar ile beceri kazandırılmalıdır.
Hastanın hastalığına rağmen normal bir yaşam sürebileceği, krizleri önleyebileceği
ve tedavi edebileceği, hastalığı dolayısıyla bireysel amaçlarından vazgeçmemesi
gerektiği konularında ise cesaretlendirilmelidir.
Tedavi ile Şikayetlerimin Geçmesi Yeterli midir?
Her ne kadar hastalar sadece şikayetlerinden kurtulmayı amaçlarlarsa da tedaviden amaç bundan ibaret değildir.
Yakınmaları giderip hastayı rahatlatan ancak, hastalığı tedavi etmeyen, ilerlemesini durdurmayan,
hastanın akciğer fonksiyonlarını normale getirmeyen ve doğal, aktif yaşamına geri döndürmeyen
bir tedavi hastaya fayda değil aksine zarar vermiş olur.
Çünkü yakınmaları giderdiği için hasta kendini iyi olmuş hisseder ve çare aramayı bırakır,
doğru tedaviye başlamak için zaman kaybetmiş olur.
Astımımı Hangi İlaçlarla Tedavi Edebilirim?
Bu sorunuza ancak hekiminiz karar verebilir. Hatta bu sorunuzun doğru cevabını bulmak için
hekiminizin sizi muayene edip bir kaç kez kontrollerde sonucu gözlemesi gerekebilir.
Sizin için en uygun tedaviyi bulmak zaman alabilir. İlk muayene ve kontrolde yeterli sonuç alınmayabilir.
Bir astımlı hastaya verilen tedavi sizin için yetersiz, fazla veya zararlı olabilir.
Astımlı Komşumun veya Kardeşimin İlaçlarını Kullanabilir miyim?
Hayır. Bunu yapmamalısınız. Çünkü, astım kişiden kişiye farklılıklar gösterir.
Her hastada tetik faktörler, eşlik eden patolojiler, hastalığın ağırlığı farklıdır.
Bunlara bağlı olarak seçilmesi gereken ilaçlar farklı olabilir.
Kullanılması gereken ilaçlar aynı bile olsa dozlar değişebilir.
Kaç Türlü Astım Vardır?
Astımlı hastalar hafif-gelip geçici, hafif inatçı, orta ve ağır astım şeklinde dört gruba ayrılır.
Her bir grup için önerilen tedavi ayrıdır. Bunlardan başka hastalarda: mevsim astması,
meslek astması, egzersiz astımı, ilaç astması gibi nispeten farklı tedavi yaklaşımları gerektiren tablolar söz konusu olabilir.
Sprey İlaçları Kullanmak Zorunda mıyım?
Sprey türü ilaçlar astım tedavisinde tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır.
Nefes yoluyla hap, şurup veya enjeksiyon şeklindeki uygulamalara göre daha
az miktarda ilaç kullanarak daha güçlü etki elde edilebilir ve aynı zamanda
ilaçların istenmeyen yan etkilerinden kaçınmak mümkündür.
Çünkü, sprey şeklinde kullanılan ilaç sadece hastalığın yerleştiği solunum yollarına ulaşır ve etkisini burada gösterir iken;
ağızdan veya enjeksiyon şeklinde verilen ilaç, tüm vücuda dağılıp her yerde ve dolayısıyla etkili olması istenmeyen organlarda da
(kalp, böbrek vb) etkileri görülebilir. Üstelik sprey türü ilaçların etkileri alındıktan sonra dakikalar içerisinde
hemen başlamakta iken; ağızdan veya enjeksiyonla verilen ilaçların etkilerinin gözlenmesi için saatler geçmesi gerekir.
Sprey İlaçların Alışkanlık Yaptığı, Ciğerleri Kuruttuğu Doğrumudur?
Hayır. Bilakis hemen yukarıda belirtildiği gibi bu ilaçların istenmeyen yan etkileri, aynı ilaçların ağızdan alınan veya enjeksiyon şeklindeki formlarına göre çok daha azdır. Çok daha güvenli ilaçlardır. Bu ilaçların bağımlılık anlamında
alışkanlık yapması söz konusu değildir.
Sprey İlaçlar Güvenlimidirler?
Evet. Tüm dünyada uzun yıllardır çok yaygın olarak kullanıla gelmiş ilaçlardır.
Bebek, çocuk ve yaşlılar, gebeler, kalp, karaciğer ve böbrek hastaları gibi ilaçların yan etkilerine daha duyarlı kişilerde
yan etkileri az olduğu için- bilhassa tercih edilmesi gereken formlardır.
Nefes Yoluyla Alınan Toz Şeklindeki İlaçlar ile Sprey İlaçlar Arasında ne Fark Vardır?
Nefes alma sırasında ilacın solunum yollarına ulaştırılması esasına dayanan üç türlü İlaç uygulama formu vardır.
Bunlar: ölçülü doz spreyler, kuru toz inhalatörler ve nebülizör formlarıdır. Her üçü esasta aynı olmasına karşılık,
birbirlerinden bazı küçük farklılıkları da söz konusudur. Kuru toz inhalatörler sprey ilaçlardan farklı olarak itici gaz içermezler, ozon tabakasına zararlıtarafları yoktur. İlaç dışı madde içermediklerinden allerjik ve irritatif yan etkilere rastlanmaz. Kullanımları daha kolay olup sprey ilaçları kullanamayanlarda tercih edilirler.
Sprey İlaçları Kullanmakta Zorluk Çekiyorum, Bunu Nasıl Aşabilirim?
Bu eğitimle aşılabilir. Hekiminizin size bu ilaçların nasıl kullanıldığını bizzat anlatması, göstermesi ve size uygulatarak gözetleyip yanlışlarınızı düzeltmesi gereklidir. Sprey ilaç öncelikle çalkalanmalı, kapağı çıkarılıp oturur durumda veya ayakta iken
baş bir miktar geriye doğru kaldırılmalı ve nefes verilip akciğerlerimiz boşaltıldıktan sonra ağızlık kısmı aşağıda tüp yukarıda olacak şekilde dudaklar ağızlık kısmının çevresini boşluk kalmayacak şekilde kavramalı ve tüp içinden derin, güçlü ve uzun süreli bir nefes alınmaya başlanmalıdır. Burada önemli olan nefes almaya başlar başlamaz gecikmeden ilacın serbestleştirilmesidir. Nefes alma süresinin sonuna doğru veya nefes verme sırasında yada henüz nefes alınmaya başlamadan önce ilacın serbestleştirilmesi etkisiz bir kullanım şeklidir. İlacın ağızlıktan püskürüp boğaz ve ağız duvarına çarpması sırasında nefes alma eylemi duraklatılmamalıdır.
Derin nefes almanın sonucunda alınan ilaçlı hava içeride bir süre (10 sn) tutulmalı ve nefes hemen geriye verilmemelidir.
Nefesi geriye verirken ateşe üfler, ıslık çalar gibi veya burundan zorla vermek etkinliği artırmaktadır.
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon bir miktar beceri gerektirir.
7 yaşından itibaren çocukların bu işlemi yapabildiği gözlenmektedir.
Bir Türlü Becerip Sprey İlaçları Alamıyorum Ne Yapmalıyım?
Nefes alma ile ilacı serbestleştirme arasında zamanlama ve koordinasyon gereğini ortadan kaldıran yardımcı spaser cihazlar
(hazneler) geliştirilmiştir. Bunlar hem kullanımı kolaylaştırırlar, hem ilacın akciğerlere ulaşan etkin dozunu artırırlar, hem de yan etkileri azaltırlar. Bilhassa yüksek doz sprey türü ilaç kullanılacaksa bu yardımcı cihazların kullanılması çok daha yararlıdır.
Kuru toz inhalatör ilaç formları da bu tür sprey ilaçları kullanamayan hastalar için iyi bir alternatif olabilir.

http://medikalsatisnoktasi.com/index.php?route=product/search&keyword=asp

postheadericon Baldır Ağrısı

Ortopedi
Bacak ağrısı:
Değişik sebeplerden kaynaklanan bacak ağrılarının;
Oluşum ve gelişim şekline göre hangi hastalığa bağlı olduğunun anlaşılması mümkündür. Bacağımızda meydana gelen ağrıları iyi takip etmemiz bacak ağrılarımızdan kurtulmamız ve de tedavimizin daha
kısa sürmesi açısından çok önemlidir.
Buna göre bacak ağrıları aşağıdaki nedenlere bağlı olarak gelişir.
Büyüme,
Nemli ortamlar,
Aşırı yorgunluk,
Eklemler,
Damar hastalıkları,
Sinir sıkışmaları,
Belimizdeki fıtıklaşmalar,
Bacak ağrılarının belirtileri,
Baldır Ağrısı:
sert zemin, ağır antrenman, kötü ayakkabı, kötü koşu tekniği (ayak parmak ucunda koşmak gibi), ayak taban anatomisindeki bozukluklar gibi nedenlerden dolayı kemik zarının iltihabi reaksiyonu ile karakterize bir durumdur.
Alt bacak iç-ön bölgede yer alan tibia kemiğinin alt yarı bölgesinde ağrı en belirgin sorundur.
Büyüme Ağrıları:
Çocuklarda ve hızlı gelişme gösteren gençlerde meydana gelen bir durumdur. Baldırdan başlayan bacak ağrıları eklemler etrafında kümelenir. Bazen bu ağrılar şiddetli sızlamalar şeklindedir. Gün içerisinde aşırı aktif olan çocuklarda daha sık gözlenir.
Gezici Kas Ağrıları(Sızlamalar):
Bu tür bacak ağrısında ağrı sabit bir seviyede ve sabit bir bölgede gelişmez. Aksine sürekli gezen ve şiddeti değişen ağrılar. Sızlamalara dönüşür.
Diz eklemlerinden dolayı oluşan ağrılar:
Bu bacak ağrıları diz eklemlerinin altında veya üstünde başlar iltihabi vakalara göre bacaklara yayılabilir. Özellikle merdiven çıkarken, namaz kılarken, dizleri zorlayarak yapılan hareketler sonrasında oluşur. Soğuk havalar da bu ağrıları artırıcı etkiler yapar
Bel veya kalçada sinir sıkışması:
Bu ağrılar aniden gelerek bacakların aşağısına doğru yayılır ve çok şiddetli sızlamalar şeklinde kendini gösterebilir. Ağrı veya sızlamalar bacak hareketleriyle yer değiştirir veya şiddeti artar-azalır.
Dolaşım sorunlarından kaynaklanan ağrılar:
Bacak ve ayak şişlikleriyle birlikte gelişen ağrılar dolaşım problemlerine işarettir. Ancak dolaşım problemlerinde genelde iki bacak değil de tek bacak şişer veya ağrır. Damarların kendini belli edecek şekilde kabarması dolaşım problemleri fikrini perçinler. Bu duruma çok dikkat edilmelidir ve mutlaka bir doktora danışılmalıdır. Bu problemin geçiştirilmesi ayağınızı hatta bacağınızı kaybetmeye varan sorunlara neden olabilmektedir.

postheadericon Topuk Dikeni

Topuk Dikeni

Sabahleyin yataktan kalktığınızda, ilk birkaç adımınız, ayak topuğunuz içinde, şiddetli ağrıya
neden oluyorsa, sizde plantar fassitis mevcut olabilir. Bu durum tabanınızın veya ayağınızın
fleksör yüzünün (plantar) fazla kullanılmasından kaynaklanan bir incinmedir.
Bir plantar fassitisin teşhisi, sizin topuk kemiğinizi ayak parmaklarınızın taban kısmına
(alt kısmına) bağlayan dokunun(fasya) fibröz bantlarının çok kötü bir inflamasyonu anlamına gelir.
Eğer kadınsanız, kilonuz normalin üzerindeyse veya oldukça fazla yürümenizi veya ayakta sert zeminde
kalmanızı gerektiren bir işiniz varsa, bu duruma gelmeniz daha fazla muhtemeldir.
Egzersiz için koştuğunuzda ve yürüdüğünüzde de özellikle ayak bileğinizi bükmenizi oldukça kısıtlayan,
sert baldır kaslarınız varsa risk altındasınızdır. Düz ve yayvan ayakları olan veya çok yüksek ayak kavsi olan insanlar,
daha da fazla plantar fassitise eğilimlidirler.
Bu durum kademe kademe topuk kemiğinde orta derecede bir ağrıyla başlar ve sıklıkla ve ayağın
bir taşla berelenmesiyle ilgilendirilir. Bu ağrıyı egzersiz sırasında değil de, daha çok egzersizden
sonra daha fazla hissetmeniz olasıdır. Ağrı klasik olarak, tekrar öğle vakti yemek molası sırasında artarak ortaya çıkar.
Eğer plantar fassitinizi tedavi ettirmezseniz, kronik bir duruma dönüşebilir, aktivitelerinizi
aynı seviyede tutamayabilirsiniz ve plantar fassitis sizin yürüyüş şeklinizi değiştireceği için; ayak, diz, kalça ve sırt
problemlerinizden ötürü semptomlarınızı geliştirebilirsiniz.
Topuk Dikenin Sebepleri
Topuk ağrısının gerçek nedeni yukarıda sayılan sebepler olabilir.
Fazla kilolu ve kösele tabanlı ayakkabı giyen insanlarda daha sık görülür.
Topuk ağrısı bazı romatizmal hastalıkların ilk belirtisi olabilir.
Yine topuk kemiğinin stres kırıkları ağrıya yol açabilir.
Topuk Dikeninde Tanı
Tanı öykü ve muayene ile konabilir. Röntgen filmleri romatizmal
testler ve gerekirse sinir iletim testleri ayırıcı tanıda yardımcıdır.
Topuk Dikeninde Tedavi
Plantar fassitisin ilk tedavisi istirahattır. İnflamasyon geçinceye kadar, ayağınızın üzerindeki
ağırlığı ortadan kaldırmaya çalışın. Semptomlarınızı hafifletmek için de, ağrılı bölgeye,
günde iki, üç defa, yirmi dakika süreyle buz uygulayın. Sıklıkla bir doktor, size ibuprofen gibi steroid olmayan,
antiinflamatuar bir ilaç kullanımını tavsiye edecektir. Aşil tendonunuzu ve plantar fasyanızı
geren ev egzersizleri programı, bu durumu tedavi etmek ve hastalığın nüks etme şansını azaltmak için en büyük destektir.
Bir egzersizde; bir dizinizi bir duvara karşı düz tutup topuğunuz yere basarken, diğer dizinizi bükerek, duvara yaslayın.
Sizin topuk bandınız (aşil tendonunuz) ve ayak kavsiniz yaslanırken gerilecektir.
On saniye bu pozisyonda kalın ve sonra gevşeyin ve ayakta düz durun. Her ağrıyan topuğunuz için yirmi kere tekrarlayın.
İkinci egzersizde ayaklarınızı ayırarak, bir ayağınızı diğerinden önde tutarak, öne doğru karşı tarafın üzerine eğilin.
Dizlerinizi kırın ve topuklarınızı mümkün olduğu kadar yerde tutarak aşağıya doğru çömelin.
Topuk bağınız ve ayak kavsiniz bu gerilmede topuklarınız yukarı çıkacak gibi gerilecektir.
On dakika böyle kalın, gevşeyin ve doğrulun. Bu hareketi yirmi kez tekrarlayın.
Başlangıç tedavisinden sonra plantar fassitisli insanların % 90 nında anlamlı bir gelişme gözlenmiştir.
Şok emici tabanlıklı ayakkabılar veya uygun lastik (kauçuk) topuk peti gibi standart
ortopedik cihazlar kullanmanız tavsiye edilebilir. Ayağınız spesifik bir pozisyonda bantlanabilir.
Eğer plantar fassitiniz, konservatif tedaviye rağmen birkaç aydır devam ediyorsa, doktorunuz,
topuğunuzun içine steroid içeren bir antiinflamatuar ilaç (kortikosteroid) enjekte edebilir.
Hala semptomlarınız devam ediyorsa, 2-3 hafta süreyle üzerinde yürüyebileceğiniz
bir alçıya veya uyurken, pozisyonel bir atele ihtiyacınız olabilir.
Birçok vakada, ligamentin serbest bırakılmasına dayanan bir ameliyata ihtiyaç duyabilirsiniz.
Topuk Dikeni Alternatif Çözüm Yolları
• Germe egzersizleri,
• Ağrıyı artıran aktiviteleri azaltmak,
• Tabana binen yükü azaltan tabanlık ve destekler,
• Taban masajı,
• Antienflamatuvar ilaçlar,
• Ayağınız için topuk kısmı oyulmuş ortepedik terlik ve
ayakkabı kullanmak
• Kortizon enjeksiyonu,
• Yukarıdaki yöntemler yeterli olmazsa ameliyat.

postheadericon Zatürre Nedir?

Zatürre Nedir?
Zatürre veya tıptaki bilinen adıyla Pnömoni,
vücudumuzdaki bir veya birden fazla akciğer
lobunun iltihaplanması ile ortaya çıkan,
daha çok küçük çocuklarda, yada ileri yaştaki
kişilerde veya kronik bir hastalığı bulunan
kişilerde daha ağır bir şekilde seyreden
bazen de ölümle sonuçlanabilen ateşli bir hastalıktır.
Genelde kış aylarında görülen bu hastalıkta
akciğerlerde bulunan hava kesecikleri
iltihaplı bir sıvı ile dolar.
Akciğerlerin görevi olan oksijen alış veriş
işlevi de bu sıvı neticesinde işlevini
tam ve sağlıklı olarak yapamaz işlevi bozulur,
bu sebepten de ötürü kişinin kanda bululan
oksijen düzeyi azalır.
Zatürre Nasıl Oluşur?
Akciğerdeki bu iltihaplanmaya herhangi virüs,
bakteri veya mantar gibi mikroorganizmalar neden olur.
Günümüzde zatürreye sebep olan otuzun üzerinde
organizma tespit edilmiştir.
Pnömokok türü mikroplar, kışın olduğu gibi yazın da
zatürreye yol açabilirler. Uzun süre kullanılmayan
klima ve benzeri cihazlar; Lejyonella pnömonisi adı
verilen bir zatürre bulaşmasına sebep olabilir.
Sıcağın etkisiyle bozulan besinler, kirli su ve
içecekler de mikrop kaynağı olabilir. Sıcak sebebiyle
tüketilen fazla miktardaki soğuk yiyecek ve içecekler,
boğazdaki normal bakteri florasının bozulmasına
neden olarak fırsatçı mikropların ortama hakim
olmasına yol açar ve hastalık oluşturabilir.
Egzoz gazı gibi çevreyi kirleten gazlar zatürre
riskini artırabilir. Fosil yakıtların yakılmasıyla
oluşan kükürt dioksit ve partikül madde denilen
kirleticilerin yanı sıra, nitrojen oksitleri gibi
otomobillerin çalışması sırasında egzozlarla
havaya karışan çeşitli gazlar havayı kirleten maddelerdir.
Zatürre Bulaşıcımıdır?
Evet zatürre bulaşıcıdır.
Zatürre hastalığına neden olan mikroplar ve
mikroorganizmalar kişiden kişiye yaklaşık olarak
bir iki metre mesafelerden kişilerin birbirlerine yakın
temas kurmaları sonucu bulaşır.
Bu mikropların sebep olduğu hastalığın sağlıklı
kişilere bulaşması, öksürük, aksırık ya da hasta
kişilerin konuşması sırasında havaya yayılan
damlacıkların doğrudan solunması yoluyla gerçekleşir.
Aynı tabak, çatal yada kaşığı kullanmak ile de
zatürreyi birbirimize bulaştırabiliriz,
Ancak mikrobu alan herkes zatürre olmayabilir,
bazı insanlar hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu
olarak da hastalıgı atlata bilir.
Zatürre Tehlikelidir.
Zatürre hastalığı yaşlı kişilerde sinsi bir şekilde
başlayabilir ve belirti vermeyebilir.
Öksürük az olabilir, balgam çıkmayabilir ve ateş de
yükselmeyebilir. Fakat hasta yorgun görünür veya
bilinci bulanıklaşır. Vücut ısısı azalır ve
şok tablosu oluşabilir.
Zatürreye yol açan bakteriler, aynı zamanda
kan ile tüm vücuda yayılarak bakteriyemi denilen
tablo ve beyin zarında da menenjit gibi ciddi
enfeksiyonlara sebep olabilirler.
Küçük çocuklar, yaşlılar, kalp, diyabetliler,
kalp ve akciğer hastalığı, kronik böbrek ve
kronik karaciğer yetmezliği bulunanlar,
KOAH hastaları, kemoterapi görenler,
AIDS hastaları, doğumsal bağışıklık
bozukluğu olanlar, dalağı alınmış olanlar
ve alkolikler risk altındadır.
Zatürreye karşı nasıl önlem almalıyız ?
Dengeli ve düzenli beslenmek, aşı yaptırmak,
sigara içmemek, alkol alımından kaçınmak,
vitamin ve minerallare düzenli olarak almak
gibi basit önlemler ile
büyük ölçüde bu hastalıktan korunabiliriz.
Yaptırıcağımız tek bir doz aşı ile
uzun süreli bir bağışıklık
elde edebiliriz. Ortalama bir aşının
5 yıl süre ile bağışıklık sistemimizi
güçlendirdiğini ve her 5 yılda aşıyı tekrar
etmemiz gerektiğini söyleyebiliriz.
Zatürre Aşısı
Zatürreye yol açan bakterinin 90 tipi vardır.
Ancak bunlar arasında hastalığa en çok sebep olan
23 tip bakteri bulunmaktadır.
Pnömokok aşısı, hastalığa en çok neden olan
23 tip bakteri içerir.
Zatürriye hastalığında Tedavi :
1-Antibiyotikler
2-Yatak istirahati
3-Ateş düşürücüler
4-Öksürük kesici ilaçlar
5-Bol Oksijen alınması
6-Pulmoner Fizyoterapi
7-Su kaybını önlemek için bol sıvının alınması
8-Bol vitaminli ve yüksek kalorili diyet uygulanması
9-Hastanın çok iyi beslenmesi
10-Her Şeyden de önemlisi doktor tarafından
tanı konulup gerekli testlerin yapılması gerekmektedir.

postheadericon Kolposkopi Nedir?

Kolposkopi Nedir?
Kolposkopi (colposcopy) rahim ağzının mikroskop ya da dürbüne benzeyen özel bir büyüteçli alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop adı verilen bu alet, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviskin daha büyük, net ve detaylı şekilde görünmesine imkan tanır. Kolposkopi işlemi esnasında rahim ağzına bazı boya ve maddeler uygulanarak şüpheli alanların daha belirgin hale gelmesi ve biopsi alınması gereken bu alanların saptanması sağlanır. Kolposkopi ve biopsi ağrılı bir işlem değildir ve çok kısa bir zaman diliminde uygulanabilmektedir. Kolposkopi hangi durumlarda yapılmalıdır? Kolposkopi endikasyonları. Anormal pap smear sonuçlarında, smear testinde şüphe olduğu zaman Papsmear sonucu ile açıklanamayan büyük gözle görülür lezyonların varlığında,
Nedeni açıklanamayan kanamada, smear testininin alınamadığı servikal kanamalarda Tedaviye cevap vermeyen ve devamlı olan vajinal akıntı varlığında uygulanır.
Kolposkopik inceleme direkt biopsi alınması gereken durumlarda da yapılmaktadır. Kolposkopi altında yapılan direkt kolposkopik biopsinin doğruluğu yaklaşık % 90 ‘dır.
Kolposkopi nasıl yapılır? Kolposkopi tekniği nasıldır?
Jinekolojik muayene masasında vajina içine rahim ağzını net olarak gözlemlemek için steril spekulum yerleştirilir. Rahim ağzındaki anormallikleri daha iyi görebilmek için rahim ağzı ve vaginaya bol miktarda % 3-5’ lik asetik asit uygulanır ve jinekolog doktor normal bulguları görmek için rahim ağzını inceler. Kolposkopik muayenenin tam ve doğru olarak yapılabilmesi için kanser ve CİN’lerin oluştuğu hücre dönüşüm bölgesi ve var ise lezyonun tamamının görülebilmesi gerekmektedir. Servikal kanalın (rahim ağzı kanalının) daha iyi bir görüntüsünü elde etmek için özel bir endoservikal spekulum kullanılabilinir. Yukarıdaki kriterler oluşmaz ise kolposkopik inceleme yetersiz olarak değerlendirilir ve gerekirse kolposkopik inceleme tekrar edilir.
Kolposkopideki görülen anormal bulgular nedir?
Jinekolog tarafından rahim ağzı bölgesi (serviks) tamamen değerlendirildikten sonra şüpheli görüntülerin olup olmadığına karar verilir. Değişik kalınlıktaki aseto beyaz epitel, punktuasyon veya yüzeyel kapillerlerinin mozaik görüntüsü büyük ihtimalle CİN ‘in veya erken dönem bir kanser bölgesinin varlığını ifade etmektedir. Jinekoloğun yaptığı değerlendirme sonucuna göre, şüphelendiği tanıyı kesinleştirmek için bu bölgelerden biopsi yapması gerekecektir. Bu işleme de “kolposkopik biopsi” denir.
Kolposkopik değerlendirme ye göre hangi işlemler yapılmaktadır?
Endoservikal Küretaj (EEC):
Özellikle doğurmamış kadınlarda kolposkopik muayene ile görülemeyen servikal kanalda meydana çıkabilecek oluşumların değerlendirilmesinde yararlıdır. Endoservikal küretaj sonucu şüpheli veya mevcut anormal hücre çıktığında, CİN veya kanser şüphesi ile serviksin konizasyon gibi ileri inceleme metodu ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Rahim kanalının içi keskin metal küretler ile kazınarak buradan materyal ve parça alınarak (her zaman gelmeyebilir) patolojik değerlendirmeye tabi tutulur.
Kolposkopi altında direkt biopsi, kolposkopik biopsi:
Şüpheli görüntü ve lezyonlardan biopsi yapılır. Pap Smear testinde anomali varlığında ve anormal hücre görüldüğünde tanıyı kesinleştirmek için mutlaka “kolposkopik biopsi” yapılmalıdır. Özel punch biopsi aletleri doktorun biopsi örneğini ezmeden istediği büyüklükte parça almasına olanak verir. Biopsi yapmadan önce özel bir iyod solusyonu biopsi alanının daha net tespiti için kullanılır. Hastaya az bir rahatsızlık verilerek birden fazla biopsiler alınabilinir. Genel anesteziye gerek yoktur. Duyarlı hastada lokal anestezi yapılmaktadır. Genellikle biopsi alanından ciddi bir kanama olmamaktadır. İşlem çok kısa sürer ve alınan örnekler patolojik incelemeye gönderilerek tanı kesinleştirilir.
Gebelikte Kolposkopi ve Kolposkopik Biopsi yapılabilinir mi?
Eğer hamilede rahim ağzında şüpheli lezyon var ise ileri tetkik gerektirmektedir. Servikse yapılacak olan işlemler eğer gebede erken doğum riski oluşturmuyor ise gebelik sırasında kolposkopi ve direkt biopsi güvenli bir şekilde yapılabilinir. Gebelik sırasında rahim ağzındaki damarlanma arttığını ve eğer biopsi yapılacak ise kanamanın şiddetli olabileceğini doktor göz önünde bulundurmalıdır. Endoservikal küretaj (EEC) gebelik kesesini açıp membran rüptürü riskini arttırdığından dolayı genellikle yapılması uygun bulunmamaktadır ve gebede endoservikal küretaj yapılmaz. Eğer servikal biopside hafif derecede CİN görülür ise, CİN in tedavisi için doğum sonrasına kadar beklenebilinmektedir, fakat bu süre zarfında iyi bir doktor takibi gerekmektedir. Fakat biopside CIN 3 ve HSİL veya erken evre kanser saptandığında eğer bebek yaşayabilir haftalarda ise doğum süreci hızlandırılarak sezeryan ile doğum gerçekleştirilebilinir.
Kolposkopi rahim ağzından başka nerelerde kullanılır?
Vajina, vulva (dış genital organlar) ve anüsün (makat) kolposkopik değerlendirilmesi anormal Pap simir varlığında mutlaka yapılmalıdır. Pigmente veya beyaz alanlar şüpheli olup biopsi alınmalıdır. Özellikle kondilom (HPV) varlığında şüpheli bir lezyon var ise tüm genital bölge kolposkopi ile değerlendirilmektedir. Bazen kızlık zarının değerlendirmesinde çıplak göz ile karar verilememiş ise kolposkopi ile karar vermek mümkün olmaktadır.
Dikkat !!
Biopsi yapılan günde ya da takip eden birkaç gün süreyle lekelenme tarzında hafif kanamalar ve kasık ağrıları olabilir.
Kanama sırasında vajinal tampon kullanılmaz, bunun yerine hijyenik ped tercih edilmelidir.
Kanama artarsa ya da kesilmez ise doktorunuza haber vermeniz gereklidir.
Biopsiden 2 hafta sonra doktorunuz sizi kontrole çağıracaktır.
Bu kontrole kadar cinsel ilişkide bulunmayınız.
Biopsi sonrası kanamayı durdurmak için bazı lokal ilaçlar ve solusyonlar (Morsel solusyonu) kullanılmış ise birkaç gün süreyle koyu renkli bir akıntınız olabilir.
Konizasyon Nedir?
Rahim ağzının bir operasyon ile konik biçimde çıkarılması işlemine konizasyon adı verilir. Kolposkopik incelemede şüpheli lezyonun sınırları rahim kanalı içine yayılıyor ise, net görülmüyorsa ve endoservikal küretajın pozitif olduğu durumlarda yapılmalıdır. Konizasyon ayrıca ileri derece patolojik pap smear sonuçları ile kolposkopi bulguları veya biopsi sonuçlarının uyuşmaması durumunda yapılır. Konizasyon ameliyathane şartlarında lokal veya genel anestezi ile yapılabilinir. Gebelerde kansere dair kuvvetli bir şüphe olmadıkça konizasyon uygulanmaz. Soğuk konizasyon
( cerrahi konizasyon) artık günümüzde nadir birkaç durum dışında yerini LEEP konizasyona bırakmıştır.

postheadericon Zoonozlar

Zoonozlar

Paraziter Zoonozlar

Babesyoz
Kriptosporidyoz
Şark çıbanı
Kala azar
Kist hidatik
Giardia enfeksiyonu

Viral Zoonozlar

Deng ateşi
KKKA
Orf
Kuduz
Kuş gribi
Sarı humma

Bakteriyel Zoonozlar

Kedi Tırmığı
Lyme
Psittakoz
Q Ateşi
Fare Isırığı Hastalığı
Dönek Humma
Marsilya Humması
Streptokokkal sellülit
Yersinya Enfeksiyonu
Şarbon
Brusella
Kampilobakter Enfeksiyonu
Kolera
Lysteria
Veba
Leptospiroz
Tifo
Tbc
Tularemi
EHEC

postheadericon Genital Siğiller

Cinsel yolla bulaşan bir hastalık: Genital siğiller
HPV ya da diğer adı ile  genital human papilloma virus hpv virüsü enfeksiyonu
cinsel yol ile bulaşan ve genital siğil olarak bilinen kondilom’ ların oluşmasından sorumlu olan
viral bir enfeksiyon olup mutlaka ciddiye alınmalıdır. Son yıllarda özellikle gençler arasında
ülkemizde de giderek artan bir sıklıkta görülmektedir. Genital siğil şikayeti ile tedavi için
başvuranlarda da önemli artışlar gözlenmektedir.
Genital siğiller, HPV virüsü enfeksiyonu hem kadında hem de erkekte daha sıklıkla genital bölgede,
makat etrafında ve nadiren de ağızda oluşur. Bu siğiller veya diğer adı le kondilom yapıları
Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonu sonucu oluşan  karnıbahar görünümünde, bazen tek ,
bazen çok sayıda, bazen toplu iğne başı kadar ufak, bazen de 4 cm çapına
(ender durumlarda çok büyük çaplı )
erişebilen ağrısız kitleler ve papiller oluşumlardır.
HPV enfeksiyonu, Genital Siğiller ve Tedavi Yöntemleri
Genital siğil (anogenital siğil) nedir, HPV enfeksiyonuna bağlı siğiller nasıl oluşuyor,
genital siğil tanısı,
belirtileri, genital siğil ilaçları ve genital siğil tedavisi nasıl yapılır gibi konular işlenmektedir.
Genital siğil nasıl bulaşır, genital siğil tedavisi için kullanılan ilaçlar, hpv aşıları
(Gardasil ve Cervarix),
genital siğil kremleri
HPV Tipleri
HPV’nin şimdiye kadar 150′den fazla HPV tipi tanımlanmıştır.
HPV tiplerinde 40′dan fazlası cinsel yolla geçmektedir.
Genital lezyonlarda en sık rastlanan tipler 6, 11, 16 ve 18 başta olmak üzere
15 kadar tip belirlenmiştir.
Kondilom (Condyloma) nedir?
HPV enfeksiyonu ile ortaya çıkan siğillerin görünümü kümeli şekilde ve karnıbaharımsı yapıdadır.
Toplu halde (kümeli) genital siğiller  “Condylom (kondilom)” veya “Condyloma accumulata” olarak da adlandırılır.
Genital siğiller görüldükleri bölge (lokalizasyonlarından) ötürü “anogenital siğil”
olarak da anılmaktadır.
Kondilom’lar kadınlarda en sıklıkla vulva (dış genital), anus (makad çevresi),
vajen ve serviks (rahim ağzı) bölgelerinde görülür.
Vulva (dış genitalya) bölgesinde yer alan anogenital siğiller en sık olarak iç dudaklar üzerinde,
klitoris üzerinde veya klitorisin üst kısmında, büyük dudaklarda ve anus (makad)
çevresinde yer almaktadır.
Erkeklerde ise kondilomlar penis, anus ve kasık bölgesindedir.
Genital HPV’ lerden tip 6 ve tip 11 genellikle rahim ağzı  ve dış genitayada
(anus, vulva) kondiloma aküminatada bulunan tiplerdir.
Diğer bir ifade ile genital wart enfeksiyonlarına “anogenital siğil” adı verilmektedir.
Yüksek riskli (kanserojen) HPV tipleri nelerdir?
Rahim ağzı kanser ve kanser öncüsü durumların % 70′inden HPV Tip 16 ve 18 sorumludur.
Bu iki tipten başka Tip 31, 33, 35, 39, 42 ve 51 da ağır servikal CIN lezyonları
(kanser öncüsü durumlar) ve
servikal invaziv kanserlerde sık olarak görülmektedir.
Bu HPV tiplerine “yüksek riskli (high risk) HPV tipleri” adı da verilmektedir.
Genital siğil nasıl bulaşıyor? Siğil virüsü vucuda nasıl giriyor?
HPV infeksiyonun vücuda girişi genellikle sürtünmeye bağlı travmatize olmuş
(hasar görmüş) deri aracılığı ile gerçekleşir.
Prezervatif kullanımı geçişi bir miktar azaltsa da
HPV ve siğilin bulaşmasını engellemede tamamen koruyucu değildir.
Cinsel ilişki sırasında kadın ve erkeğin çarpışan bölgelerinde,
travma sonucu ciltte meydana gelebilecek mikroskopik yırtıklar
HPV nin geçişi için zemin hazırlayacaktır.
Cinsel ilişkinin sertliği, travmanın derecesini belirleyici faktör olduğundan
HPV nin bulaşması ile de doğru orantılı olmaktadır.
HPV bulaştıktan sonra ne zaman genital siğil ortaya çıkar?
Cinsel ilişki ile karşı tarafa geçen HPV belli bir süre latent (gizli) enfeksiyon olarak saklı kalacaktır.
Latent, subklinik aşamalardan sonra klinik infeksiyon gelişecek yani siğil ortaya çıkacaktır.
Kişide enfeksiyonun gizli (kalma) süresi bir kaç hafta ile yıllar arasında değişebilir.
Yani HPV alan bir kişi haftalar veya yıllar sonra genital siğil sorunu ile karşı karşıya kalabilir.
Diğer bir olasılık da HPV kapıldıktan sonra kişide hiç bir belirtinin ortaya çıkmamasıdır.
Bakirelerde de siğil olabilir mi?
Evet.  Bakire bayanlarda hatta çocuk yaştaki kızlarda dahi siğiller görülebilmektedir.
Son yıllarda Hera Kliniğe tedavi amacıyla bu şekilde başvuran pek çok bakire bayan bulunmaktadır.
Anogenital siğiller en sık olarak cinsel ilişki sırasında bulaşmaktadırlar. Ancak siğilin bulaşması için tam
bir cinsel birleşme gerekli değildir. Cildin ciltle teması, yalnızca sürtünme
yoluyla olan cinsel ilişkiler, daha önceden
HPV ile bulaşmış maddelerin (ortak iç çamaşırı, havlu kullanımları gibi) cilt ile teması
bakire kişilerde siğil oluşmasına neden olabilir.
Özellikle cinsel ilişki haricinde tam olarak steril edilmemiş ağdacılardaki ağda materyelleri,
genital
bölgeyi temizlemek için kullanılan tıraş jiletleri, dövme ve piercing materyalleri,
hijyenik olmayan tuvaletleri kullanma gibi durumlarda da bulaşma olabilmektedir.
HPV pek çok virüsün aksine “dış ortama dayanıklıdır”
HPV virüsünün diğer virüslerden farklı olarak en önemli
özelliklerinden birisi dış ortamlardaki dayanabilirliğidir.
HPV, vucut harici dış ortamlarda uzun süre canlılığını koruyabilen ender virüslerden birisidir.
Prezervatif kullanımı siğilin bulaşmasını önler mi?
Hayır yalnızca azaltabilir. Daha önce belirtildiği üzere
HPV virusu cilde direkt temas yoluyla geçmektedir.
Bu durumda prezervatif kullanımı kesin olarak geçişi önlemede etkin değildir,
ancak yine de bir miktar fayda sağlayabilir.
Özellikle geçmişi tam olarak bilinmeyen kişilerle cinsel ilişkide prezervatif kullanımı
cinsel yolla bulaşan
pek çok hastalığın önüne geçmektedir.
HPV kapıldıktan sonra ciltte siğil nasıl oluşur? Genital siğil nasıl oluşur?
Klinik ve histopatolojik belirtiler genellikle HPV infeksiyonun alınmasından
1-8 ay sonra ortaya çıkar.
Virusun viral reprodüksiyon siklusu gerçekleşirken deride de kalınlaşma
(spinal tabakada hiperplazi) şeklinde değişiklikler oluşmaya başlar.
Sonunda deriden kabarık, deri renginde veya kahverengi papillomatöz
(dışı pürtüklü ve düzensiz, karnıbahar görünümünde) lezyonlar ortaya çıkar.
Yüzeyel yayılımla papillomatöz deri çıkıntıları hızla büyümekte ve yayılmakta
bu şekilde “kondilom” adı verilen lezyonlar oluşturmaktadır.
Genital siğil ne tür şikayetler yaratır?
Siğiller kişilerde kozmetik olarak bir sorun yaratmakla birlikte; bazan ağrı,
kanama ve kaşıntı gibi şikayetleri de beraberinde getirebilir.
Anogenital siğiller kanser yapar mı?
Hayır.. Genital siğillerin pek çoğu daha önce de değinildiği üzere HPV Tip 6 ve Tip 11′dir.
Her iki HPV tipinin genel özelliği de onkojenik (kanser yapıcı) etkisinin oldukça düşük olduğudur.
Yani her iki HPV tipi de “düşük riskli (low risk)” gruptandır.
Bu nedenle siğller kanser yapmaz veya kansere dönüşmez.
Daha çok kozmetik olarak kötü bir görünüme neden olurlar.
Yine de son derece düşük de olsa kanser riskine karşı kişilerin
yıllık olarak düzenli “smear test” lerini yaptırmalarını
Hera Klinik olarak önermekteyiz.
Anogenital siğiller neden tedavi edilmelidir?
Siğillerde özellikle kozmetik nedenler, bu lezyonların cinsel eşe
bulaştırılmasının engellenmesi ve yarattığı şikayetleri
(ağrı, kaşıntı, yanma veya kanama) giderme nedenleri ile tedaviye gerek vardır.
Pek çok kişide bu lezyonların olması
kişide cinsel isteksizlik, korku veya endişe durumları yaratabilir.
Eşe bulaştırma korkusu pek çok kişiyi hemen tedaviye başlatır.
Genital siğil çıkan hamileler de tedavi edilmeli midir?
Evet.  Hamilelik vücut direncinin düşmesine neden olduğu için
bazı kişilerde önceden olmamasına rağmen
hamilelik dönemlerinde genital siğiller ortaya çıkabilir.
Hamileliklerinde anogenital siğiller çıkan gebe hastalar uygun
tedavi yönemleri ile tedavi edilebilirler.
Gebelikte en uygun tedavi yöntemleri arasında krioterapi (dondurma tedavisi)
ve cerrahi eksizyon
(lezyonun cerrahi operasyonla çıkarılması) bulunmaktadır.
Gebelikte asit veya kimyasal ile yakma tedavileri önerilmemektedir.
Gebelikte ortaya çıkan kondilomlar dirençli olabilir ve genelde ardısıra
bir kaç seans tedaviyi gerektirebilir.
Hamilelikte anosiğil tedavisi yapılmayan gebelerde siğiller hızla artmaktadır.
Hatta bu gebelerin normal doğum sırasında bebeklerine HPV geçirme olasılıkları da olduğundan
sezaryen ile doğumları tercih edilmektedir.
Bazan hamilelikte dev kondilomlar bebeğin vajina içinden aşağı inmesine
engel olabilecek kütleye dahi ulaşabilir.
Önceden HPV tedavisi gören hamilelerde sezaryen şart mıdır?
Bize sık olarak sorulan sorulardan birisi de anogenital siğil tedavisi görmüş olan kişilerin
ileride doğum şeklinin ne olması gerektiği şeklindedir.
Gebeliklerinde veya gebelikten önce HPV tedavisi görmüş hamile bayanların eğer ki
gebeliklerinin son dönemlerinde aktif siğilleri yoksa vajinal yolla
normal doğum yapmalarında bir engel bulunmamaktadır.
Genital siğiller kişilerde olumsuz psikolojik etkiler oluşturur…
Pek çok genital siğil şüphesi ile jinekolog veya dermetolog hekime
giden kişilerde gereksiz yere kanser olma korku ve endişesi vardır.
Öncelikle tekrar belirtmekte fayda var:
Endişelenmeyin… Genital siğilleriniz kanser yapmaz veya kansere dönüşmez.
Çünkü genital siğil yapan HPV tipleri “low risk” (düşük risk) grubundadır.
Diğer taraftan günümüz itibari ile virüslerin vucuda alındıktan sonra maalesef
kesin olarak eradikasyonu yani vucuttan atılması da mümkün değildir.
Her ne kadar bir takım “antiviral hap ve kremler” ile birlikte “immün (bağışıklık)
sistemin çalışmasını güçlendirici ilaç tedavileri” uygulanabilmekteyse de
bu tedavilerin amacları,
virüsün vucuttan tam olarak atılmasından çok vucuda alınmış olan virüsü
baskılamak ve çoğalmasını engellemektir.
Cinsel yolla vucuduna HPV, HSV  gibi virüsü alan ve daha sonra
bu virüs ile yaşamak zorunda olan
hastalarda bir takım “psikolojik sorunlar” ortaya çıkabilir.
Kişiler durumlarını daha da abartarak düşünebilirler;
bunun sonucunda depresyon ve anksiyete (içsel bunaltı)
gibi durumların görülmesi ender değildir.
Eğer genital siğil probleminiz varsa…
Genital siğil problemi ile karşı karşıyasanız öncelikle bu durumunuzu kabul ederek güvendiğiniz
bir uzman hekime gitmenizi ve bir an önce tedavi olmanızı öneririz.
Genital siğiller yakma, dondurma, cerrahi olarak çıkartma ve
ilaç tedavileri ile tedavi edilebilmektedir.
Daha sonra bu problemi kendinize kabus hailine getirmeden yaşantınıza devam etmenizi
ve rutin jinekolojik- dermatolojik kontrollerinizi ihmal etmemenizi öneririz.
Birlikte olmayı düşündüğünüz cinsel partnerinize HPV aşısı yaptırmanız onu da
hasta olmaktan koruyacaktır.
Genital siğillerden önleyici HPV aşısı “Gardasil” dir.
Gardasil gebelik haricinde emzirenlerde ve erkeklerde dahi yapılabilmektedir.
Genital siğil tedavisi görmüş olan kişilerde HPV aşıları yapılabilir mi?
Evet.  HPV aşıları cervarix ve gardasil genital siğil tedavisi görmüş olan kişilere de yapılabilir,
yapılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.
Her ne kadar siğil ile HPV’yi alan kişilerde tedavi edici etkisi bulunmasa da
bu tür aşıların tercih edilmesindeki amaç
HPV’nin diğer türlerine karşı koruma oluşmasını sağlamaktır.
Burada unutulmaması gereken bir nokta şudur:
HPV aşılarından Gardasil hem rahim ağzı kanserine hem de genital siğillere karşı koruyucudur.
Cervarix fiyatı daha ucuz olmasına rağmen genital siğillere karşı koruyuculuk sağlanamaz..
HPV ile genital siğiller psikolojik sorunlara ve aile problemlerine de neden olabiliyor…
Hera Klinikteki gözlemlerimize göre
HPV ve genital siğil sorunu ile karşılaşan kişilerde korku, endişe,
pişmanlık ve suçluluk duyguları ortaya çıkmaktadır.
Aldatma sonrası yaşanan hayal kırıklıkları
ilişkilerde ciddi sarsıntılara neden olabilmektedir.
Ayrıca kendi eşlerine bulaştırmaktan korkan kişilerde psikolojik kaygılanımlar,
cinsel isteksizlik ve eşten uzaklaşma gibi durumlar da ortaya çıkabilir.
Özellikle aile dışında eş ile cinsel ilişki sonrası temasla hastalığın alınması sonucunda
boşanmalara kadar gidebilen pek çok ailesel sarsıntılar ortaya çıkabilir.
Bu tür durumları daha soğukkanlılıkla karşılayarak tedavileri zamanında yaptırmak,
rutin izlemleri ihmal etmemek ve uyarı-önlemlere
dikkat etmek yaşam kalitesindeki pek çok olumsuzlukların önüne geçebilir.
Genital siğil tedavisi
Genital siğil tedavisinde kullanılan yöntemler, ilaçlar, kremler
Genital siğillerin tedavisinde en sık olarak cerrahi eksizyon
(operasyonla lezyonun kesilerek çıkartılması),
krioterapi (dondurma), koter (yakma) tedavileri,
antiviral kremler ve ilaç tedavileri uygulanmaktadır.
Cerrrahi tedaviler daha çok anogenital siğillerin yoğun ve iri kümelenmeler (büyük kondilomlar)
halinde olduğu durumlarda uygulanır.
I. Eksizyonel yöntemler (lezyonu cerrahi olarak çıkartma)
Genel olarak eksizyonel yöntemler dış genital organların HPV enfeksiyonlarında kullanılmazlar.
Bunun istisnası ise dış genital organlarda lokalize çok büyük kondilomların varlığıdır.
Genital sistemin görünür bölümünde çok büyük kondilomların olması durumunda
eksizyonel yöntemlerden
yararlanılarak büyük parçalar çıkarılır ve daha sonrasında medikal tedavi ile
birlikte destrüktif yöntemlerden
biri ile tedavi devam ettirilir.
Büyük kondilomalar lokal veya genel anestezi altında cerrahi olarak kesilerek çıkartılabilir.
İşlem sonrası çıkartılan bölgeye pansumanların yapılması gereklidir.
Diğer bir yöntem de dış genital organların kondilomlarında eksizyon
(çıkartılması) amaçlı Leep uygulaması yapılabilir.
Leep nedir?
Leep (Loop Electrosurgical Excision Procedure) ; alternans bir elektrik akımı ile loop
uçlarında protein denatürasyonuna neden olarak
iki dokuyu ayırabilecek derecede ısı oluşumu sağlayan bir sistemden oluşmuştur.
Bu sayede başka hiçbir yere zarar vermeden, son derece rahat
bir kontrol ile gerekli patolojik dokunun çıkarılması sağlanacaktır.
Leep’te tecrübeli bir hekim tarafından uygulandığında, kanama riski yok denecek kadar azdır.
Ofis şartlarında, lokal anestezi altında uygulanabilmesi, hastanede yatış gerektirmemesi,
komplikasyon riskinin çok düşük oluşu, hasta tarafından telöre edilebilirliği  ve uygulama
kolaylığı  bu yöntemin tercih edilmesine neden olmuştur.
II. Destrüktif (yıkıcı) yöntemler
Elektrokoterizasyon (elektrokoagülasyon, elektirikle yakma)
Bipolar koter ile HPV odaklarının lokal anestezi altında yakılmasıdır.
Yeterli destrüksiyon sağlandığından
emin olunduğu müddetçe bu gün kabul gören en geçerli tedavi yöntemidir.
Özellikle dış genital organlar dediğimiz genital sistemin dışardan görünen
bölümünde (cilt ya da mukozal)
meydana gelen kondilomların yok edilmesi için idealdir.
Çoğu zaman tek oturumda tün odakların yok edilmesi mümkündür.
Tedavi süreci kısadır. Fazlaya kaçılması halinde sağlıklı dokularda da
hasar meydana getirebileceği unutulmamalıdır.
Kriyoterapi (Dondurma)
Kriyoterapi, likit (sıvı) nitrojenle lezyon ve lezyon çevresinin dondurulması işlemidir.
Bu da elektrokuagülasyon gibi başarılı yöntemlerden birisidir.
Krioterapi son yıllarda oldukça sık olarak kullanılmaya
başlayan, oldukça etkili, yakma (elektrokoterizasyon)
yöntemine göre daha ağrısız ve kolay uygulanabilen bir yöntemdir.
Dondurma işlemi oldukça ağrısız
bir işlemdir ve işlem sırasında çoğu zaman anestezik madde gerektirmez.
Krioterapi oldukça güvenilir bir yöntem olup gebelik sırasında ortaya çıkan anogenital siğillerin
dondurulması amacıyla da kullanılabilmektedir.
CO2 (Karbondioksit) lazer ablasyonu
CO2  esaslı laser destrüksiyonu ile de tedavi sağlanabilir. Başarılı olmakla birlikte diğer tedavi
yöntemlerine üstünlüğü olmamasına rağmen oldukça pahalı bir yöntemdir.
Ayrıca CO2 buharı içinde HPV bulunabildiğinden solunum sistemi ile
bulaşması ve yayılması da olasıdır.
Diğer bir zorluk da uygulamanın çok hassas olmasıdır.
Kimyasal destrüksiyon
Bu amaçla biklorasetik asit, triklorasetik asit, podofilin
ve podofilotoksin gibi asitler de kullanılmaktadır.
Kimyasal yıkıcı asitler oldukça etkilidir, ancak sağlıklı ciltte de tahriş
(iritasyon) etkisine sahip maddelerdir.
Kimyasal yıkıma bağlı inflamasyon, erozyon, ağrı ve ülserasyon oluşabilir.
Hastanın kendisinin uygulaması oldukça zordur.
Hastanın görüş alanının dışındaki lezyonlara
müdahale etmesi güçtür ve sağlıklı deriye dokundurulduğunda
burada da harabiyet meydana getirecektir.  Ayrıca günlerce, tekrar tekrar  uygulamayı
gerektirebilen uzun bir tedavi seçeneğidir.
Kimyasal asit tedavileri bebeğe toksik etkisinden dolayı gebelikte uygulanmazlar.
III. Genital Siğil İlaç Tedavileri
İlaçla tedavisi ise immunomodulasyon amacıyla (immün direnci arttırmaya yönelik)
uygulanan interferon ve imikimod’lardır. Tedavilerinin uzun sürmesi dezavantajlarıdır.
İnterferonlar, antiproliferatif ve antiviral etkilerinden dolayı kullanılırlar.
Tropikal, sistemik veya intralezyonel kullanım seçenekleri vardır.
İmikimode (Imiquimode) ise  2003 yılından bu yana ülkemizde de bulunan saşe-krem formunda,
ülkemizde ve yurt dışında “Aldara % 5 krem” adıyla piyasalardadır.
Aldara nedir? Siğil kremi hakkında…
%5 lik İmikimod (Aldara krem),  yalnızca siğilin üzerine sürülerek o bölgedeki hücresel tip
bağışıklığı arttırarak etki eden bir kimyasaldır.
Aldara bir antiviral değildir. Aldara yalnızca cilt bölgesinde lokalize kalan ilaç o bölgedeki
interferon alfa ve sitokinleri aktive ederek immün direnci yükseltir.
Aldara krem sayesinde immün direnç yükselince
o bölgeye haraket eden makrofaj ve lenfositler viral patolojiyi giderecektir.
Aldara gebelikte de kullanılabilir mi?
Evet. Gebelikte Kategori B olduğu için güvenle kullanılabilir.
Yapılan bilimsel çalışmalarda da Aldara kremin gebelik ve emzirme dönemide kullanımından ötürü
herhangi bir olumsuz etkiye rastlanmamıştır.
(Nitekim kremin cilde sürülmesi ile ancak binde 9′luk bir kısmı deriden emilmektedir.)
Aldara kremin kullanımı bağışıklık sistemini de aktive ettiği
için ileride olabilecek siğil nükslerinin de
önüne geçebileceği iddia edilmektedir.
Genital siğil kremi “Aldara” ile anogenital siğil tedavisi daha uzundur…
Genital siğil tedavisi için kullaılan Aldara krem ile tedavi süresi dondurma ve
yakma tedavilerine göre daha uzun sürmektedir.
Adara ile anogenital siğil tedavi süresi haftada 3 uygulama ile 16 haftaya kadar uzayabilir.
Aldaranın yan etkileri nelerdir?
Aldaranın (İmikimod) en çok görülen yan etkisi “eritem”
yani ilacın hasta olmayan dokuya sürülmesine
bağlı olarak gelişen geçici kızarıklıklardır. Bu nedenle ilaç tatbikinden 6-10 saat içinde
ilişki yapılmaması ve sonrasında banyo yapılması önerilir.
Ancak unutulmamalıdır ki genital bölgedeki her lezyon siğil değildir.
Tedavi öncesinde mutlaka bir jinekolog veya dermatoloğa başvurulması gereklidir.
Anogenital siğiller uzun dönemde tekrarlayabilir. Özellikle rahim ağzına yerleşmiş olan siğiller
ileriki yıllarda az da olsa serviks kanseri (rahim ağzı kanseri) riskini arttırmaktadır.
Siğil nüksleri (tedavi sonrası tekrarlamalar) neden  oluşur?
Anogenital siğiller yakma, dondurma ve hatta ilaç tedavileri sonrası bile hayatın
belirli dönemlerinde tekrarlama şansına sahiptir. Buradaki en sık neden ise vücudun immün
(bağışıklık) sisteminin düşmesi sonucu viral enfeksiyonun aktive olmasıdır.
Vucütta normalde hiç bir şikayet oluşturmayan
bazı virüsler gizli olarak barınmakta ve direnç düştüğü zaman
kişilerde hastalıklara neden olabilmektedir. Örneğin pek çoğumuz çok korktuğumuz
veya yorulduğumuz zaman dudakta uçuk çıkarırız. Bu aslında,
Herpes (HSV) Tip 1 virüsünün yarattığı bir enfeksiyondur.
Aynı şekilde çok fazla stres veya yorgunluğa maruz kalan kişilerde “zona hastalığı” gelişebilir.
Bu da aslında omurganın köklerinde yerleşmiş olan
“su çiçeği virüsü”nün aktive olarak hastalık oluşturmasıdır.
İşte siğillerde benzer özellikler taşıyarak hayatın belli dönemlerinde tekrarlayabilirler.
Bu yüzden vücüdun direnci iyi şekilde korunmalıdır. Bu da düzgün beslenme,
stesten uzak durma, düzenli bir yaşam ve düzenli egzersiz ile mümkündür.
Genital siğiller tedaviden sonra cinsel partnere bulaştırılabilir mi?
Maalesef evet. Genital siğiller çeşitli tedavi yöntemlerinden sonra tam olarak bitebilir.
Ancak burada tedavi edilen HPV enfeksiyonu değil siğildir. Diğer bir deyiş ile
HPV virusu cilt altına girmiş olduğu için
kişilerin tedavi sonrası dönemlerinde dahi cinsel partnerine
bulaştırma riski bulunmaktadır.
Bu nedenle kişilerde jenital siğil olması halinde, bu durumu öncelikle cinsel partnerlerine dürüst
bir şekilde anlatmaları ve daha sonra partnerlerini Gardasil ile aşılatmaları önerilir.
HPV aşıları artık TÜRKİYE’de ! ! !
Korunma amaçlı HPV aşıları HPV’nin E6 ve E7 proteinleri üzerinden etki eder.
Nitekim servikal kanserlerde de E6 ve E7 proteinleri eksprese edilmektedir.
Merck firması (MSD) tarafından geliştirilen Gardasil  quadrivalan bir aşı olup HPV tip 16,18,6,11’e
benzer partikülleri içerir ve serviks kanserleri ile prekanseröz
lezyonları haricinde dış genital bölgede
bulunan siğilleri (condyloma accumulata) de önleyicidir.
Nihayet Gardasil 2007 yılı şubat ayı itibari ile ruhsat
aşamasını tamamlayarak ülkemiz ilaç marketinde de
yer almaya başlamıştır.
Diğer taraftan 2008 yılının başından itibaren GlaxoSmithKline (GSK) firması tarafından üretilerek
sağlık marketinde kendisine yer bulan diğer HPV aşısı da “Cervarix” dir.
Bivalan HPV aşısı olan Cervarix HPV’nin tip 16 ve tip 18′ine karşı koruyucudur. Tip 6 ve Tip 11′e
karşı koruyucu olmadığından ötürü Cervarix genital siğillere karşı koruma sağlamaz.
HPV aşıları tercih edilirken..?
Gardasil erkeklere de yapılabilmektedir…
Pek çok hasta erkek arkadaşı veya eşinde çıkan siğillerden korunmak amacı ile
HPV aşıları yaptırma yoluna gitmektedir.
Diğer taraftan kız arkadaşlarında daha önceden siğil öyküsü olan erkek partnerlerin de
Gardasil aşısı ile korunmasında fayda bulunmaktadır.
Unutulmaması gereken nokta; Gardasil quadrivalan aşıdır ve hem genital siğillere hem de
anogenital siğillere karşı koruyucudur. Cervarix ise bivalan aşıdır ve genital siğillere karşı korumaz.
Özetle, Gardasil genital siğillere karşı da koruyucu olduğu için erkeklere da yapılabilmektedir
ve bu aşının erkeklere yapılmasında bir sakınca yoktur.
Günümüzde Avustralya ve Kanada’da erkeklere de Gardasil uygulanmaya başlamıştır.
Çünkü HPV; genital siğiller rahim ağzı kanseri, vajina kanserleri, vulva kanserleri ,
anus kanseri gibi daha çok kadınlarda hastalıklar oluştursa da bu
kadınlara hastalık taşıyanlar (vektörler) erkeklerdir.
HPV Aşılarının FDA Onayı vardır…
Bir ilacın piyasaya çıktıktan sonra güvenirliliği açısından
Amerikan Gıda ve İlaç Teşkilatı’nın onay vermesi
(FDA onayı) son derece önemlidir.
Günümüzde hem Gardasil hem de Cervarix, Amerikan Gıda ve İlaç Teşkilatı’nın kullanım
onayı olarak bilinen “FDA onayını” almışlardır.
Bu her iki aşının da güvenirliliği açısından önemlidir.
Genital siğillerden korunma yolları..
HPV enfeksiyonlarından korunmanın en iyi ve
en başarılı yolu bulaşma zincirini kontrol altında tutmaktır.
Enfeksiyon cinsel yolla bulaştığı için burada en önemli nokta multipartnerliktir (çok partnerlilik).
Kişinin kendisinin ya da cinsel partnerinin multipartnerli olması
HPV görülme riskin belirgin bir şekilde artırmaktadır.
Condom (prezervatif) kullanımı cinsel hastalıkların
pek çoğunu önlemede başarılı olsa da genital siğiller
için her zaman koruyucu olamamaktadır.
Çünkü condom (prezervatif), pubik bölgeyi korumaz,
sadece kadında vajinal ve servikal enfeksiyonlardan
koruyucu iken, erkekde glans penisin korunmasını sağlayacaktır.
Ancak kadında vulvar ve erkekte de
penis kökü ve skrotal enfeksiyonlara açık kalma söz konusudur.
Anogenital siğil problemi yaşıyorsanız bir an önce tedavi görmenizde fayda var.
Aksi takdirde oluşan siğiller çok hızlı bir şekilde
büyüyecek ve daha sonraki tedavileriniz uzayacaktır.
Genital bölgede olan şüpheli lezyonlarınız
için jinekolog veya dermatoloğunuzdan yardım istemekten asla çekinmeyiniz.
Çünkü özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve
genital siğiller ülkemizde çok hızlı bir şekilde artış kaydetmektedir.
Genital siğil tedavisi ağrılı mıdır?
Genital siğil tedavileri çok ağrılı değildir. Kişiler tedavi aldıkları gün dahi işlerine devam edebilirler.
Dondurma tedavisi (krioterapi), yakma tedavisine ve cerrahi yöntemlere göre daha rahattır.
Yakma tedavileri (koterizasyon) ve cerrahi çıkartma tedavileri öncesi
lokal anestezi enjeksiyonu gerekmektedir.
Ancak dondurma tedavisi öncesinde lokal anestezi enjeksiyonuna gerek bulunmamaktadır.
Ayrıca dondurma tedavisi (Krio) sonrası kalan izler, yakma tedavisi sonrası
kalan izlerden çok daha azdır.
Tüm bu nedenlerden ötürü biz kliniğimizde krioterapi ile anogenital
siğil tedavilerini çok daha fazla tercih etmekteyiz.
Anogenital siğil tedavileri ne kadar sürer?
Anogenital siğillerde her seans lezyonların genişliğine göre ortalama
bir kaç dakika ile 5-10 dakika arasında sürmektedir.
Bir kür ortalama olarak 3-4 seanstan oluşur, seans aralıkları da
hastanın durumuna göre bir ile iki hafta arası tekrarlanmaktadır.
Genital siğilden parça alınması (biyopsi) ve HPV tiplemesi şart mıdır?
Hayır.  Eğer lezyonun genital siğil olduğundan herhangi
bir şüphe duyulmuyorsa biyopsi (parça çıkartımı)
ve patolojiye göndermenin bir anlamı olmayacakıtr.
Ancak şüpheli lezyonlardan biyopsi yapılması önerilmektedir.
Benzer şekilde cerrahi yöntemlerle çıkartılan kondilomların
PCR yöntemi ile HPV tiplemesi için genetik laboratuara
gönderilmesi de şart değildir. Çünkü genital siğillerin
pek çoğu Tip 6 veya Tip 11 olup, bunun bilmenin maddi kayıptan
başka bir faydası da olmayacaktır.
HPV Tiplemesi kimler için uygundur?
PAP Smear testinde anormal sonuç çıkan hastalarda cerviks
(rahim ağzı kanalından) kültür alınarak
HPV tiplemesi için laboratuara gönderilebilir.
HPV tiplemesi PCR (Polimerase Chain Reaction) denilen bir yöntemle yapılmaktadır.
HPV Tedavisi Ve Pap Smear Kontrolu..
Pap Smear testi mutlaka yapılmalıdır.
Pap simir testinde rahim ağzında HPV’ ye bağlı tipik olan koilosit
hücrelerinin görülmesi çok önemlidir.
Pap smear testinde saptanan ve biopsi ile kesinleşmiş displazi varlığında
ise hastalığın şiddeti ve hastanın yaşına göre LEEP,
konizasyon ya da rahimin alınması gibi tedaviler uygulanabilir.
Çoğu zaman hafif displazi varlığında LEEP tedavi için yeterli olmaktadır.
LEEP sonrası doğurganlıkta
bir değişiklik ortaya çıkmamaktadır. LEEP işlemi deneyimli hekimler tarafından yapılmalıdır.
HPV’ den, genital siğil den korunma nasıl yapılmalıdır? HPV ve koruyucu hekimlik..
HPV virüsü oral ve anal seks de dahil olmak üzere
her türlü cinsel ilişki, sürtünme yolu ile ilişki  ve ciltten cilde temas yolu,
ile de kolaylıkla bulaşabildiğinden cinsel yönden aktif olan
kadın yada erkek herkes HPV enfeksiyonları açısından risk altındadır.
Yaşamının herhangi bir döneminde, geçmişte birden fazla partneri olanlar,
partneri daha önceden birden fazla kişiyle ilişkide
bulunmuş kişiler, cinsel yaşantısı erken yaşta başlayanlar ve
kendisinde yada partnerinde  cinsel yolla bulaşan
hastalık öyküsü olanlar yüksek riskli guruptur.
HPV ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar çoğu zaman bir arada bulunurlar.
Bu nedenle başka bir cinsel yolla bulaşan hastalık varlığında beraberinde
HPV’ de bulunabileceği akıldan çıkartılmamalıdır ve bu konuda da araştırma yapılmalıdır.
Kondom yani prezervatif HPV’ ye karşı her zaman tam koruma sağlamaz.
Çünkü enfeksiyon prezervatifin kapladığı alan dışında da bulunabilir
ve ciltten cilde temas ile bulaşabilir.
HPV’ den korunmanın en etkili yolu riskli kişiler ile birlikte olmamaktır.
Fakat erkeklerin büyük bir kısmında
HPV belirti vermediği ve kondilom, genital siğil gözlenemediği için taşıyıcı
olabildiklerinden dolayı pek mümkün olmamaktadır.
Yine de riskli cinsel ilişkilerden ve genital siğil varlığı
veya şüphesi durumunda cinsel ilişkiden kaçınmak gerekir.
Herhangi bir kadında rahim ağzı hücrelerinde değişim saptanması
yada genital siğil olması kanser gelişeceği anlamına gelmez.
Aslında genital siğile neden olan HPV türlerinin rahim ağzında değişime
yada kansere neden olması nadirdir.
Rahim ağzı kanserlerinin yarısından sorumlu olduğu bilinen
HPV tip 16 varlığı bile mutlaka kanser gelişeceği anlamına gelmez.
Sadece artmış risk söz konusudur ve yakın takip gereklidir.
HPV DNA tiplemesi ile
HPV virüsunun genetik tipini kolaylıkla belirlemek mümkündür.
HPV enfeksiyonu taşıyan bir kişiyle ilişkide bulunmak da mutlaka
o kişide de enfeksiyon ortaya çıkacak anlamına gelmez.
Burada kişinin bağışıklık, immun sistemi çok büyük önem taşır.
Kişiler arası farklılıklar nedeni ile bazı kişilerde
bağışıklık sistemi virüsle mücadele edebilir ve ortadan kaldırabilir, virüs hiç bulaşmayabilir.
Ancak yapılan araştırmalar aktif enfeksiyonu olan bir kişi ile ilişkiye girenlerin % 60′ında ilk 2- 3 ay
içinde enfeksiyon bulgularının ortaya çıktığını ortaya koymaktadır.
HPV alt tiplerinden bazıları hücrelere olan etkileriyle
hücrelerin kendi kendine hızla ve kontrolsüzce çoğalabilen
hücrelere dönüşmesine neden olmaktadır.
Hücrelerin kontrolsüzce çoğalma özelliği kazanması ise hücrelerin
bulunduğu dokuda kanser oluşumu riskini beraberinde getirmektedir.
Serviks, vagina ve vulva kanserlerinin gelişiminde
HPV’ nin bu onkojen (kanser yapıcı) alt tiplerinin çok önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir.
Bu etkiler uzun vadeli etkilerdir
ve ancak onkojen etkiye sahip HPV alt tipleri tarafından  başlatılırlar.
HPV aşışı ( Rahim Ağzı Kanseri Aşısı, Gardasil) kesinlikle vücutta var
olan veya ortaya çıkmış siğilleri ve virüsü yok etmez,
tedavi etmez, tedavi amaçla da kullanılmaz. Aşı, sadece ileriki dönemde
alınabilecek virüs tiplerinin
(sadece 4 tane virüs tipini) vücuda alınmasını engellemek yani koruyucu amaçlıdır.
Bu nedenle 9-26 yaş arasında olan ve cinsel ilişkide bulunmamış olan
bakire genç kızların rahim ağzı kanseri
aşı programına aileleri tarafından alınması çok önemlidir.
Gardasil adı altında piyasada mevcut olan
aşı programının kadın doğum ve çocuk doktorları tarafından desteklenmesi
bu virusa bağlı görülen
rahim ağzı kanseri vakalarının yıllar içinde azalmasını sağlayacaktır.
Ülkemizde de bulunan fakat sosyal güvenlik tarafından kapsam dışı olan bu aşının
ergenlik dönemindeki genç kızlara yapılması,
rahim ağzı kanseri aşısından önemli bir koruyucu hekimlik oluşturacaktır.
Bağışıklık sistemini uyaran krem nedir? Lokal tedavi ne şekilde yapılır?
Hastaların kendisi tarafından belirli aralıklarla genital siğillerin üzerine uygulanan bu
krem bağışıklık sistemi düzenleyiciler olarak adlandırılan bir ilaç sınıfına dahildir.
Ancak bu kremin insanlarda dış genital bölgede
görülen siğillerin ortadan kaldırılmasında gösterdiği
etkinin mekanizması tam olarak bilinmemektedir.
İlacın bağışıklık sisteminde bazı maddelerin üretimini
arttırarak virüslerin neden olduğu lezyonları gerilettiği düşünülmektedir.
Uzun süredir var olan ve
büyük siğillerin varlığında tedavinin başarısı düşmektedir.
Vajina içinde çıkan siğillerde ve gebelikte uygulanması sakıncalıdır.
En sık görülen yan etki kremin uygulandığı alanda kızarıklık, yanma ve kaşıntıdır.
Hastaların % 67′sinde kızarıklık görülürken, % 32′sinde kaşıntı,
% 26′sında ise yanma ortaya çıkmıştır.
Bunların yan ısıra krem uygulanan bölgede şişlik,
kabuklanma, sertleşme ve hatta yara ortaya çıkabilir.
Tekrarlaması durumunda yeniden krem kullanımı ile ilgili araştırma olmadığında
böyle bir durumda yeniden kullanılması önerilmez. Benzer şekilde vajina içindeki
siğillerde yapabileceği yan etkilerden dolayı  kullanılması da önerilmemektedir.
Gardasil
Farmasötik Formu
Kullanıma Hazır Enjektörde Enjeksiyon için Süspansiyon
Gardasil çalkalanmadan önce beyaz partiküller içeren
berrak bir sıvıdır.  Sert bir çalkalamadan sonra beyaz, bulanık bir sıvı halini alır.
Klinik Özellikler
Terapötik Endikasyonlar
Gardasil aşının hedeflediği 9-26 yaşları arasındaki kız ve kadınlarda Human Papillomavirüs
(HPV) 6, 11, 16 ve 18 tiplerinin neden olduğu hastalıkların önlenmesinde endikedir.
Gardasil, HPV 16 ve 18’in neden olduğu aşağıdaki durumların önlenmesinde endikedir:
• Servikal kanser
• Servikal adenokarsinoma in situ (AIS)
• Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) evre 2 ve evre 3
• Vulvar intraepitelyal neoplazi (VIN) evre 2 ve evre 3
• Vajinal intraepitelyal neoplazi (VaIN) evre 2 ve evre 3
Gardasil, HPV 6, 11, 16 ve 18’in neden olduğu aşağıdaki durumların önlenmesinde endikedir:
• Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) evre 1
• Genital siğiller (kondiloma akuminata)
• HPV enfeksiyonu
Pozoloji ve Uygulama Şekli
Gardasil  9-26 yaşları arasındaki kız ve kadınlar için önerilmektedir.
Dozaj
Gardasil aşağıdaki takvime göre 0.5 mL’lik 3 ayrı doz şeklinde intramüsküler olarak uygulanmalıdır:
Birinci doz: Belirlenen tarihte
İkinci doz: Birinci dozdan 2 ay sonra
Üçüncü doz: Birinci dozdan 6 ay sonra
Kişilerin 0, 2 ve 6. aydaki aşılama takvimine bağlı kalmaları önerilir.
Ancak klinik çalışmalarda etkinlik
1 yıllık dönemde 3 dozun tümünü almış bireylerde gösterilmiştir.
Alternatif aşılama takvimi gerekirse,
ikinci doz birinci dozdan en az 1 ay sonra, üçüncü doz ise
ikinci dozdan en az 3 ay sonra uygulanmalıdır.
Uygulama Şekli
Gardasil üst kolun deltoid bölgesine veya uyluğun
üst yan tarafına intramüsküler olarak uygulanmalıdır.
Gardasil intravasküler yolla enjekte edilmemelidir. Subkutan ve intradermal uygulama yolları ile
çalışma yapılmadığından önerilmemektedir. Önceden doldurulmuş enjektör tek kullanım içindir
ve birden fazla kişide kullanılmamalıdır. Aşı tedarik edildiği şekliyle kullanılmalıdır;
seyreltme veya hazırlama gerekmez.
Aşının önerilen tam dozu kullanılmalıdır. Kullanımdan önce iyice çalkalayınız.
Uygulamadan hemen önce sertçe çalkalama aşı süspansiyonunu korumak için gereklidir.
Sertçe çalkalandıktan sonra Gardasil beyaz, bulanık bir sıvı halini alır.
Parenteral ilaç ürünleri uygulamadan önce partiküllü madde ve
renk değişikliği açısından gözle kontrol edilmelidir.
Partiküller varsa veya renk değişikliği gözlenirse ürünü atınız.
Özel Popülasyonlara İlişkin Ek Bilgiler
Gardasil’in güvenilirlik, immünojenite ve etkinliği
HIV enfeksiyonlu bireylerde kapsamlı biçimde incelenmemiştir.
Böbrek ve Karaciğer Yetmezliği
Gardasil’in böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalardaki güvenilirlik etkinliği incelenmemiştir.
Pediyatrik (çocuk) Popülasyon
Gardasil’in 9 yaşın altındaki çocuklardaki güvenilirlik ve etkinliği incelenmemiştir.
Yaşlılarda Kullanım
Gardasil’in 26 yaşın üzerindeki erişkinlerdeki güvenilirlik ve etkinliği incelenmemiştir.
Kontrendikasyonlar
Aşının etkin maddelerine veya yardımcı maddelerden herhangi birine karşı aşırı duyarlılık.
Gardasil’in bir dozunu aldıktan sonra aşırı duyarlılık semptomları gösteren bireylere diğer
Gardasil dozları verilmemelidir. Şiddetli akut bir ateşli hastalık geçiren
kişilerde Gardasil uygulaması ertelenmelidir.
Ancak hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu veya düşük dereceli ateş gibi
hafif bir enfeksiyon varlığı
bağışıklama için kontrendikasyon oluşturmaz.
Özel Kullanım Uyarıları ve Önlemleri
Tüm enjektabl aşılarda olduğu gibi, aşının uygulanmasından sonra ortaya çıkabilen
nadir anaflaksi reaksiyonları
için uygun tıbbi tedavi her zaman hazır bulundurulmalıdır. Tüm aşılarda olduğu gibi,
Gardasil ile aşılama; aşılanan
kişilerin tümünde koruma sağlamayabilir Ayrıca, Gardasil sadece
HPV tip 6, 11, 16 ve 18’den kaynaklanan
hastalıklara karşı koruma sağlar. Dolayısıyla, cinsel yolla bulaşan
hastalıklara karşı uygun önlemlerin alınmasına devam edilmelidir.
Gardasil’in terapötik etkisi gösterilmemiştir. Bu nedenle aşı servikal kanser, serviks,
vulva ve vajinadaki yüksek evreli displastik lezyonlar veya genital lezyonların
tedavisi için endike değildir.
Ayrıca HPV’ye bağlı diğer bilinen lezyonların ilerlemesini önleme etkisi yoktur.
Aşılama rutin servikal taramanın yerini tutmaz.
Hiçbir aşı %100 etkin olmadığından ve Gardasil aşıda bulunmayan
HPV tiplerine veya mevcut HPV enfeksiyonlarına karşı
koruma sağlamayacağından, rutin servikal tarama
kritik önem taşır ve yerel önerilere uyulmalıdır.İmmün yanıtı bozulmuş
kişilerde Gardasil kullanımına ilişkin veri yoktur.
Güçlü bir immün supresif tedavi kullanımı, genetik bir defekt, nsan mmün
Yetmezlik Virüs (HIV) enfeksiyonu veya diğer nedenlerle immün yanıtı
bozulmuş kişiler aşıya yanıt vermeyebilir.
Trombositopeni veya pıhtılaşma bozukluğu olan
kişilerde intramüsküler uygulamadan sonra kanama olabileceğinden
bu kişilere aşı dikkatle uygulanmalıdır.
Korunma süresi güncel olarak bilinmemektedir. Üç dozlu serinin tamamlanmasından
4.5  yıl sonra kalıcı koruyucu etkinlik gözlenmiştir.
Daha uzun süreli izleme çalışmaları devam etmektedir
Diğer Tıbbi Ürünler ile Etkileşim ve Diğer Etkileşim Şekilleri
Diğer Aşılar ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmaların sonuçları Gardasil’in hepatit B  aşısı (rekombinant) ile eş zamanlı olarak
(ayrı enjeksiyon bölgesinde) uygulanabildiğini göstermektedir.
Diğer  ilaçlar ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda bireylerin %11.9, %9.5, %6.9 ve %4.3’ü sırasıyla analjezikler,
anti- inflamatuvar ilaçlar, antibiyotikler
ve vitamin preparatları kullanmışlardır. Aşının etkinliği, immünojenitesi ve güvenilirliği
bu ilaçların kullanımından etkilenmemiştir.
Hormonal Kontraseptifler ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda Gardasil uygulanan kadınların (16- 26 yaş arası) %57.5’i
Hormonal kontraseptifler kullanmıştır. Hormonal kontraseptiflerin
kullanımı Gardasil’e karşı immün yanıtları etkilememiştir.
Steroidler ile Birlikte Kullanım
Klinik çalışmalarda bireylerin %1.7 (n = 158), %0.6 (n = 56) ve %1.0’ı (n = 89) Gardasil dozunun
uygulanmasına yakın bir zamanda sırasıyla inhale, topikal ve
parenteral immünosupresanlar kullanmıştır.
Bu ilaçlar Gardasil’e karşı immün  yanıtları etkilememiştir. Klinik çalışmalarda çok az olgu
steroid almış ve immünosupresyon miktarının düşük olduğu kabul edilmiştir.
Sistemik immün Supresif laçlar ile Birlikte Kullanım
Güçlü immünosupresanların
Gardasil ile birlikte kullanımına ilişkin hiçbir veri yoktur. mmünosupresif ajanlar
(kortikosteroidler, antimetabolitler, alkilleyici ajanlar, sitotoksik ajanların sistemik dozları)
ile tedavi edilen bireyler aktif bağışıklamaya optimal yanıt vermeyebilir.
Gebelik ve Laktasyon
Genel tavsiye
Gardasil’in gebe kadınlarda kullanımına ilişkin yeterli veri mevcut değildir.
Gardasil’in gebelik sırasında kullanımına ilişkin veriler yeterince güvenilir değildir.
Bu nedenle Gardasil’in gebelik sırasında kullanımı önerilmemektedir.
Aşılama gebeliğin tamamlanmasından sonraki döneme ertelenmelidir.
Gebelik Dönemi
Gebe kadınlarda aşıyı inceleyen spesifik çalışmalar yapılmamıştır.
Ancak ruhsatlandırma öncesi klinik geliştirme programında 2,266 kadın
(aşı = 1,115, plasebo = 1,151) en az 1 gebelik bildirilmiştir.
istenmeyen bir sonuçla ilişkili gebeliklerin oranı
Gardasil alan kadınlarda ve plasebo alan kadınlarda genel olarak benzerdi.
Aşılamayı takiben 30 gün içinde başlamış gebeliklerde Gardasil alan grupta
5 konjenital anomali olgusu gözlenirken, plasebo alan grupta hiçbir olgu gözlenmemiştir.
Buna karşılık, aşılamadan 30 gün sonra başlamış gebeliklerde
Gardasil alan grupta 10 konjenital anomali olgusu,
plasebo alan grupta ise 16 konjenital anomali olgusu  gözlenmiştir.
Gözlenen anomalilerin tipleri 16-26 yaş arası kadınların
gebeliklerinde genel olarak gözlenen tipler ile uyumluydu.
Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, gebelik embriyonel
fötal gelişim doğum ya da doğum sonrası gelişim
ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı zararlı etkiler olduğunu  göstermemektedir
Laktasyon Dönemi
Gardasil emzirme döneminde kullanılabilir.
Klinik çalışmaların aşılama döneminde toplam 995 emziren kadına
Gardasil veya plasebo uygulanmıştır. Annede ve emzirilen bebekteki
istenmeyen reaksiyon oranları aşı ve
plasebo gruplarında benzerdi. Ayrıca aşı immünojenitesi,
aşının uygulandığı dönemde emziren veya
emzirmeyen kadınlarda benzer bulunmuştur.
Araç ve Makine Kullanımı Üzerindeki Etkiler
Gardasil’in araç veya makine kullanma becerisini etkilediğini gösteren hiçbir veri yoktur.
İstenmeyen Etkiler
Beş klinik çalışmada (4 plasebo-kontrollü) gönüllülere çalışmaya
giriş gününde ve daha sonra yaklaşık
2. ve 6.aylarda Gardasil veya plasebo uygulanmıştır. Birkaç gönüllü (%0.2) istenmeyen
reaksiyonlar nedeniyle çalışmadan ayrılmıştır. Güvenilirlik tüm çalışma popülasyonunda
(4 çalışma) veya çalışma popülasyonunun önceden tanımlanmış bir alt grubunda
(1 çalışma) Gardasilveya plasebonun her enjeksiyonundan sonraki
14 günde aşılama bildirim kartıyla
(ABK) gerçekleştirilen takiple değerlendirilmiştir. ABK destekli takip ile izlenen gönüllüler
Gardasil alan 6,160 gönüllü
(çalışmaya giriş sırasında 9-26 yaş arası 5,088 genç kızlar kadınlar
ve 9- 15 yaş arası 1,072 erkek) ve
plasebo alan 4,064 gönüllüyü içermektedir. Aşağıdaki aşıya bağlı istenmeyen reaksiyonlar
Gardasil alan kişilerde en az %1 sıklıkla ve plasebo alanlara göre daha yüksek sıklıkla gözlenmiştir.
Bunlar aşağıdaki sınıflama kullanılarak sıklık gruplarına ayrılmıştır:
[Çok Yaygın (≥1/10); Yaygın (≥1/100, <1/10); Yaygın Olmayan
(≥1/1,000, <1/100);Seyrek (≥1/10,000, <1/1,000);
Çok Seyrek (<1/10,000), izole bildirimler dahil]
Genel hastalıklar ve uygulama yerindeki rahatsızlıklar:
Çok yaygın: pireksi.
Çok yaygın: Enjeksiyon bölgesinde: eritem, ağrı, şişlik.
Yaygın: Enjeksiyon bölgesinde: kanama, kaşıntı.
Ayrıca, çalışma araştırmacısı tarafından aşıya veya plaseboya bağlı olduğuna karar verilen
istenmeyen reaksiyonlar klinik çalışmalarda %1’den daha az sıklıkla gözlenmiştir:
Solunum, torasik ve mediyastinal hastalıklar:
Çok seyrek: bronkospazm.
Deri ve deri altı hastalıklar:
Seyrek: ürtiker.
Gardasil grubunda 7 ürtiker olgusu (%0.06) ve adjuvan içeren
plasebo grubunda 17 olgu (%0.18) gözlenmiştir.
Klinik çalışmalarda Güvenilirlik Popülasyonunda yer alan kişiler
4 yıla kadar takip döneminde ortaya
çıkan herhangi yeni tıbbi durumları bildirmişlerdir.
Gardasil alan 11,813 kişide ve plasebo alan 9,701 kişide
8 non-spesifik artrit olgusu bildirilmiştir; bunlardan
6’sı Gardasil grubunda, 2’si ise plasebo grubunda yer almaktadır.
Doz Aşımı ve Tedavisi
Önerilenden daha yüksek Gardasil dozlarının uygulandığına ilişkin bildirimler Vardır.
Genel olarak doz aşımıyla bildirilen istenmeyen olay profili,Gardasil’in önerilen
tekli dozlarıyla benzerdir.






SİPARİŞ VE BİLGİ HATTI
Medikal Blok Medikal
Medikal Kozmetik Tekstil İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Adres : Osmanağa Mah Rıhtım Cad. Reşit Efendi Sok No : 45 /A Kadıköy – İSTANBUL
İletişim : 0216 405 28 28 – 0216 405 28 29
Fax : 0216 405 28 30
Mobil : 0530 286 53 43
Mail : omronmedikal.net@gmail.com