Kanser

postheadericon Karaciğer Kanseri

Karaciğer Kanseri

Tanı konması genellikle güçtür. Karın sağ üst kısmında ağrı, bitkinlik hissi ve kilo kaybı en sık görülen klinik belirtilerdir. 1/3´ünde sarılık görülür.
Karaciğer sirozuna bağlı, karında sıvı toplanması, dalak büyümesi ve sindirim sisteminden kanamalar olabilir.

Karaciğerin Ultrasonografik, Bilgisayarlı tomografi (BT) veya MR incelemeleri ile tanı konulma olasılığı yüksektir. Özellikle portal veya anjiyografik BT ile yapılan incelemeler çok daha yararlı sonuçlar verir. Karaciğer biyopsisi ve % 70 hastada yükselmiş bulunan “alfa-fetoprotein-AFP” tanıyı kesinleştirir.
AFP tanı için spesifik olmamakla beraber, kronik karaciğerer hastalığı olanlarda bu testin giderek artması HCC´ yi akla getirmelidir.

Karaciğerin kendi hücresinden kaynaklanan kötü huylu (habis) tümörlere primer (birincil) karaciğer kanseri diyoruz. Karaciğerin kendi hücrelerinden çıktığı için hepatosellüler (karaciğer hücreli) karsinom adı ile anılır. En sık görülen ve en ölümcül tümörlerden biridir. Karaciğer kanseri gelişimi açısından risk faktörleri nelerdir?

* Hepatit B virüsü enfeksiyonları Hepatit C virüsü enfeksiyonları Hepatit D virüsü enfeksiyonları  Aflatoksin (aspergillus flavuszehiri)  Sirozlar Genetik.konjenital,metabolik hastalıklar Hemakromatozis, Wilson, Glikojen depo hastalığı Kimyasallar; Nitritler, hidrokarbonlar, solventler (Belki de büyük olasılıkla multifaktöryel!)

Primer karaciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen tümörlerden biridir. Değişik tipleri arasında, karaciğer hücrelerinden (hepotositler) gelişen ve “hepatocellüler carcinoma-HCC” veya “hepatoma” adı verilen kanser, % 80´ini oluşturur. ABD´de az görülmesine karşılık Asya ve Afrika´da çok sık görülür. Oluşumunda siroz (alkol), Hepatit B_ve C enfeksiyonları önemli rol oynar. Herhangi bir nedenle siroz gelişmiş olan hastaların yıllık HCC gelişme riski % 3-5´dir. Ayrıca küflenmiş gıdalarda (özellikle baklagiller) bulunan Aflotoksin de hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir nedendir.

Tedavi seçenekleri

Başlıca tedavi seçeneklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
1. Cerrahi rezeksiyon (lobektomi, sağ veya sol hepatektomi. vb.)
2.Karaciğer nakli (kadavradan veya canlı vericiden)

3. Alkol enjeksiyonu (%95 etanol)
4. Cryotherapi (dondurma)
5. Devaskülarizasyon (Tümörün kanlanmasını ortadan kaldırmak)
6. Kemo-embolizasyon (Onkolojik ilaçlar, tümörü besleyen damarın tıkanması)
7. Kemoterapi (onkolojik ilaçlar)
8. Termoterapi (Radiofrequency ablation-RFA)

Bu yöntemler içinde, lezyonun cerrahi olarak çıkartılması tedavi edici tek ve en önemli yöntemdir. Seçilmiş hasta gruplarında, cerrahi olarak lezyonun karaciğerin. bir kısmı veya yarısıyla (sağ veya sol) birlikte çıkartılmasıyla uzun süreli bir yaşam sağlanabilmektedir. Neyazık ki hepatomaların ancak % 25-30´u cerrahi tedavi için uygundur. Pek çok karaciğer kanseri (çapının büyük olması, önemli damarları tutması, karaciğer dışında yayılım göstermesi, karaciğer içinde çok sayıda olması veya birlikte bulunan sirozun ileri evrelerde olması gibi) tanı konulduğu zaman cerrahi tedavi şansını kaybetmiş durumdadır.

Yeni Gelişmeler

Son yıllarda karaciğer cerrahisinde çok hızlı ve önemli gelişmeler kaydedildi. Sirozu bulunmayan hastalarda karaciğer rezeksiyonundan ölüm oranı % 5´in altına indi. Karaciğer cerrahisiyle uğraşan merkezlerde bu oran % 1 ise de, sirozlu hastalarda karaciğer rezeksiyonu sonrası ölüm oranı % 10-20´dir. 5-yıllık yaşam süresi % 30-60, S-yılda hastalığın nüks oranı % 80 ´dir. Özellikle 5 cm.den küçük, erken evre siroz olanlardaki hepatomalarda cerrahi rezeksiyon en uygun seçimdir.

Eğer HCC sayı ve kitlesel hacim olarak cerrahi rezeksiyonla çıkartılamıyorsa, sirotik karaciğer rezervi yeterli değil ve gösterilemeyen küçük HCC odaklarının da ortadan kaldırılması isteniyorsa ´karaciğer nakli” uygun bir seçenektir. Özellikle 3 cm. den büyük, 3´den çok sayıda ve parankim içine yerleşmiş hepatomalarda karaciğer nakli düşünülmelidir.

Paul Brousse Hastanesi Karaciğer Cerrahi Merkezinden (Fransa) R. Adam i ve arkadaşlarının bu temel ilkeler içinde uyguladıkları karaciğer nakillerinin sonuçları oldukça başarılıdır. Siroz zemininde gelişen bir HCC´de karaciğer naklinden sonra 5-yıllık yaşam süresi % 20-30, cerrahi ölüm oranı %l0-20 ve hastalığın yayılım olasılığı %30-40´dır.

Cerrahi olarak tümörün çıkartılması ve karaciğer nakli ancak bir kısım hastada uygulanabilir. Özellikle tümörün büyük ve karaciğer dışına yayıldığı durumlarda, hastanın yaşam süresini uzatabilmek amacıyla diğer seçenekleri göz önüne tutmak gerekir. Bu amaçla belirli dönemlerde ortaya atılan seçenekler, bir süre kendinden çok söz ettirip, zamanla değerini kaybetti veya azaldı.

Karaciğerdeki tümöral kitlenin içine, ultrasonografi eşliğinde alkol enjeksiyonu (% 95 etanol), hastaların % 75´inde tam, % 20´sinde kısmi nekroz yapmakta ve hastanın yaşam süresini uzatmaktadır. Bu konu üzerinde daha önceki yıllarda geniş olarak durmuştuk. Karaciğer dokusunun arteryel ve portal venöz sistemden kanlanmasına karılık, HCC´nin doğrudan hepatik arterden kanlanması özelliği, tanı için radyolojik incelemelerde olduğu kadar, tedavi amacıylada kullanılır. Tümörü besleyen ana damarın içine kemoterapi ajanları verilebilir, lpyodol, Gelfoam gibi maddelerle damar kanarak lezyonda nekroz olması sağlanabilir.

Sistemik etkili kemoterapötik ajanlar HCC tedavisinde çok yönlü olarak denenli, fakat belirgin bir yararlı etki sağlanamadı. Buna rağmen bazı karaciğer kanseri araştırma merkezleri, hasta onayını alarak yeni bazı ilaç türlerini deniyor.

“Cryosurgery” (dondurma) yöntemi, çelik bir çubuğun tümör içine sokulup sıvı nitrojen verilerek -190 derecede tümörün, çevresindeki bir kısım karaciğer dokusu ile birlikte dondurulmasıdır.

Yeni Bir Yöntem: Termoterapi

Radiofrequency Ablation.,RFA diye isimlendirilen bu yöntem, tümörün içine (yerleştirilen, şemsiye şeklinde açılabilir özel bir çubukla (prob) tümöre yüksek frekanslı, değişken elektrik akımı vermektir. Bu ısı ile tümör 100 derecenin üstünde ısıtılıp, kanser hücreleri öldürülmektedir.

İlk kez 1996 yılında Rossi ve arkadaşlarının (3) kullandıkları yöntem, son 4-5 yıl içinde giderek yaygınlaştı ve bu alanda önemli bir tedavi seçeneği durumuna geldi. Bu yöntem, doğrudan ciltten (petkütan), laparoskopik ve açık cerrahi şeklinde yapılabiliyor. Toplanmış 10 ayrı çalışmada termoterapiye bağlı ölüm oranı hiç görülmedi. Komplikasyon oranı % 0-17 arasında değişiyor. Bazen kanama, ateş, agrı, apse gelişmesi gibi sorunlar yaratıyor.

RFA uygulaması için hastanın ileri evre siroz olmaması, tümör sayısının beşten fazla, çaplarının 5-6 cm. den büyük ve kanama bozukluğunun bulunmaması gerekir.

Rossi ve Arkadaşları 1 yıllık %94, 3-yıllık % 68 oranında sağ kalım bildiriyor. Hastaların % 95-100´ünde lezyonda tam nekroz sağlanabiliyor. Bowles ve arkadaşları da 99 RFA girişiminde 328 tümöre yöntemi uyguladı. Sadece bir hasta öldü (% 1), yedi büyük ve 10 küçük komplikasyon açığa çıktı. 15 aylık izleme sonunda sadece 30 tümörde (% 9) nüks oldu. Alınan sonuçların alkol enjeksiyonundan daha başarılı olduğu, tümörün lokal kontrolün sağlanmasında, etkili ve güvenli, tekrarlanabilir bir yöntem olduğu savunulmaktadır. Başarı oran 3 cm. den küçük tümörlerde daha yüksek olurken, 5 cm. den büyük olanlarda başarı oranı düşmektedir.

Ülkemizde birkaç hastanede kullanılmaya başlayan bu yöntem, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Radyoloji-Genel Cerrahi bölümleri tarafından birlikte uygulanmaya başlandı Yakın zamanlarda yayınlanan araştırma sonuçları da RFA´nın iyi bir lokal kontrol sağladığı ve sonuçlarının cerrahi ile kıyaslanabileceğini ileri sürmektedir .

Sonuç olarak; karaciğer kanserinin (HCC) tek etkin tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak cerrahinin uygulanabileceği hasta sayısı fazla değildir. Cerrahi rezeksiyon ve karaciğer nakli olanağı bulunamayan hastalarda yaşam süresini uzatacak değişik yöntemler ortaya atılmaktadır. Son yıllarda hızla yayılan RFA (termo-terapi) alınan ilk sonuçlarıyla ümit vermektedir.

 

postheadericon Testis Kanseri

Testis Kanseri
Testis (erbezi) dokularının sürekli çoğalma etkinliği göstererek tümör gelişimine
oldukça uygun bir ortam hazırlamasına karşın, testis tümörleri seyrek görülür.
Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkması,
hastanın psikolojik durumuna dikkatle eğilmeyi gerektirir.
Testis Kanseri Görülme Sıklığı
Testis tümörleri erkeklerde görülen tümörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin
yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde testis tümörü görülür.
Bu oran 20-40 yaş arasında 100 binde 6′ya çıkar.
Testis tümörleri 18-34 yaşlarında kan kanseri (lösemi), lenfom ve
beyin tümörlerinden sonra kanserden ölüm nedeni olarak 4. sırada yer alır.
Testis Kanseri Nedenleri
Testis dokusunda travma ve kriptorşi-dizm (testislerin doğuştan torbaya inmemiş olması)
tümör oluşumunu kolaylaştıran etkenlerdir.
Karında bulunan testislerin altı yaşından önce cerrahi girişimle yerine konması (orşidopeksi),
sayesinde oluşabilecek kütle daha çabuk fark edilebilir.
Bazı uzmanlara göre ergenlikten sonra kriptorşidizmin en etkili tedavisi orşidopeksi değil,
testisin cerrahi girişimle alınması, yani orşiek-tomidir.
Hastalığın kalıtsal olduğuna ilişkin kesin kanıt yoksa da, testis tümörlerine
bazı ailelerde daha sık rastlandığı bilinmektedir.
Aynca deneysel olarak, kemirici hayvanlarda testis içine çinko ve kadmiyum gibi
metal tuzlan verilince tümör oluştuğu görülmüştür.
Tümör Tipleri
Testis içindeki herhangi bir hücreden kaynaklanabilen tümörler,
bu hücrelerin tipine göre yapısal ve işlevsel farklılık gösterir.
Olguların yüzde 98′e varan büyük bölümünde tümörler doğrudan
sperma üretmekten sorumlu dokudan kaynaklanır.
Bu tür tümörlerin en sık (yüzde 50′den fazla) görüleni, birincil sperma hücrelerinden
(spermatosit) kaynaklanan seminomlardır.
Aynı dokudan kaynaklanan teratokarsinom, embriyonsu karsinom ve koryokarsinom
ise daha az farklılaşmış hücrelerden çıkan kötü huylu tümörlerdir.
Testislerde Leydig ve Sertoli adlarıyla bilinen iki ayrı hücre tipi vardır.
Çok daha az görülen bu hücrelerin tümörleri sırasıyla
leydigom ya da Leydig hücresi tümörü ve androblastom adlarıyla tanınır.
Testis Kanseri Belirtileri
En sık (olguların yüzde 75-90′ında) rastlanan belirti,
tek bir testisin, genellikle ağrısız biçimde büyümesidir.
Testis üzerinde tümsekleşme, olgulann yüzde 15-35′inde kasığa yayılan bir ağrıya neden olur.
Muayene sırasında fark  edilen teslisteki kütle farklı büyüklüklerde olabilir.
Yeni gelişen ve özellikle seminom tipinde olmayan tümörlerde seyrek olarak
tümörün testis torbası (skrotum) derisine yapıştığı görülür.
Olgularının yüzde 53-57’sinde tümör sağ testistedir.
Genellikle hasta hekime geç gitmekte, ilk belirtilerin ortaya çıkmasından tanı
konmasma değin geçen süre 6 ayı bulmaktadır.
Hasta bel ağrılarından yakınıyorsa, tümörün karın zarı (periton)
arkası lenf düğümlerine sıçradığından kuşkulanmak gerekir.
İlerlemiş evrede, karam elle derinleme muayenesinde, sağn
bölgesinde veya da omurganın dış bölgesinde kütle saptanabilir.
Bazı olgularda, büyümüş lenf düğümlerinin idrar yollarına
baskı yapmasına bağlı olarak idrar akımı kesilebilir.
Koryokarsinom ya da androblastom tipi tümörler söz konusu olduğunda
memelerde büyüme (jinekomasti) ve meme başlarında koyulaşma saptanır.
Bazı androblastomlar erkeklik özelliklerinin belirginleşmesine yol açmakla
birlikte testis tümörlerinin önemli bir bölümü hormonal açıdan etkin değildir.
Leydig hücrelerinden kaynaklanan tümörler erkeklik özelliklerinin ergenlikten önce ortaya çıkmasma neden olur.
Hastalık Aşamasında Hastalığın İncelenmesi
Testiste ortaya çıkan her türlü kabarıklıkta önce tümörden kuşkulanmak gerekir.
Böyle bir kütlenin niteliğini saptamak için testisin içinden parça alınması (biyopsi) gerekir.
Biyopsi incelemesi ancak lezyonun tümör olup olmadığını anlamaya yarar.
Testis tümörü saptanınca hastanın durumu ve kesin tanı için çok daha ayrmtılı incelemeler yapmak gerekir.
Testis tümörlerinin tanısında, iki aşamada gerçekleştirilen ayrıntılı radyolojik incelemelere başvurulur.
İlk aşamada orşiektomi girişiminden Önce göğüs filmi ve lenfografiden
(kontrast madde verilerek lenf sistemi filminin çekilmesi) yararlanılır.
Orşiektomi sonrası incelemeler ise bel-aort bölgesinin,
bel göğüs bölgesine kadar olan bölümünün
bilgisayarlı tomografisi, ürografi ve alt anatoplardamarın filminin çekilmesini içerir.
Bu incelemelerin amacı, semi-nom dışı tümörlerde karın zarı arkasındaki lenf düğümlerinde
bulunabilecek ikincil tümör odaklarının (metastaz) saptanmasıdır.
Böyle bir durumla karşılaşılırsa yapılan İncelemeler
bu odakların çıkarılma yöntemlerini belirlemeye, seminomlarda ışm tedavisi yapılacak
bölgenin doğru biçimde saptanmasına ve ilaç tedavisinden (kemoterapi)
sonra gerileme olup olmadığının anlaşılmasına yardımcı olur.
Gerektiğinde karaciğer ve karın zarı arkasının incelenmesi için ultrasonogra-fiden yararlanılabilir.
Kuşkulu bir kütleye rastlanırsa bu görüntüleme yönteminin yardımıyla ince bir iğne kullanılarak biyopsi yapılabilir.
Bilgisayarlı tomografi hastalığın durumuna ilişkin çok yararlı bilgiler verir.
Bilgisayarlı tomografi uygulamasının ilaç tedavisinden önce yapılması
karın zarı arkasındaki değişikliklerin önceden bilinmesini ve ilaçlara verilen yanıtın daha sağlıklı değerlendirilebilmesini sağlar.
İskelet ve beyin sintigrafisi gibi incelemeler herhangi bir belirti beklenmeksizin yapılmalıdır.
Sindirim sistemi ve karaciğer filmlerine, kuşku verici belirtiler varsa başvurulur.
Yapılacak inceleme belirtilere yol açan organlarla sınırlıdır.
İlk tedavinin ardından hastalığın bütünüyle gerilediği ve belirtilerin
kaybolduğu durumlarda önce 1-2 ay arayla, 2. ve 3. yıllarda 3-4 ay arayla göğüs filmi çekilir.
Üç ayda bir bilgisayarlı tomografi incelemesi önerilir. Ayrıca lenfografi yapılabilir.
Son yıllarda laboratuvar incelemelerine ağırlık verilmektedir.
Özellikle belirteç denen bazı biyolojik maddelerin tümör tanısında taşıdıklan önem daha iyi anlaşılmışın.
Bunlar dölütte plazma proteinlerinin büyük bölümünü oluşturan alfa-fetoprotein
(AFP) ve eteneden (plasenta) salgılanan koriyon gonadot-ropininin beta parçasıdır (B-HCG).
Radyoimmünolojik yöntemlerle yapılan ölçümlerde, seminom dışında testis tümörü olan
hastaların yüzde 65-70′inde AFP, yüzde 55-60′ında B-HCG değerleri yüksek bulunmuş,
her iki belirtecin bir arada ölçülmesiyle bu oran yüzde 85-87′ye kadar yükselmiştir.
Bu belirteçlerin testlerde olumlu (pozitif) sonuç vermesi, klinik ya da yapısal olarak ortaya konamasa bile,
tümörün varlığını ve etkin halde olduğunu göstermeye yeterlidir. Her iki belirtecin düzeyleri mutlaka
eşzamanlı olarak ölçülmelidir. Seminom dışı tümörlü hastaların yaklaşık yüzde 40′ında
bu iki belirteçten yalnızca birinin düzeyi yüksektir. Aynca hastalığın gidişi sırasında iki belirtecin düzeyi paralellik göstermez.
Cerrahı girişim, ışm ve ilaç tedavisinin ardından belirteçlerin kanda yeterince azalmaması,
tümörün gizli artıklarının bulunduğunu düşündürmelidir.
Belirteç düzeylerinde ani yükselmeler ise hastalığın yinelemekte olduğunun bir göstergesidir.
Ama bu durumdan emin olmak için başka incelemeler de gereklidir.
Genel olarak belirteçlerin düzeyindeki değişiklikler, hastalığın yinelediğini ya da
gerilediğini birkaç ay öncesinden gösterdiği için AFP ve B-HCG’nin düzenli olarak saptanması tedavide büyük önem taşır.
İlk klinik muayenede ve tedavi amacıyla yapılan her türlü girişimden sonra Ölçüm yapılmalıdır.
Hastalığı tam anlamıyla gerileyen, tedaviden önceki belirteç düzeyleri yüksek olan ya da teslisleri
çıkanlmadan önceki belirteç düzeyleri bilinmeyen hastalarda, incelemeler belirli bir düzen içinde sürdürülür.
İlk yılda her ay, 2. ve 3. yıllarda 4 ayda bir, 5. ve 6. yıllarda 6 ayda bir yapılacak incelemeler
hastalığın gidişinin iyi bir biçimde izlenebilmesini sağlar.
Aynca klinik ve radyolojik nicelemeler sırasında doğacak her yineleme kuşkusu karşısında belirteç düzeylerine bakılmalıdır.
Belirteç olarak kullanılabilecek öbür maddelerden laktikdehidrogenaz
özelllikle Jeseminomlar ya da seminom dışı büyük kütleler olduğunda yararlıdır.
Karsinoembriyonal antijen ise düzbağır (rektum) ve kalınbağırsak kanserlerde daha önemlidir.
Testis tümörü olan hastaların ersuyunda (semen) canlı sperma sayısının ızalmasına sık rastlanır.
Ayrıca ilaç tedavisi de üreme hücrelerine zarar verebilir. DNA yapısına girerek tümörlü hücrenin,
aşırı çoğalma eğilimini ketleyen alkilleyici ilaçlar kullanılmıyorsa, bu tür etki geçicidir.
Testis Kanserinde Ayırıcı Tanı
Testis tümörlerini, verem (tüberküloz), genellikle testisin darbe görmesine
bağlı olarak gelişen kan oturması (hematom), restis iltihabı (orşit) ve seyrek olarak
başka bir organdan sıçrayarak testiste ortaya çıkan ikincil tümörlerden ayırt etmek gerekir.
Verem testisin üstünde, bu organa yapışık duran ve sperma hücrelerine depo işlevi gören epididimde ortaya çıkar.
Veremin özgün lezyonu olan tü-berkül kütleleri, tespih tanesi gibi yuvarlaktır,
bazen de testis dokusunda kireçlenme görülür.
Verem tanısı için daha ayrıntılı bir inceleme için radyografiden yararlanılır.
Testise bir darbe geldiğinin bilinmesi hemen her zaman testis dokusunda
hematom oluşumunu düşündürmekle birlikte, pıhtının testis dokusunda yaratığı
kalıcı şişliğin ve onarım sürecinde ortaya çıkan lifsi dokunun ayırıcı tanısı güçtür.
Basit bir testis iltihabı, akut iltihap belirtilerinin varlığından dolayı kolaylıkla ayırt edilebilir.
Çeşitli irilikte nodüllerin oluştuğu granülomatoz iltihap ise seyrek görülür ve yanlışlıkla tümör tanısı konmasına yol açabilir.
Ama ayırt edici tanı mikroskopik incelemeyle kesinlik kazanır.
Hastalığın Gidişi ve Komplikasyonlar
Tümör önce bütün testise yayılır. Bölgesel lenf düğümlerine sıçrama (metastaz) oldukça sık görülür.
Seminomlulann yüzde 50’sinden fazlasmda, seminom dışı tümörlerin yüzde 75-80′inde,
klinik tanı sırasında bu metastazlara rastlanmaktadır.
Tanı gecikirse büyüyen lenf düğümlerinin dokulara basınç yapmasından kaynaklanan belirtiler ortaya çıkar.
Kasık lenf düğümlerine metastaz yalnızca bütün testis torbasına yayılan tümörlerde ya da
kasık kanalından torbaya inmeyen testisten çıkan tümörlerde görülür.
Testis tümörlerinin yayılımı testis torbası içinde yer alan spermatik kordon toplardamarları aracılığıyla,
tümör sağ testisteyse alt anatoplardamara, sol testisteyse sol böbrek toplardamarına doğru olur.
Koryokarsinomlar özellikle lenf düğümlerine yayılmadan doğrudan toplardamar yolunu kullanır.
Akciğerler lenf düğümü dışındaki metastazların en sık görüldüğü organlardır.
Metastazlar en çok yuvarlak biçimli, çok sayıda ve farklı büyüklüktedir.
Daha ileri evrelerde akciğer zarında (plev-ra) sıvı toplanır, karaciğer, kemik ve beyin metastazları görülür.
En sık görülen komplikasyonlar aşağıda sıralanmıştır:
Baskı ve tıkanmaya bağlı belirtiler – Karın zarı arkasındaki büyük lenf düğümlerinin idrar yollarına,
alt anatoplardamara ve omurganın yanlarında bulunan sinirlere baskı yapmasından kaynaklanır.
İlerlemiş olgularda mideye yayılma olabilir.
Solunum yetmezliği – Akciğer dokusundaki metastazların yaygınlığına ya da akciğer zan katmanları
arasındaki sıvıya bağlı olarak akut ya da kronik solunum yetmezliği ortaya çıkabilir.
Beyin metastazları – Tek bir odakta ya da olguların yüzde 15′inde görüldüğü gibi çok sayıda olabilir.
Testis Kanserinde Tedavi
Geliştirilen tedavi girişimleri sayesinde embriyonsu yapıda testis tümörlerinin
her tipinde ve evresinde iyileşme sağlanabileceği gösterilmiştir.
Tedavide bu ilerleme, seminomlarda yüksek enerjili yaygın ışın tedavisi aracılığıyla,
seminom dışı tümörlerde ise birden çok ilaç kullanımına dayalı kemoterapiyle sağlanmıştır.
Günümüzdeki tedavi sorunları özellikle seminom dışı tümörlerde ortaya çıkar.
Bu sorun, seçilen ilk ilaçlardan sonra tedavinin hangi ilaçlarla sürdürüleceği noktasında yoğunlaşır.
İlerlemiş evrelerde bulunan ya da yalnızca cerrahi tedavi uygulanıp sonradan yinelemiş olgularda,
bir engel yoksa cerrahi girişimle birlikte çok ilaca dayalı kemo-terapi uygulanabilir.
Ayrıca yeni ilaçlar ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek maddeler üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.
Bunların özellikle metastazı olan hastaların iyileşmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı sanılmaktadır.
• Cerrahi tedavi – Testis tümörlerinde uygulanacak orşiektomi her durumda
bütün testis ve çevre dokusunun alınmasıyla gerçekleştirilir.
Köktenci olmayan ve yanlış uygulanan cerrahi girişimler sonucu tümörün hem testis torbalarının bulunduğu
bölgede, hem de kasık lenf düğümlerinde yineleme olasılığı oldukça yüksektir.
Bu ikinci olasılık, daha önce yapılan bir cerrahi girişim nedeniyle lenf akışı bozulmuş hastalarda
(örneğin çocuklukta kriptorşidizm ya da skrotum fıtığı nedeniyle ameliyat edilmiş olanlarda) yüksektir.
Karın zarı arkası lenf düğümleri ise seminom dışı embriyonsu hücre tümörlerinde ya da saf
Ttoryokorsinomlarda alınmalıdır.
Bazı klinik çalışmalar, karın zan arkasındaki lenf düğümlerinin önemli ölçüde etkilendiği seminom olgularında da
lenf düğümlerinin alınmasında yarar olduğunu göstermiştir.
Gerçekten de bu tip tümörler, genellikle tipik seminomlara göre ışın tedavisine’ daha az yanıt verir.
Bu girişim, tümör tipinin kesin olarak anlaşılmasından sonra uygulanmalıdır.
Bazen hastanın durumu ancak karnı açılarak incelendiğinde anlaşılabilmektedir.
Uygulanan teknik ne olursa olsun, büyük damarlar boyunca uzanan bütün lenf dokusu ve çevresindeki bağdoku çıkarılmalıdır.
Kasık lenf düğümleri yalnızca bu bölgede klinik ya da radyolojik olarak metastazdan kuşkulanıldığı durumda çıkardır.
Lenf düğümlerinin tam olarak çıkanldığmdan emin olmak için gözle görülür
bütün lenf düğümlerinin çıkarılması ya da lenfografi incelemesinde büyümüş
lenf düğümlerinin çıkarıldığının görülmesi gerekir. Cerrah keserek aldığı bölgenin sınırlarında gözle görülür
tümör artıklarının bulunmamasına bakarak tümörün bütünüyle çıkarıldığına karar verir.
Bu bölümler metal mandallarla işaretlenir.
Beş yıldır sağ kalma süresi, semi-nom dışı tümörlerde karın zan arkası lenf düğümlerinin etkilenip etkilenmediğine bağlıdır.
Tümörün bütünüyle çıkarılıp çıkarılmaması da sağ kalma süresini etkiler.
• Işın tedavisi (radyoterapi) – Semi-nomlu hastalarda seçilecek tedavi aşağıdaki gibi düzenlenebilir:
a) Işın ve İlaç tedavisinin birlikte uygulandığı hastalarda kemik iliğinin zarar görme olasılığı yüksektir,
Bu nedenle ışın verme olanağı yoksa lenf düğümlerini çıkarma yoluna gidilmelidir.
b) ilerlemiş evredeki bütün olgularda “kısmi gerileme” durumunda, tedavinin bitiminden
8 hafta sonra, özellikle de ilk tanı anaplastik seminom ise cerrahi tedavi düşünülmelidir.
Hastalık yinelerse daha sonra ilaç tedavisi uygulanır.
Koryokarsinom bir yana bırakılırsa, seminom dışı tümörlerde ışın tedavisi,
diyafram altındaki başlıca lenf düğümlerinin alınmasından sonra uygulanır.
Özellikle mikrometastazlar, yani lenfografi ile gösterilemeyen ikincil tümör odaklan üzerinde
etkili olan bu tedavide beş yıl süreyle sağ kalma, lenf düğümlerinin
çıkarılması sonrası elde edilen oranlara (yaklaşık yüzde 90) yakındır.
Lenf düğümünün cerrahi girişimle çıkarılması (lenfadenektomi) ile ışın tedavisi arasındaki seçim,
bölgesel, sınırlı tümörlerde uzmanların görüşüne bağlıdır. Günümüzde onkologlar
(kanser uzmanları) lenfadenektomiyi yeğlemektedirler.
Böylece hastalığın gerçek evresi saptanıp daha sonraki tedavi planlanabilir.
Buna karşılık, ameliyatla ulaşılamayan bölgelerdeki odakların temizlenmesinde ışın tedavisi yararlıdır.
Başka tümörlerde olduğu gibi ışın tedavisi mediyastin (akciğerler arasındaki bölge),
karaciğer ya da böbrek üzerindeki baskıyı ve bu baskının yol açtığı ağrıyı azaltmak ya da
beyin metastazlarını küçültmek için uygulanabilir. Genel olarak ışın tedavisi,
seminomlarda seminom dışı tümörlere oranla daha etkilidir. Kütle büyüdükçe ışın tedavisinin etkisi azalır.
• İlaç tedavisi (kemoterapi) – Tümör tedavisinde yeni ilaçların ve tedavi yollarının kullanılması,
İlerlemiş evredeki bütün testis tümörlerinin gelişmesini sınırlama olanağı sağlamıştır.
Günümüzde kullanılan ilaçlar, hastaların büyük bölümünde iyileşme sağlamaktadır.
Günümüzde bütün testis tümörlerinin tedavisinde tümöre karşı etkili olan değişik ilaçlar bir arada kullanılmaktadır.
Ama bu ilaçların etkisini kesin biçimde saptamak için daha kapsamlı verilere gereksinim vardır.
Örneğin 2-3 kürlük tedaviden sonra tümör metastazında tam gerileme sağlanabilmesine karşın,
özellikle yaygın metastazları olan hastalarda kaç kür ilaç kullanılması gerektiği tartışmalıdır.
Uzun süre kullanıldığında ilaçların kalıcı zehir etkisi yarattığı da bir gerçektir.
Uygulamada üç kür ilaç tedavisinden sonra yanıt alınmazsa, aynı tedaviyle iyileşme olanağı
bulunmadığı sonucuna varılır. Ayrıca başlangıçta sağlanan gerileme etkisinin devamı için tedaviyi sürdürmek yararsızdır.
Gene de, ilaç tedavisi sonrası uygulanan cerrahi girişimin tümör gelişimini durdurmadığı görülürse,
en az iki kür ilaç kullanılması yararlıdır.
• Komplikasyonların tedavisi – Testis tümörlerinde komplikasyonlarm tedavisi çok güçtür.
Günümüzdeki tedavi olanakları erken tanıyla birlikte tehlikeli komplikasyonlann ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir.
Ama bu ikincil hastalıkların ortaya çıkması, artık vücuttaki tümör oluşum sürecinin son evreye yaklaştığım,
daha Önce kullanılan bütün ilaçların tedavi edici Özelliklerini yitirdiğini gösterir.
• Yan etkiler – Testis tümörlerinin tedavisinde cerrahi girişimlerin ve kullanılan ilaçların çeşitli yan etkileri olabilir.
Bu yan etkiler hastaya ayrıntılı olarak anlatılmalıdır.
Ameliyatla karın zan arkasındaki lenf bezlerinin iki yanlı olarak bütünüyle çıkarılması,
olguların yaklaşık yüzde 80′inde sperma üretiminin durmasına,yani kısırlığa yol açar.
Bazı hastalarda normal boşalma, cerrahi girişimden yıllar sonra kendiliğinden,
bazılarında da ancak cinsel birleşmeden 1-2 saat önce uyarıcı ilaç alınması sayesinde gerçekleşir.
Aynca tedaviye başlamadan önce olguların yüzde 90′ında, ersuyu (semen) sıvısının
çok az sperma içerdiği ya da hiç içermediği unutulmamalıdır.
Teslislerin sperma üretimi birbiri ardına alınan ilaçlardan sonra daha da azalır.
Tedavide alkilleyici ilaçlar kullanılmazsa, sperma azlığı ya da yokluğu geçicidir.
İlaç tedavisinin ardından’ yapılan cerrahi girişimlerde kanama, enfeksiyon gibi etkiler ortaya çıkabilir.
Seminom dışı tümörlerde uygulanan ışın tedavisi geç yan etkilere,
örneğin; bağdokusu artışına, ışınıma bağlı doku ölümüne, kısırlığa ve yeni bir tümörün ortaya çıkmasına neden olabilir.
İlaç tedavisinin yan etkileri, özellikle testis tümörlerinde kullanılan cis-platin ve
bleomisinin sonradan ortaya çıkan zehirleyici etkilerine bağlıdır.
Özellikle tedavi kürleri sırasında hastaya yeterince sıvı verilmemişse, cis-platin ilerleyici
böbrek rahatsızlığına, daha seyrek olarak da işitme azlığına yol açar.
Vücutta biriken ilaç dozu 1.000-1.200 mg/m2lye ulaştığında bu ağır yan etkilerin
ortaya çıkması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu nedenle, 3-4 kürlük tedaviden
sonra sık sık böbrek işlev testleri ve işitme kontrolleri yapılmalıdır.
Aynı biçimde biriken toplam bleomisin dozu 200-250 mg/m2′yi aşarsa,
akciğer iltihabı ve akciğerde bağdoku artışı görülür.
Yineleyen radyolojik kontrollerde bleomisine bağlı akciğer hasarı izlenmelidir.
Önceden bleomisin-le tedavi edilen hastalarda, ameliyatın ardından akciğer komplikasyonu gelişme olasılığı yüksektir.
İlaç tedavisinde kullanılan adriamisin adlı ilaç da biriken toplam dozu 550-600 mg/m2lye eriştiğinde kardiyo-miyopatiye
(kalp kası hasarı) yol açabilir. Olguların önemli bölümünde akut yan etkiler bulantı ve kusmadır.
Vin-blastin verilmesinin ardından olguların yüzde 50’sinden fazlasında kas ağrıları ve bağırsakta kısmi felç ortaya çıkabilir.
Bu yan etkiler önemliyse de 4-6 günde geriler. Olguların büyük çoğunluğunda kemik iliğinin etkinliği azalır.
Bu da olguların yüzde 10′unda, akyuvar yapımı yetersizliğine bağlı olarak bağışıklığın zayıflamasına ve mikroorganizmaların
bütün vücuda yayılması sonucu yaygın enfeksiyonlara yol açar.
Sonuç olarak ilaç tedavisi sürerken 3-4 günde bir kan sayımı yapılmalı ve hastanın ateşi yükseldiğinde
hemen antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Bazı olgularda iyileşmeyi sağlamak için akyuvar nakli gibi daha
yoğun bir tedavi gerekebilir. Seyrek görülmekle birlikte kandaki trombo-sitler azalırsa trombosit verilir.
Kansızlık ise daha seyrek görülür.
Hastalarda ilaç tedavisine bağlı tam ya da kısmi saç dökülmesi çok sık ortaya çıkar. Ama bu hemen her zaman geçici bir yan etkidir.
Beklenen Gidişi (Prognoz)
Testis tümörlerinin gidişinde önemli ölçüde iyileşme sağlanmıştır.. Bu iyileşme, artık daha doğru tanı konabilmesi,
daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ve tedavinin daha iyi yönlendirilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.
• Seminomlar – Seminomlar için 5 ve 10 yıllık yaşama süresi olguların yüzde 55′inden yüzde 90′ına kadar değişir.
Ortalama yüzde 72 olan yaşama süresi ve iyileşme oranı hastalığın girdiği evre ile uygun tedavinin yapılıp
yapılmamasına göre Önemli ölçüde değişir. Tedavide başarının tümör kütlesinin büyüklüğüyle ilgisi yoktur.
• Seminom dışı tümörler – Bu tümörlerde sağ kalma süresi hastalığın evresine uygun tedaviye,
metastazların yaygınlığına ve yerlerine, biyolojik belirteçlerin varlığına bağlıdır.
Biyolojik belirteçlerin varlığı, tam bir gerilemenin olup olmadığını göstermesinin yanı sıra,
yaşama süresine ilişkin bilgi vermesi açısından önemlidir. AFP ve B-HCG’nin değerleri,
tümörleri bütünüyle gerilemiş durumdaki hastaların yüzde 90′ında normaldir.
İki belirteç de yüksekse bu oran yüzde 40′a (yalnız AFP için yüzde 25, yalnız B-HCG için yüzde 45) iner.
Ayrıca LDH değeri 460 ünite/L’nin üzerinde olan hastaların yüzde 20′den azı ilaç tedavisine tam yanıt verir.
Testis tümörlerinde LDH değeri yüksek olan hastaların yaklaşık yüzde 70′inde tümör, ameliyatla çıkartılamayacak kadar ilerlemiştir.

postheadericon Onkoloji Klinikleri

Onkoloji Klinikleri (İstanbul)
Istanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi
GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi
Maltepe Universitesi Tıp Fakültesi
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bilim Universitesi Tıp Fakültesi
Neolife
Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi/Samatya
Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi (Maslak Hastanesi)
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (Kozyatağı Hastanesi)
Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Medical Park Bahçelievler Hastanesi
İtalyan Hastanesi
Medicana Hastanesi/Beylikdüzü
Medical Park Hastanesi /Kadıköy
Amerikan Hastanesi
Sante (Kadıköy)
Life Med Tıbbi Onkoloji Kliniği

postheadericon Kemoterapi Nedir?

Kemoterapi Nedir?
Kemoterapi tümörün ilaçla tedavi edilmesi demektir.
Cerrahi ve Radyoterapi (ışın tedavisi) ile
birlikte tümör tedavisinin çok önemli bir parçasıdır.
Kemoterapi ile tümör hücreleri öldürülür veya
tümörün büyümesi durdurulmaya çalışılır.
Bazen tek, bazen birkaç ilaç çeşitli
yollarla verilerek uygulanır.
Kemoterapi Uygulamasında Amaç Nedir?
Tümör cinsine ve hastanın özelliklerine göre değişik nedenlerle
kemoterapi uygulanabilir.
- Tümörü tamamen yok etmek ve hastayı iyileştirmek için,
- Tümörün yayılmasını engellemek için,
- Tümörün büyümesini durdurmak veya yavaşlatmak için,
- Tümörün sebep olduğu belirtileri yok etmek için kemoterapi
uygulanır.
Kemoterapi etkili bir tedavi yöntemi olmasına rağmen
bazı durumlarda tümörü tamamen yok edemeyip sadece
belirtilerini düzelterek rahat yaşamayı sağlayabilir.
Bazı tümörlerde tek tedavi yöntemi kemoterapidir.
Diğerlerinde ise kemoterapi diğer tedavilerle (cerrahi ve radyoterapi)
peşpeşe veya eş zamanlı olarak uygulanır.
Örneğin ameliyat öncesinde tümörü küçültmek amacıyla veya
ameliyattan sonra yayılmasını önlemek için kemoterapi yapılabilir.
Aynı uygulamalar radyoterapi öncesinde ve
sonrasında yapılabildiği gibi, radyoterapi ile eş zamanlı da
kemoterapi uygulanabilir.
Uygulama Süresi ve Sıklığı Ne Kadardır?
Tedavi uygulama süresi ve sıklığı hastalığınızın ve
sizin durumunuza göre özel olarak seçilen
kemoterapi şemasına bağımlıdır.
Tedavi ile elde edilen cevaba ve oluşan yan etkilere göre süre ve
sıklık doktorunuz tarafından değiştirilebilir.
Genellikle en sık kullanılan aralar 3 veya 4 hafta olmakla
birlikte bazı tedavi şemalarında haftada bir veya iki haftada
bir uygulamalar vardır. Kemoterapinin zamanlaması
konusunda en önemli, hatta hayati önem taşıyan nokta
tedavinin mümkün olduğu kadar düzenli ve yan etkilerin
izin verdiği ölçüde zamanında yapılmasıdır.
Tedavi aralıkları gereksiz uzatıldığında tümöre kendini
toparlama ve ilaçlara direnç kazanarak daha da
güçlenme şansı verilmiş olur. Bu şekilde tümör büyümeye ve
yayılmaya devam eder ve tedavinin başarı şansı azalır.
Kemoterapi randevularınız konusunda kesinlikle doktorunuzun
önerileri dışına çıkmayınız. Herhangi bir nedenle
(aile sorunları, ekonomik sorunlar vb.) tedaviyi bırakmadan
önce mutlaka doktorunuzla konuşarak sorunlarınızı
anlatınız ve yardım isteyiniz.
Tedavi günlerine mutlaka uyunuz. Kendinizi iyi hissetmediğiniz
gerekçesi ile asla kendiIiğinizden tedavi gününüzü
değiştirmeyiniz ve evde kullanmak zorunda olduğunuz
ilaçları almamazlık etmeyiniz. Aksi halde eksik tedaviden
kaynaklanan tedavi başarısızlıkları ile karşı karşıya kalırsınız.
Kemoterapi Nasıl Uygulanır?
Kemoterapide kullanılan ilaçlar değişik yollarla uygulanır:
1. Damar içinden (en sık kullanılan),
2. Ağızdan,
3. Vücut boşluklarına uygulanabilir.
Kemoterapi damar içine nasıl uygulanır?
Damardan uygulanan kemoterapi ilaçları genellikle serum
setinden veya serumun içine karıştırılarak çeşitli sürelerde verilir.
Uzun süreli uygulamalarda hastaneye yatma gereği olabilir.
Tedavi sırasında bazı ilaçların yan etkilerinin önlenmesi için
fazla miktarda sıvı verilmesi gerekebilir.
Hastaya verilen sıvı miktarı ayrıca hastanın başka mevcut
hastalıklarına göre kişiden kişiye farklılık gösterebilir.
Bu nedenle başka hastaların tedavisi ile kendinizinkini
karşılaştırmayınız.
Uzun süreli ve sık kemoterapi alanlarda bir süre sonra
damar bulma
sorunu ortaya çıkabilir. Bazı ilaçların damar içine uzun süreli
uygulaması sırasında kol damarlarının kullanılması sakıncalı olabilir.
Bu durumlarda kateter denilen ve ilacın doğrudan doğruya
kalbe yakın ana damara
gitmesini sağlayan cihazlar takılarak kemoterapi bu cihaz yoluyla
yapılabilir.
Kemoterapi Sırasında Başka İlaç Kullanımı
Genel kural olarak kemoterapi, başka sebeplerle
(şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, ağrı kesiciler)
ilaç kullanmaya engel değildir.
Ancak bu ilaçlar konusunda doktorunuzla görüşmeniz şarttır.
Tedavi sırasında aspirin ve aspirin içeren ağrı kesici
ateş düşürücüler almayınız. Hastaneye yatmak için gelirken
bu tür ilaçlarınızı yanınızda getiriniz.
Yan Etkileri Nelerdir?
Kemoterapi büyüyen ve bölünen hücreleri öldürdüğünden
bu tür özellikleri olan normal hücrelere de zarar verebilir.
Bu tür hücreler kemik iliği, sindirim ve üreme sisteminde ve saç
foliküllerinde bulunduğu için yan etkiler daha çok
bu bölgelerde görülür. Kemoterapinin yan etkileriyle
savaşabilecek birçok olanaklarımız olduğundan gerekli önlemler
alındığı takdirde bu yan etkilerden korunabiliriz.
Yan etkiler bütün hastalarda görülmeyeceğinden yan etki listesinin
uzun olmasından ötürü endişeye kapılmanıza gerek yoktur.
Yan etkiler kullandığınız ilacın türüne, dozuna, hastalığınızın
türüne ve
yapınıza göre değişiklikler gösterir. En sık görülen yan etkiIer
bulantı,kusma, saç dökülmesi ve yorgunluktur.
Yan etkilerin çoğu kemoterapi aldığınız sürece oluşur ve
tedaviniz tamamlandığında
kaybolur. Doktorunuzla sizde görülebilecek yan etkiler ve
önlemIeriniz hakkında tedavinize başlamadan önce mutlaka konuşunuz.
Yan etkilerin bazıları sizin doğrudan hissedeceğiniz türdendir.
Bazıları ise ancak birtakım kan tetkikleri ile anlaşılabilir.
Genel Öneriler
Beslenme
Tedavi sırasında iyi beslenmek tedavinin yan etkileri ile
başa çıkabilmek, enfeksiyondan korunmak ve ilaç  nedeniyle
zedelenmiş normal dokuların iyileşmesini hızlandırmak açısından
çok önemlidir.
İyi beslenmek tüm besin öğelerini içeren dengeli
bir besin programı uyguIamak demektir.
Günlük beslenme aşağıdaki beş ana gruptan
besinleri içermelidir:
1. Sebze ve meyveler: 2’şer porsiyon
2. Et, tavuk, balık, yumurta: 3 porsiyon
3. Tahıllar: 4 porsiyon
4. Süt ve süt ürünleri: 2 porsiyon
5.Sıvılar (Su, meyva suları, çay, kahve, et suyu ve çorbalar):
8-12 bardak.
İştahsızlığı nasıl yenebilirsiniz?
Hem vücutta tümör olması, hem de kemoterapi iştah azalması,
beslenme bozukluğu ve zayıflamaya yol açabilir.
Ancak tedavi sırasında kilo kaybı hasta ve doktor tarafından
istenmeyen bir olaydır. Kemoterapi alırken bulantı, kusma, ishal,
tat duyusunda azalma, ağız-boğaz yaraları, hastalıktan kaynaklanan
ağrılar ve uyku bozuklukları iştahı azaltan diğer unsurlardır.
Iştahsızlık durumunda beslenmenin sağlanabilmesi için
basit bazı önlemler alınabilir.
1. Hayatınızda yemenin anlamını biraz değiştirmeniz gerekebilir.
Sadece tadını almak için     veya aç olduğunuz için değil,
beslenmeniz gerektiği için iştahınız olmasa da yemek  zorunda
kalabilirsiniz.
2. Bol sıvı alınız. Sıvı alırken bunların yüksek kalorili ve
besleyici olmasına dikkat ediniz (süt, ayran, meyve suyu gibi).
3. İştahınızı kapatan ağız yarası, bulantı, ağrı gibi başka sorunlar
varsa bunları diğer  bölümlerde önerilen yöntemlerle gidermeye çalışınız.
4. Rahat olabileceğiniz hoş bir ortamda yemek yemeye çalışınız.
Aileniz veya sevdiklerinizle birlikte yemek iştahınızı artırabilir.
Yemekle hafif bir içki içmek de (bira, şarap vb.) yardımcı olabilir.
5. Ne yediğiniz ne kadar yediğinizden daha önemlidir.
Genel olarak sevdiğiniz şeyleri  yemeniz söylense de
şiddetli iştahsızlık dönemIerinde çok sevdiğiniz yemeklerden uzak durunuz,
çünkü zorlanırsanız daha sonraki dönemlerde b
u yiyeceklerden tiksinebilirsiniz.
Kokusu olmayan, soğuk yiyecekleri tercih ediniz.
6. Tedavi aralarında kendinizi iyi hissettiğiniz dönemlerde
besin değeri yüksek gıdalara ve en sevdiğiniz yemeklere
ağırlık vererek açığınız varsa kapatabilirsiniz.
Kalori aldığınız  sürece ne yerseniz faydalıdır.
7. İştahınızın en iyi olduğu saatte en büyük öğününüzü yiyiniz.
Öğün arasında atıştırmaktan çekinmeyiniz.
8. Yemekten önce hafif bir egzersiz (yürüyüş, hareket) iştah açabilir.
9. Tümörlü hastaların genellikle besin ve özellikle proteinli besin
(et, tavuk, balık, yumurta, süt vb.) ihtiyacı artar.
Ancak et gibi proteinli ve besleyici gıdalar hastalar tarafından
genellikle tiksindirici bulunur.
Ayrıca çevreden besleyici olduğu için önerilen pek çok gıda
çok yağlı olduğundan hasta tarafından yenilemez.
Yiyemeyen hastaya ek kalori sağlanması için gıdalara
eklenebilecek veya yemek aralarında içilebilecek hazır gıdalar
eczanelerde bulunmaktadır. Doktorunuzun önerisine göre
günlük beslenmenize bunları ekleyebilirsiniz.
Kemoterapi Sırasında Tatil Yapılabilir mi?
Tedavi sırasında, tedavi şemanızı aksatmayacak şekilde
tatil yapmanıza doktorunuz tarafından izin verilebilir.
Lütfen bu gibi özel durumları doktorunuza önceden bildiriniz.
Tatil yerinizin özelliklerine göre uyarıları ve kısıtlamaları
olup olmadığını sorunuz. Örneğin bazı kemoterapi ilaçları
cilt renginde değişiklikler
yapabilir, etkileri güneş ışığı ile artabilir.
Genel kural olarak kemoterapi sırasında hastanın
güneşten korunması önerilir. Lökosit ve trombosit
değerleri normal olduğu zamanlarda temiz deniz veya havuzda
yüzebilirsiniz.
Doktorunuza Sormak İsteyeceğiniz Sorular
Tedavi sonrasında doktorunuza, hemşirenize
sormak istediğiniz sorular olabilir.
- Günlük yaşamınızda yasaklarınız,
- Kişisel temizlik için kurallar (yıkanma vb.),
- Ağız bakımı,
- Beslenme (Neler yenecek? Yasaklar var mı?),
- Kan sayımları ve başka tetkikler
(Arada yapılması gerekiyor mu?),
- Bir sonraki randevu zamanı,
- Yapılması gereken resmi işlemler (Sevk, kayıt, sağlık kurulu raporu,
karne, imzalama ve   onaylatma işlemleri, vb.),
- Sorularınız olursa kimi arayabileceğiniz.
Randevuya geldiğinizde tedavi telaşı içinde sorularınızı
unutabilirsiniz.
Bu nedenle aklınıza gelen soruları not alarak zamanı
gelince doktorunuza sorunuz.
Acil Durumlar
Her kemoterapi alan hasta bu durumları önceden doktoruyla konuşmalı,
bu tür durumlarla karşılaştığı zaman vakit kaybetmeden
telefonla veya şahsen doktoruyla temas kurmalıdır ve
doktorunun vereceği tavsiyelere
göre hareket etmelidir.
Randevu gününü beklemeden acilen başvurmanız gereken
durumlar şunlardır:
- 38 derecenin üstünde ateş yükselmesi,
- Herhangi bir yerinizde kanama,
- Aşırı burun kanaması,
- Ciltte oluşan morluklar,
- İdrarda kanama,
- Diş etlerinde aşırı kanama,
- Hazneden normal adet dışı kanamalar,
- Dışkıda taze kanama veya katran gibi siyah olması,
- Kusarak kahve telvesi gibi veya kırmızı kanama,
- Vücutta toplu iğne başı büyüklüğünde döküntüler,
- Öksürürken aşırı miktarda kan gelmesi
(Balgamda hafif kırmızılık
görülmesi önemli değildir),
- Kemoterapi aldığınız damar çevresinde oluşan ağrı ve kızarıklık
(Kemoterapi sırasında     damarlarınızda kahverengi renk değişikliği
olması önemli değildir),
- Daha önce olmayan nefes darlığı veya varolan nefes darlığında artış,
- Kola da yayılabilen göğüs ağrısı,
- Kilo kaybına yol açan, halsiz ve yorgun bırakan ishal,
- Normal dışkılama alışkanlığınızın dışında oluşan
3 günden fazla süren
gaz ve dışkı çıkaramama,
- Yemek yemenizi engelleyen ağız yaraları ve yutma güçlüğü,
- Ani olarak gelişen uyuşma, çift görme problemleri ve hareket
bozukIuğu, bilinç kaybı,
- Vücutta oluşan yaygın döküntüler.
Kemoterapi Kim Tarafından Uygulanır?
Kemoterapi ile ilgilenen bilim dalına medikal onkoloji
veya tıbbionkoloji,
bu alanda çalışan doktora medikal onkolog veya tıbbi onkolog denir.
Medikal onkoloji ayrı bir uzmanlık dalıdır; medikal onkolog tümör
tedavisi konusunda uzmanlaşmış bir iç hastalıkları uzmanıdır.
Tümör tedavisi bir ekip işidir ve mutlaka bu ekibin tüm üyelerinin
bulunduğu merkezlerde uygulanmalıdır. Bu ekipte tümör cerrahisi
ile ilgili uzman cerrah, radyoterapi (ışın tedavisi) ile ilgili
radyasyon onkoloğu, kemoterapi ve hasta bakımı
(destek tedavisi) ile ilgili medikal onkolog bulunmalıdır.
Kemoterapi İlaçları
Kemoterapide çeşitli ilaçlar kullanılır. Bunların bir kısmı tümör
hücrelerini yok etmeye yönelik kemoterapötik ilaçlar (sitotoksik),
bir kısmı tümörün biyolojisine etki ederek tümörün gelişimini,
çoğalmasını önleyen ilaçlar (sitostatik), diğerleri hormonlar ve
bağışıklık yan etkilerini azaltmak veya yok etmek amacıyla kullanılır.
Verilecek ilaçlar nasıl seçilir?
İlaç seçimi tümörün cinsi, yaygınlık durumu, hastanın yaşı,
genel durumu ve mevcut başka hastalıklarına (kalp hastalığı,
yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve böbrek hastalığı) göre medikal
onkolog tarafından yapılır. Seçilen ilaçların dozları ve uygulama
sıklığına da, yine medikal onkolog tarafından birçok değişik faktör
göz önünde tutularak karar verilir.
Kemoterapi Nerede Uygulanır?
Kemoterapi mutlaka bu konuda eğitimli kişilerin çalıştığı
merkezlerde uygulanmalıdır. Doktorunuzun izni olmadan
kesinlikle herhangi bir
hastanede veya evde, kemoterapi uygulama tecrübesi olmayan herhangi
bir sağlık görevlisi tarafından uygulanmamalıdır.
Kemoterapi Hapları Nasıl Kullanılır?
Kemoterapi bazen evde alacağınız haplarla yapılır. Bu durumda
haplarınızın nasıl kullanılacağını çok iyi anlamanız,
doktorunuza anlamadığınız konuları mutlaka sormanız, evde ilaçları almanızı
engelleyen bir yan etki meydana gelirse mutlaka doktorunuzla
bağlantı kurarak yardım istemeniz gereklidir.
Unutmayınız ki evde yutulan ilaçlar hastanede damardan verilenler
kadar önemlidir, eksik veya yanlış kullanımı hayati tehlike yaratabilir.
Sıradışı Kanser Tedavileri
Aile ve yakınlarınız tümör tedavisi aldığınızı öğrendiklerinde size,
hastalığınıza iyi geldiği söylenen çeşitli yiyecek, vitamin ve
ilaçlar almanızı önerebilirler.
Bu tür öneriler sıklıkla televizyon, gazete ve dergilerde abartılarak
bahsedilen tedavilerdir. Maalesef bunlar genelIikle tam veya
kesin olmayan bilgileri içerir. Tümör tedavisinde gerçek ilerlemeler
temel tıp buluşlarının (yeni ilaç ve yöntemlerin) klinikte uzun süre
denenmesi ve geliştirilmesi ile sağlanır. Herkese önerilmeden önce
dikkatli çalışmalar yapılması şarttır.
Etkisi ispat edildiğinde dünyanın dört bir yanındaki hastalar için
kullanıma sunulur. Eğer bu tür tedavileri kullanmayı düşünüyorsanız
veya kullanıyorsanız doktorunuza haber veriniz.
Yan Etkileri Ne Kadar Sürer?
Yan etkiler erken ve geç olmak üzere ikiye ayrılır. Erken yan etkilerin
çoğu kemoterapi aldığınız sürece oluşur ve tedavi tamamIandıktan
sonra tamamen kaybolur; bazılarının düzelmesi ise daha uzun zaman
alabilir.
Normale dönme süresi yine kullanılan ilaç türüne, miktarına ve
hastanın durumuna göre değişiklik gösterir. Sizi kemoterapi alımı
süresince rahatsız eden yan etkilerin hemen hemen tamamı
erken yan etkilerdir. Tedavi bitiminde kaybolacağından,
bu yan etkiler nedeniyle tedavinizi aksatmamanızı ve
yan etkileri en aza indirebilmek için doktorunuzla
işbirliği yapmanızı öneririz.
Geç yan etkiler hastayı kemoterapi alırken rahatsız etmeyen,
daha uzun sürede ortaya çıkan yan etkilerdir. Gerekli önlemler alındığı
takdirde bunların oluşması genellikle önlenebilir.
Kemoterapi Sırasında Çalışabilir miyim?
Birçok kişi kemoterapi alırken normal hayat düzenini sürdürebilir.
Bazı hastalarda ise hastalığın cinsi ve yaygınlığı, yapılan
tedavinin yoğunluğu ve yan etkileri nedeniyle çalışma hayatını
sürdürmek mümkün olmaz.
Örneğin kemoterapiden hemen sonra verilen bulantı kesici ilaçların
uyku hali yapması nedeniyle araba kullanmak sakıncalı olabilir.
Doktorunuzla mesleğinizi ve çalışma düzeninizi konuşunuz.
Yaptığınız iş alacağınız tedavi sırasında sizin için sorun
yaratmıyorsa kısa dinlenme dönemleri ile çalışmaya devam
edebilirsiniz. Kemoterapi sırasında mümkün olduğu kadar günlük
yaşamınızı sürdürünüz.
Kemoterapi Sırasında Gebelik
Bazı kemoterapi ilaçları hem erkek hem de kadında
çocuk yapma yeteneğini ortadan kaldırır. Ancak bu her ilaç için
söz konusu değildir ve kemoterapi sırasında kadın gebe  kalabilir.
İlaçlar doğmamış çocukta birtakım kusurlara yol açabilir.
Bu nedenle kemoterapi sırasında doğum kontrolü uygulanmalı
ancak hap ve
spiral tercih edilmemelidir. Doğum sonrasında hastalık tespit edilen
kadınlar kemoterapi alırken bebek emziremez.
Tedavi Dönemini İyi Geçirin
Tedaviniz sırasında kendinizi, hastalığınızı ve çevrenizi olumlu
bir bakış açısı ile değerlendirmeniz iyileşmeniz açısından
en azından kullandığınız ilaçlar kadar önemlidir.
- Sakin, dayanıklı ve herşeye rağmen umutlu olmanız durumunda
bağışıklık sisteminiz de    güçlü olur ve hem hastalığınızı daha kolay
yener hem de tedavinin yan etkiIerini daha  az hissedersiniz.
- Yan etkilerin çoğunun geçici olduğunu unutmayınız.
- Neler olabileceğini ve sizin ne yapabileceğinizi iyi bilirseniz
yan etkilerle rahatlıkla başa çıkabilirsiniz.
- Sıkıntılı durumlarınızda çevrenizden ve doktorunuzdan
yardım istemekten, soru sormaktan çekinmeyiniz.
- Vücudunuzun sesini dinleyin.
- Kolay yoruluyorsanız yaptığınız işleri veya etkinlikleri azaltınız.
- Kendinizi iyi hissettiğiniz zamanlar gücünüzün yettiği ve
doktorunuzun izin verdiği ölçüde    iş ve aile hayatınızı
sürdürebilirsiniz.
- Dengeli beslenin. Besinler vücudunuzun kendini tamir
etmesini sağlar ve enerji verir.
- Tedavi düzeninizi asla bozmayınız. Tedavi günlerinizi çok
acil durumlar dışında kesinlikle    aksatmayınız.
- Doktorunuzla koridorlarda ayaküstü görüşmenin hatalara yol
açabileceğini unutmayınız.
- Her zaman poliklinikte, dosyanızla birlikte ve sakin bir ortamda
doktorunuz size daha çok zaman ayıracak, daha doğru
değerlendirme yapabilecek ve daha yararlı olacaktır.
- Hastaneden ayrılırken bir sonraki gelişinizin zamanını ve
neler getirmeniz gerektiğini  mutlaka sorunuz.
- Randevu almadan hastaneden ayrılmayınız.

postheadericon Mide Kanseri

Mide Kanseri
Karnın sol üst bölgesinde mide bulunur. Nedenlerinde bahsedeceğimiz çeşitli sebeplerden dolayı midenin mukoza zarından tümörler gelişebilir. Bu tümörlerden kötü huylu olanları, kansere neden olur. Mide kanseri sıklıkla midenin küçük kenarında ortaya çıkar.
Mide kanseri, en çok görülen 4. kanser türüdür. Ülkemizde, yaklaşık yılda yirmi bin kişi mide kanserine yakalanmaktadır. Erkeklerde, mide kanserine yakalanma riski daha fazladır. Yaşlılarda, mide kanseri daha fazla görülür.
Dünyada bu hastalığın en çok görlüdüğü yerler, Japonya ve Çin gibi uzakdoğu ülkeleri ile kuzey avrupa ülkeleri ve güney amerikadaki Kolombiya, Kosta Rika gibi ülkelerdir. Bu coğrafi farklılıklar, mide kanserinde genetik faktörlerin rol oynadığını göstermektedir. Ülkemizde, Karadeniz bölgesinde mide kanseri diğer bölgere göre biraz daha fazladır.
Mide Kanserinin Nedenleri
Mide kanserinin görülmesinde, beslenme alışkanlığı önemli bir yer tutmaktadır. Tuzlu besinleri aşırı tüketmek, sebze ve meyve beslenmesinde yetersizlik, beslenme ile ilgili, en sık görülen kanser nedenlerindendir. Nitrat ve nitrit tuzları midede kanserojen maddeye dönüşebilmektedir. Ülkemizde mangal eti önemli bir yer tuttuğundan etin tuzlanması ve pişerken yanması kansere yol açabilir. Çünkü, yanmış et kanserojen madde içerir. Çiğ etle beslenmek de aynı şekilde kanser riskini artırır.
Midede gastrit ya da ülsere neden olan, H.pylori bakterisi kansere neden olabilmektedir. Bu bakteriyi ortadan kaldırmak, kanser riskini azaltır.
Sigara kullanmak, mide kanserine yakalanma ihtimalini 6 kat artırmaktadır. Sigara, midede iltihap oluşmasında rol oynar. Aynı şekilde alkol tüketimi de mide kanserinin nedenlerindendir.
Birinci dereceden akrabalarında mide kanseri görülenlerde, kanser riski artmaktadır. Kalıtsal faktörler, mide kanserinin gelişmesinde etken faktördür.
Beslenme önemli bir faktör olduğundan, sosyoekonomik düzey de kanserin oluşmasında etkilidir. Ayrıca evre şartları, geçirilmiş bazı hastalıklar, mide ameliyatı kanserin sebepleri arasında yer alır.
Mide Kanserinin Belirtileri
Erken mide kanserinde belirti olmaz. Risk taşıyan kişilere yapılan endoskopik incelemeyle hastalık teşhis edilebilir. Mide tümörü olan kişilerde gıda akışının engellenmesi sonucu ya da tümörün yayılması sonucu belirtiler ortaya çıkar.
Hastaların yarısında elle muayenede bir kitle hissedilir.
Mide bölgesinde ağrı ve midenin ağırlaştığı hissi
İştahsızlık ve bunun sonucunda kilo kaybı görülmesi (şiddetli ve kısa sürede ortaya çıkar)
Yemekten sonra rahatsızlık hissi ve mide şişliği,
Bulantı, kusma,
Mide kanseri olan kişilerin büyük bir kısmında kansızlık da görülür.
Yorgunluk,
Mide ya da bağırsakta kanama olması (gizli şekilde seyredebilir),
Mide Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?
Mide kanserinde en etkili teşhis yöntemi endoskopidir. Ucunda kamera olan bir boruyla mideye girilir. Doktor, midenin her yerini rahatlıkla görebilir. Tümör oluşumu varsa gözlenebilir. Kesin teşhis konması için midenin şüphelenilen yerlerinden parça alınır ve mikroskobik olarak incelenir. Kanser hücreleri mikroskopta rahatlıkla gözlenir.
Baryumlu mide grafisiyle tümörler görülebilir ama kesin teşhis koymak için mikroskobik inceleme gerekir.
Mide Kanseri Tedavisi
Mide kanserinin tedavisi ameliyattır. Yapılan ameliyatla mide çıkarılır. Çünkü tümör yayılmıştır. Sadece tümörü almak bir işe yaramaz.
Kanserin şekline göre, bundan sonra ışın tedavisi ve ilaç tedavisi uygulanır. Hastalığın seyrine ve şiddetine göre doktor tarafından hastanın durumu da göz önüne alınarak yapılır.
Tedaviden sonra hastalar tümörden kurtulur. Fakat kanser nüksedebilir. Bundan sonraki amaç hastalığın tekrar ortaya çıkmasını önlemeye çalışmaktır. Tedavide istenmeyen sonuçların oluşumunun önüne geçmek gerekir.
Kanser Hastalarının Yapması Gerekenler
Düzenli beslenme, kanser hastalığından korunmak için gereklidir. Bazı besinler kanserin oluşma ihtimalini azaltmaktadır.Özellikle nar, kayısı, havuç gibi meyve suları, sarımsak, üzüm, peynir, yoğurt, şalgam, muz, karnıbahar kanseri önlemede faydalıdır. Hastalara domates yemeleri tavsiye edilir. Omega 3, kanserden koruyucu özelliğe sahiptir. Özellikle balık, omega 3 yönünden zengindir.
Şişmanlık, kanser riskini arttırır. İdeal kiloya yakın olmak gerekir. Fazla kırmızı et tüketiminden kaçınmak lazım. C vitamini, birçok meyve ve sebzede bulunur ve vücudun direncini arttırır. Böylece kansere karşı etkili olur. Kansere tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Havuçun içinde bulunan betakaroten, vücut direncini arttırır ve genlerimizin bulunduğu DNA da hasar oluşumunu engelleyici etkiye sahiptir.
Düzenli bir hayat sürme, bir çok hastalıkta olduğu gibi kanser hastalığında da etkendir.
Türkiye’de Mide Kanseri
Türkiye’de kayıt sistemindeki yetersizlikten dolayı kanser oranları hakkında tam olarak doğru bilgilere sahip değiliz. Ülkemizde yılda 30 bin yeni mide kanseri vakasının ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Türkiye’de, mide kanseri Avrupa ülkelerine göre 5 kat daha fazla görülmekte. Türkiye’de mide kanseri doğu illerine doğru gidildikçe artmaktadır. En çok mide kanseri görülen iller Diyarbakır ve Van olarak belirtiliyor.
Ülkemizde mide kanseri sıklığı 1999 yılı istatistiklerine göre kadınlarda meme kanserinden sonra ikinci, erkeklerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor. Amerika birleşik devletlerinde  2005 yılı istatistik bilgileri incelendiğinde, mide kanseri en sık gözlenen kanser türleri içinde ilk 10 a bile giremiyor. Bu bilgide mide kanserinin gelişmişlik ile direkt olarak ilişkili olduğunu düşündürüyor.
Mide kanseri Türkiye’de en sık görülen sindirim sistemi kanseridir. Ülkemizde mide kanseri görülme yaşı ortalama 57, bilinen en geç hasta 19 yaşında ve en yaşlı hasta 85 yaşında. (2. Tıbbı Onkoloji Kongresi Mart 2008 Antalya)

postheadericon Pankreas Kanseri

Pankreas
Yaklaşık 15cm boyunda, üst batın içinde derinde ve merkezi bir konumda bulunan bir organdır.
Mide, ince barsak, karaciğer ve dalakla çevrelenmiştir.
Bir ucu geniş, diğer ucu dar, ince bir armut görünümündedir.
Üç kısmı vardır. Geniş olan ucu “baş”, orta kısmı “gövde” ve dar ucu ise “kuyruk” olarak adlandırılır.
Pankreasın iki işlevi bulunmaktadır. Birincisi, yağ ve proteinlerin sindirilmesine yardımcı olan enzimlerin üretilmesidir.
Besinler mideye girdiğinde pankreas bu enzimleri ince bağırsağa salar. Herhangi bir nedenle bu enzimlerin salınımı bloke edildiğinde besinler vücut tarafından bütünüyle emilemez, ishal ve kilo kaybı gibi durumlar ortaya çıkabilir.
Pankreasın diğer işlevi, insülin ve diğer birçok hormonu salgılamaktır. İnsülin vücudun kan şekerini (glükoz) kontrol eder.
Adacık hücreleri (pankreastaki üç hücre türünden biri) insülin üreten hücrelerdir. Pankreasın sahip olduğu adacık hücre sayısı vücudun kan şekerini normal düzeyde tutmak için ihtiyacı olandan çok daha fazladır.
Çoğu hastada görüldüğü gibi, pankreasın yarısı cerrahi olarak çıkarılmış olsa bile kan şekeri normal düzeyinde seyredebilir.
Cerrahi sonrasında kan şekeriniz yükselebilir. Bu durumu kontrol almak için ağızdan ilaç ya da insülin kullanmanız gerekebilir.
Pankreas Kanseri Nedir?
Pankreastaki sağlıklı hücreler anormalleştiğinde ve çok hızlı çoğalmaya başladığında pankeras kanseri gelişir.
Anormal hücreler pankreasta tümör olarak adlandırılan bir kütle oluştururlar. Bir tümör vücudun diğer kısımlarına yayılma becerisine sahipse malign (habis) olarak nitelendirilir. Malign tümör için kullanılan diğer bir terim kanserdir.
En sık görülen malign pankreas tümörleri adenokarsinom olarak bilinen ve sindirim enzimlerinin üretiminde yer alan hücrelerden köken alan tümörlerdir. Bu hücreler, sindirim ve pankreas sıvısının içinden aktığı pankreas kanalının yüzeyini kaplarlar (kanal hücreleri). Kanser adacık hücrelerinde de oluşabilir ancak bu daha seyrek görülen bir durumdur.
Pankreas kanalı hücrelerinin kanseri genellikle pankreas kanseri ya da pankreas adenokarsinomu olarak adlandırılır.
Tanı/Teşhis Laboratuvar : Tripsinojen düzeyi , glukoz testi , amilaz üst sindirim sistemi grafisi bilgisayarlı tomografi
tanı koymak için çok yararlı bir yöntemdir ; radyolojik incelemeden çok daha hızlı ve etkin bir görüntü sağlar.
ultrasonografi ERCP ( endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi ) PTC ( perkütan transhepatik kolanjiografi )
anjiografi biyopsi özofagogastroduodenoskopi .
Pankreas Kanserine Neden Olan Nedir?
Beslenmeyle ilişkisi olabilir. Ancak sigara tüketimi gibi yaşam biçimiyle ilişkili alışkanlıklar ya da etnik kökenle ilişkili olduğu gösterilmemiştir.
Semptomlar
- Sarılık. Sarılık deride ve gözlerde sararmaya, koyu renkli idrara ve açık renkli dışkılamaya neden olur.
Bilirubin adı verilen bir madde kanda biriktiğinde sarılık oluşur. Bilirubin karaciğerde yapılır.
Buradan safra kanalına gider, pankreastan geçer ve ince bağırsağın bir bölümü olan duedonuma boşalır.
Safra kanalı bloke olduğunda
(örneğin bir tümör tarafından) bilirubin kanda birikir. Bu birikim bireyin gözle görülür biçimde sararmasına neden olur.
- Ağrı. Pankreas tümörü sırtta ve üst batında bulunan sinirlere bası yaptığında bu bölgelerde ağrı oluşur.
- Sindirim güçlüğü, iştah eksikliği, bulantı ve kilo kaybı. Bu semptomlar pankreas tümörü mideye ve ince barsağa bası yaptığında ortaya çıkar. Sindirimle ilişkili sorunlar, tümörün konumundan bağımsız olarak başka karmaşık nedenlerden de kaynaklanabilir.
- Aniden ortaya çıkan diyabet ya da diyabetik hastalarda kan şeker kontrolünde gözlenen ani değişiklik. Diyabeti pankreas kanseriyle ilintileyen kesin mekanizma araştırılmaktadır. Diyabet, pankreas kanserinin erken semptomu ya da ilişkili bir risk faktörü olabilir.
Bir Tedavi Seçeneği Olarak Cerrahi
Bir tümör çıkarılabilir olduğunda göz önünde bulundurulan ilk edim
kemoterapi ve radyasyon terapisiyle birlikte cerrahi müdahaledir.
Tümör pankreasın baş bölümündeyse pankreasın sağ yarısı, midenin ve ince bağırsağın bir kısmı genellikle çıkarılır.
Bu operasyon pankreatikduodenektomi olarak adlandırılır. Ameliyattan sonra bir ya da iki gün Cerrahi Yoğun Bakım Biriminde kalmanız gerekecektir. Hastanede kalma süreniz yaklaşık iki haftadır.
Yaşadığınız yer ameliyatınızın gerçekleştirildiği hastaneye uzaksa, taburcu olduktan sonra
bir ya da birkaç hafta hastaneye yakın bir yerde kalmanız gerekli olacaktır.
Normal etkinliklerinize dönmenden önce bir ya da iki ay evde dinlenmeniz gerekebilir.
Tümör iğne biyopsisiyle tanımlandıysa cerrahi müdahaleden önce kemoterapi ve radyasyon tedavisii alabilirsiniz.
Öncelikli olarak ameliyatın gerçekleştirildiği olgularda kemoterapi ve radyasyon terapisine ameliyattan yaklaşık
4 ila 8 hafta sonra başlanmaktadır. Pankreas kanseri tedavisinde
tek başına cerrahi uygulaması yaygın görülen bir uygulama değildir.
Kanser hücrelerinin radyasyona daha duyarlı hale gelmeleri için
radyasyon terapisiyle birlikte düşük dozda kemoterapi uygulanabilir.
Radyasyon terapisi 2 ila 5 hafta süresince genellikle günde bir kez uygulanır
(Pazartesiden Cumaya kadar). Kemoterapi intarvenöz yoldan verilir. Kemoterapi çizelgesi verilen ilaca bağlı olarak değişir.
Kemoterapi ve radyasyon terapisi alan hastaların hastaneye yatması genellikle gerekli görülmez.
Beslenme hakkında
Ameliyattan önce. Birçok pankreas kanseri hastası tanı konduktan sonra kilo kaybetmektedir.
Buna karşın tedaviden önce, tedavi sırasında ve tedavi sonrasında kilonun korunması büyük önem taşımaktadır.
İyi bir beslenme yan etkilerin en aza indirgenmesine ve tedavinin oluşturduğu hasarın onarılmasına yardımcı olacaktır.
Kemoterapi ve radyasyon terapisinin neden olduğu yan etkiler yemek yeme kapasitenizi etkileyebilir ve vücudunuzun alışık olduğundan daha fazla kaloriye ihtiyaç duymasına yol açabilir.
Yüksek oranda protein ve kalori içeren besinlerin az miktarlarda ancak sık yenmesi (günde 4 ya da 5 kez) vücut ağırlığınızı ve direncinizi korumanıza yardımcı olacaktır. Beslenme önerileri başlığı altında bir liste verilmiştir. İntravenöz beslenme ya da tüple beslenme gibi uygulamalar ve beslenme tedavisi gerekli görüldüğü durumda kullanılabilir.
Ameliyat Sonrası Yapılacaklar
Hastaneden taburcu olup eve giderken olasılıkla aşağıdaki ilaçları kullanmanız gerekecektir.Pankreas enzimleri.
Hastalığınız ya da pankreasın bir kısmının çıkarılmış olması vücudunuzun besinleri kabul etme biçimini değiştirebilir.
Diğer bir deyişle öğünlerden, hafif yemeklerden önce enzim almanız ya da yediklerinizi sindirmenize yardımcı olacak takviyeler kullanmanız gerekecektir. Bu enzimleri kullanmanıza rağmen ishal deneyimliyorsanız lütfen hekiminize ya da hemşirenize danışınız. Mide ülserlerini önlemeye yönelik ilaçlar. Bu tip ameliyatlardan sonra mide ülserinin gelişme riski daha fazladır.
Her akşam yatmadan önce antiülser ilaçları kullanmanız gerekebilir. Rutin kontroller için her üç ya da dört ayda bir kliniğe ya da özel doktorunuza görünmeniz istenecektir. Ameliyattan sonra yorgunluk, ishal, kilo kaybı ve öğünlerden sonra ortadan kaybolmayan bir “doluluk” hissi deneyimleyebilirsiniz. Birkaç hafta sonra bu duyumsamalar kaybolur, normal beslenmenize ve rutin işlerinize dönebilirsiniz.
Tümörün Cerrahi Müdahaleyle Çıkarılamadığı Durumlar
Tümör pankreastan başka yerlere yayılmışsa cerrahi müdahale bir yarar sağlamayacaktır. Metastaz yapan (yayılan) pankreas kanserleri için en etkili tedavi biçimi kemoterapidir. Daha etkin ilaçlar üretildikçe pankreas kanserine yönelik tedavi seçenekleri de değişebilir. Hekiminiz çeşitli tedavi seçeneklerinin riskleri ve faydaları konusunda sizi ve ailenizi bilgilendirecektir. Tedavi kararıyla ilişkili olarak durumunuzu anlamanız ve kendinizi rahat hissetmeniz için kanser ve tedaviyle ilgili aklınıza gelen her türlü soruyu hekiminize yöneltin. Birçok kişi pankreas kanseri olgularında yaşam süresi ya da prognozla ilişkili istatistikler konusunda bilgi sahibidir. İstatistikler yararlı olmalarına karşın yanlış yönlendirmelere neden olabilirler. Prognozla ilgili sorularınız olduğunda hekiminize danışın. Hekiminiz sizin hakkınızda en fazla bilgiye sahip olan ve bu konuları sizinle tartışabilecek tek kişidir.
Pankreas Kanseriyle Yaşamak
Kanser hastası olmak sizin ve aile bireylerinin yaşamını birçok yönden değiştirebilir. Siz ve aileniz kanser tanısıyla yüzleştiğinizde şok geçirebilir, üzülebilir, kızabilir, korkabilirsiniz ya da kafanız karışabilir.
Bu duygular zaman zaman artar ve azalır; bu deneyim lunaparkta bindiğiniz hız treninde deneyimlediğiniz duyguyla karşılaştırılır.
Kanser, kanser tedavisi ve bunların yaşamınız üzerideki etkisi hakkında pek çok sorunuz olabilir. Bu soruları yanıtlayacak en yetkin kişiler hekimler ve hemşirelerdir.
İşinizin, maddi durumunuzun ve aile ilişkilerinizin ne şekilde etkileneceği hakkında da bazı sorularınız olabilir. Tedavinizden sorumlu olan ekip finansal sorunlarınız, ulaşım, evde bakım ve psikolojik destek konularında yardımcı olabilecek hizmetleri ve kurumları size önerebilirler.
Ciddi bir hastalıkla birlikte yaşamak zor ve mücadele gerektiren bir süreçtir. Duygu ve düşüncelerinizi konunun uzmanı biriyle ya da benzer süreçleri deneyimlemiş hastalarla paylaşmak size yardımcı olabilir. Bu konuları bir din görevlisiyle konuşmak size daha kolay gelebilir. Hekiminiz ya da diğer sağlık personeli destek grupları, danışmanlık hizmetleri ya da diğer kaynaklara ulaşabilmeniz konusunda size yardımcı olacaklardır.
Beslenme önerileri
• Vücut ağırlığınızı korumaya çaba gösterin
• Az ama sık yemek yiyin
• Hafif yemekleri her an hazır bulundurun
• Hafif yemek önerileri
• Simit ve krem peynir
• Ayran ve mısır ekmeği
• Tarçınlı tost
• Kola ve dondurma
• Süzme peynir ve meyve
• Muhallebi ve pudingler
• Kuru üzüm ve kuru kayısı
• Tahıllar ve süt
• Taze meyve
• Sütlü ya da sütsüz gevrekler
• Katı pişmiş yumurta
• Sütle yapılan hazır içecekler
• Peynir ve kraker
• Peynirli tost
• Etli tost (1/2) ve meyve suyu
• Süt ve dondurmadan yapılmış milk shake
• Süt ve kurabiye
• Fıstık ezmesi ve kraker
• Fıstık ezmesi ve sandviç
• Fıstık ezmeli tost
• Pizalar (domatesli, düşük yağ içeren peynirli)
• Taze sebzeler sosla birlikte
• Şerbetler
• Krep ya da çörekler
• Yoğurt (sade ya da meyveli)
Besin destekleri hafif yemeklere dahil edilebilir. Bu konuyla ilgili olarak bir diyetisyenle görüşmek isteyebilirsiniz.
Tedavi süresince beslenmeniz hakkında aklınıza gelen sorular için hekiminize ya da hemşirenize danışınız.
Nedenleri,Görülme Sıklığı,Risk Faktörleri
Eşlik eden durumlara rağmen etyoloji (oluşum nedeni) bilinmemektedir.
Eşlik eden durumlar : ırk , diabetes mellitus ( şeker hastalığı ) , tütün , çevresel ve mesleki faktörler ve gıdasal lipidler .
İlginç olan , tütün kullanımının etkisi ile ilgili bulgular düzenlendiğinde pankreatit , alkol ve kahve arasında birliktelik görülmemiştir.
Risk faktörleri : çok muhtemel : ırk, diabetes mellitus, tütün muhtemel : çevresel / mesleki durumlar , gıdasal lipid
Pankreas kanseri erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir.
Ortalama yaş erkeklerde 63 , kadınlarda ise 67 dir.
İnsidans/ prevalans : Her yıl yaklaşık 28.000 yeni olguya tanı konulmaktadır. Etnik gruplar arasında değişimler vardır.
Siyah ırk ve havaililerde sıktır.
Pankreas Kanseri Hakkında Hastaya Ve Aileye Yönelik Bilgiler
Bu bilgiler hasta ve hasta yakınlarının pankreas kanserini ve tedavi seçeneklerini anlamalarına yardımcı olmak için derlenmiş olmasına karşın hekiminizle yapacağınız tartışmaların yerini tutmayacaktır.
Bilgilerinden dolayı Prof.Dr. Hasan Taşçı  hocamıza teşekkür ederiz.

 

postheadericon Kanser Nedir?

Kanser

Kanser, Latincede yengeç anlamına gelen “crab” sözcüğünden türetilmiştir.
Yunanlı hekim Hipokrat, hastalığın başladığı bölgeden diğer
organlara yayılmasını gözlemleyerek bu tanımlamayı yapmıştır.
Kanser vücuttaki bir hücre grubunun farklılaşarak, aşırı ve kontrolsüz
şekilde çoğalması sonucu meydana gelmektedir.
Normalde hücrelerin büyümesi ve çoğalması bir düzen içerisinde olmaktadır.
Buna paralel olarak doku ve organlar da görevlerini normal olarak yapabilmektedirler.
Ancak bu hücreler anormal şekil ve hızda büyümeye ve çoğalmaya başlarlarsa,
tümör adı verilen kitle oluşumuna yol açarlar.
Bu anormal hücrelerin köken aldığı organa göre hastalık adlandırılır.
(Akciğer kanseri, meme kanseri, prostat kanseri vs.).
Genelde tümör tespit edilmeden önce milyonlarca anormal hücre sayısına ulaşması gerekir.
1 cm büyüklüğündeki bir tümör kitlesi, yaklaşık 1012 (1 trilyon)
hücreden meydana gelmektedir.
a. Tümör Çeşitleri
Başlangıç bölgeleriyle sınırlı kalan ve yavaş çoğalan hücrelerden oluşan tümörlere
iyi huylu (benign) tümör adı verilir. Kistler, siğiller, benler ve polipler benign tümörlerdir.
Bunlar vücudun diğer bölgelerine yayılmazlar.
Ameliyatla tamamı çıkarılınca da tekrar büyümezler.
Kötü huylu (Malign) tümörler hızla büyüyen anormal hücrelerden oluşur.
Bu tümörler diğer dokulara yayılarak oradaki normal hücrelerin yaşamını
bozup bir çeşit istila yapmak eğilimindedirler.
Malign hücreler, hızla üremelerini sağlayan özelliklere sahiptirler ve genetik yapıları
bozulmuş olduğu için anormal proteinler üretirler. Malign hücreler bu özellikleri sayesinde,
mikroskobik olarak diğer hücrelerden ayırt edilebilirler.
Bu mikroskobik incelemeyi yapan bilim dalı da “Patoloji” dir.
b. Metastaz
Metastaz; kanserli hücrelerin köken aldıkları tümörden ayrılarak,
lenf sistemine veya kan dolaşımına girerek diğer organlara taşınması demektir.
Bir kere taşındıktan sonra kanserli hücreler hızla çoğalıp büyüyerek o organlarda
yeni tümör kitleleri oluştururlar.
Sonuçta organların fonksiyonları bozarak hastanın hayatını tehdit edebilirler.
c. Kanserin Sınıflandırılması-İsimlendirilmesi
Kanserler, ortaya çıktıkları organa veya köken aldıkları hücre-doku tipine
göre sınıflandırılırlar. Organlara göre akciğer, mide, cilt kanseri gibi isimler alırken,
hücre tipine göre karsinom, sarkom, lösemi ve lenfoma gibi ana başlıklar altında adlandırılır.
Sonuçta; mide adenokarsinomu, akciğer küçük hücreli karsinomu,
kemik sarkomu gibi tanımlardan bahsedilir. İnsana ait kanserlerin yarısına yakını akciğer,
meme, prostat veya barsakta ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle araştırmaların çoğu bu alanlar üzerine odaklanmış durumdadır.
Kanser Nasıl Oluşur?
Kanserin hücre içindeki gelişimi hemen tamamlanmaz.
Kanserli hücreye dönüşmeden önce, o hücrenin genetik bilgisinde (DNA’da)
pek çok değişiklik olması gerekir. Hücrelerin anormal büyüme süreci adım adım gelişir.
Her bir genetik değişiklik, hücreyi anormal büyüme sürecinde biraz daha ileriye taşır.
Bütün hücrelerin genetik özellikleri tıpatıp aynı olmadığı için,
genetik değişikliklerin ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız gibidir.
Dolayısıyla bazı kanser tipleri oldukça yavaş bir seyir gösterirken,
bazıları ise hızla ilerleyip bir kaç ayda kişinin sağlığını bozabilir.
Kanserin Evreleri
1. Evre, kanser hücreleri normal hücrelerden ayırt edilebilirler.
Kanser hücreleri halen bölgeseldir (genellikle yerinde kanser olarak adlandırılır)
ve tümörün cerrahi olarak alınması ile tam bir tedavi mümkündür.
2. Evre, tümör büyüklüğü artar. Kanser hücreleri yakın çevresindeki
lenf düğümlerine ulaşabilir ve dokulara yayılma eğilimindedir.
3. Evre ile birlikte, tümör çevre bölgelere doğru ilerler.
4. Evrede, tümörler vücudun diğer bölgelerine yayılır.
Kanserin hücre içindeki gelişimi hemen tamamlanmaz.
Kanserli hücreye dönüşmeden önce, o hücrenin genetik bilgisinde
(DNA’da) pek çok değişiklik olması gerekir.
Hücrelerin anormal büyüme süreci adım adım gelişir.
Her bir genetik değişiklik, hücreyi anormal büyüme sürecinde biraz daha ileriye taşır.
Bütün hücrelerin genetik özellikleri tıpatıp aynı olmadığı için,
genetik değişikliklerin ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız gibidir.
Dolayısıyla bazı kanser tipleri oldukça yavaş bir seyir gösterirken,
bazıları ise hızla ilerleyip bir kaç ayda kişinin sağlığını bozabilir.
1. Evre, kanser hücreleri normal hücrelerden ayırt edilebilirler.
Kanser hücreleri halen bölgeseldir (genellikle yerinde kanser olarak adlandırılır)
ve tümörün cerrahi olarak alınması ile tam bir tedavi mümkündür.
2. Evre, tümör büyüklüğü artar. Kanser hücreleri yakın çevresindeki
lenf düğümlerine ulaşabilir ve dokulara yayılma eğilimindedir.
3. Evre ile birlikte, tümör çevre bölgelere doğru ilerler.
4. Evrede, tümörler vücudun diğer bölgelerine yayılır.
Kanser Kalıtsal mıdır?
Yakın akrabaları kanserden ölen pek çok kişi “kanser olacak mıyım?”
kaygısını taşır.
Yapılan bilimsel çalışmalar, birkaç özel durum dışında meme, akciğer, prostat,
barsak ve deri kanseri de dahil pek çok kanserin %90-95′inin kalıtsal olarak geçmediğini belirtmektedir.
Karışıklık genellikle “genetik” ve “kalıtsal” kelimelerinin yanlış anlaşılmasından
kaynaklanmaktadır. Bu iki kelime tam olarak eş anlamlı değildir.
Kırmızı kan hücreleri hariç tüm hücreler gelişimimizi sağlayan,
döllenmiş yumurtada bulunan kromozom ve genlerin birebir kopyalarını taşır.
Deri, akciğer, mide hücreleri gibi vücudumuzun herhangi bir hücresinde
bulunan kromozomlardaki genler çevre koşulları ile kimyasal olarak
değişime uğrayarak normal hücrelerin kanser hücrelerine dönüşümüne sebep olabilir.
Genler, kişinin vücut hücrelerinde sonradan değişime uğradığı için
kanser genetik bir hastalıktır fakat ailesel bir hastalık değildir;
çünkü kusurlu genler pek çok vakada aileden geçmemiştir.
Yakın akrabalardan birçoğunun kansere bağlı olarak hayatını kaybetmesi,
kanserin kalıtsal bir hastalık olduğu anlamına gelmez. Son zamanlarda yapılan araştırmalar,
Amerika’da her beş ölümden birinin sebebinin kanser olduğunu göstermiştir.
Eğer 10 tane yakın akrabanızı kaybettiyseniz, muhtemelen
2 veya 3′ünün ölüm nedeninin kansere bağlı olması ailesel değil istatistiksel bir sonuçtur.
Eğer bu kişilerin hepsi sigara içiyorsa, 10 kişiden 3 veya daha fazlasının
kansere bağlı olarak hayatını kaybetmesi şaşırtıcı değildir.
2. Dünya savaşındaki askerler ile yapılan bir çalışmada 15.000 tek ve çift
yumurta ikizinin sağlık durumu savaşdan sonra takip edilmiş,
kanser tanısı yönünden ikizlerde hiçbir farklılık gözlenmemiştir.
Yani tek yumurta ikizlerinden birinin kansere yakalanması durumunda
diğer ikizin de yakalanma oranı topluma göre daha fazla bulunmamıştır.
Kanser vakalarının çok azı ailesel faktörlerden etkilenir.
Bu nadir grupta kansere duyarlı genler ailenin diğer üyelerine geçer.
Bu genler direkt olarak kansere neden olmaz; fakat bu tür genleri taşıyan kişileri,
kansere neden olan çevresel faktörlere daha duyarlı hale getirir.
Son yıllarda bazı kanserlere duyarlı genler tespit edilmiştir.
Bu genlerin çoğunun belirli organlarda kansere neden olduğu görülmüştür:
BRCA1 ve BRCA2 genleri meme ve over kanserlerine;
APC, MSH2 ve MLH1 genleri de barsak kanserine duyarlıdır.
Bu genlerin, mutant (anormal) kopyalarını taşıyan insanlarda
bazı kanser tipleri topluma oranla daha sık gözlenir.
Her şeye rağmen kişinin yaşam tarzı, (diyet, sigara, alkol tüketimi)
kansere zemin hazırlaması açısından, bu genlerden daha etkili olduğu gözükmektedir.
Kanserde Risk Faktörleri
Çevresel Faktörler
Kanserin tek bir nedeninden bahsetmek mümkün değildir,
fakat bazı çevresel faktörlerin belirli kanser tiplerinin oluşumu ile ilgili olduğu kesinleşmiştir.
Sigara ile akciğer kanseri ve ultraviole ışını ile cilt kanseri direkt ilişkilidir.
Buradan çok fazla sigara içenlerin tamamı akciğer kanseri,
aşırı güneş ışığına maruz kalanların da tamamı cilt kanseri olacak anlamı çıkartılmamalıdır,
çünkü hiç sigara içmemiş bir kişide de akciğer kanserine rastlanabilir.
Ancak sigara içenlerin, içmeyenlere göre 10-20 kat daha fazla akciğer kanseri riski taşıdığı kesindir.
Çevre, yaşam tarzı ve kalıtımdan oluşan faktörler kanserin sebepleri üzerinde rol oynar.
Genlerinizle ilgili yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur (en azından şu anda);
fakat bu risk faktörlerinden bazıları sizin kontrolünüz altındadır.
Bunları tespit ederek yaşamınızda gerekli değişiklikleri yapabilirseniz,
kansere yakalanma ihtimalinizi azaltabilirsiniz.
Tütün ve Benzeri Ürünler
Tütün ve benzeri ürünler, ölümün en çok önlenebilecek sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tütünün her türlü kullanımı (çiğneyerek, enfiye şeklinde, aktif yada pasif)
sağlığa zararlıdır ve kanser riskini artırır. Tüm akciğer kanserlerinin %85-90’ının ve diğer
kanserlerle (ağız, gırtlak, yemek borusu, mide, pankreas, mesane, böbrek, serviks,
lösemi ve muhtemelen kalın barsak) ilgili ölümlerin üçte birinin sebebi tütündür.
Risk oranı kullanılan tütün çeşidine, miktarına ve ne kadar süre ile kullanıldığına bağlı olarak değişmektedir.
Günde bir paket sigara kullanan kişinin sigara içmeyenlere göre
kansere yakalanma oranı 10-20 kat fazladır.
Alkol Bağımlılığı
Kronik Alkol Bağımlılığı, başta karaciğer kanserine ve özellikle sigara ile birlikte
tüketildiğinde ağız, boğaz, yemek borusu ve gırtlak kanserine neden olabilir.
Eğer içkiden vazgeçemiyorsanız kendinizi günde 2
kadehle sınırlamalı ve sigarayı da bırakmalısınız.
Beslenme
Diyet, yeterli miktarda sebze ve meyve tüketmeyen insanların kansere yakalanma oranı,
tüketenlere göre iki kat daha fazladır. Bu korumayı meyve ve sebzelerdeki
antioksidan ve folik asit sağlamaktadır.
Bazı Vitaminlerin, belirli kanser tiplerine karşı koruyucu olduğu görülmüştür.
Buna rağmen vitaminlerin doğal kaynaklardan alınması tercih edilmelidir.
Her zaman için doğal olanının daha sağlıklı olduğu akılda tutulmalıdır.
Yüksek Yağ İçeren Diyet’in meme, rahim ve prostat kanseri ile bağlantılı
olabileceği iddia edilmektedir. Yüksek oranda soya içerikli yiyeceklerin tüketilmesi,
insanların çok fazla soya tükettiği Çin ve Japonya’da, Amerika’ya oranla daha az meme,
barsak ve prostat kanseri görülmektedir. Bu durumun soya içeriğinde
“Genisteine” adlı maddenin kanser hücrelerinin büyümesi için gerekli
proteinlerin üretimini engellemesinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.
Obezite (şişmanlık), ile prostat, rahim, barsak ve meme kanserinin bağlantılı olduğu öne sürülmektedir.
Özetle, ideal bir diyet, dengeli ve her gün en az 5 öğün sebze ve meyve, hububat,
ekmek , tahıl (gerekli liflerin sağlanması için) ve düşük
yağ içeren yiyeceklerin alınması ile sağlanabilir.
Viral Faktörler
Kronik enfeksiyonlar, dünyadaki kanserlerin yaklaşık üçte birinden sorumludur.
Özellikle karaciğer kanseri Hepatit B ve Hepatit C virüslerinin kronik enfeksiyonları
üzerine gelişmektedir.
Hepatit A, besinler ve kirli sulardan bulaşır, bir kaç haftada iyileşir ve
karaciğer kanserine neden olmaz. Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ise kan yolu ile bulaşır
(kan nakli ile, enfeksiyonlu iğnelerin kullanılması ve bazı vakalarda cinsel ilişki ile).
Şistozomiyazis, parazitlere bağlı bir hastalıktır. Kirli sulardan bulaşır,
barsak ve mesane kanserine zemin hazırlayabilir.
Ülkemizde en çok GAP bölgesinde görülmektedir.
Papillom Virüsü, cinsel ilişki ile yayılır, serviks kanseri için yüksek risk oluşturur.
Helikobakter pilori, peptik ülserlerden sorumlu bir organizmadır ve mide kanseri ile bağlantılı olabileceği tespit edilmiştir.
Ultraviole Işınları ve Radyoaktif Maddeler
Ultraviole radyasyon; güneş, solaryum deride hasar oluşturarak cilt kanserine neden olabilir,
bu yüzden 11:00 ve 15:00 arasında direk güneş ışığından uzak durulmalıdır.
Bu saatler arasında güneşe maruz kalınacaksa, koruyucu kıyafetler giyilmeli ve açık yerlere en az 15 faktörlü kremler sürülmelidir.
İyonize Radyasyon, röntgen ışını, U.V. ışını ve enerjisi hücrelere ve kromozomlara zarar verir.
1945’de Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra,
hayatta kalan insanlardaki yüksek lösemi oranı, radyoaktivitenin
kanser riskini arttırdığının kanıtıdır.
1986’da Ukrayna’da gerçekleşen Çernobil nükleer santral kazası yüksek oranda
radyoaktivite, özellikle radyoaktif iyot, stronsiyum ve sezyumu atmosfere yaymıştır.
Radyasyona bağlı hastalıklardaki artış bugün bile tırmanmaya devam etmektedir.
Çocuklar, özellikle tiroid kanserine neden olan radyoaktif iyottan dolayı
yüksek risk taşımaktadırlar; Ukrayna’da çocuklar arasında tiroid kanseri,
nükleer kaza öncesine oranla 10 kat daha fazladır.
Kanserojen Maddeler
Kanserojen maddeler içerisinde sigara dumanı, böcek ilaçları, asbest, ağır metaller
(kurşun, cıva, kadmiyum), benzen ve nitrozaminler gibi maddeler bulunmaktadır.
Bazı endüstri alanlarında çalışan işçilerde normal nüfusta görülmesi beklenmeyen
kanser tiplerine rastlanmaktadır.
Örneğin, mezotelyoma çok nadir görülen bir kanserdir ve sıklıkla
asbest elyafa maruz kalan insanlarda görülür.
Polivinil klorür (PVC) boruların ve diğer malzemelerin başlangıç maddesi olan
Vinil klorür, ender rastlanan bir çeşit karaciğer kanserine neden olmaktadır.
Geçerli olan iş ve güvenlik düzenlemelerine göre,
artık bu tip kanser tiplerine nadiren rastlanmaktadır.
Endüstriyel kimyasalların neden olduğu kanserlerin toplam sayısı
tütün ve diyetin neden olduğu kanserlerle karşılaştırıldığında çok azdır.
Günlük hayatta tükettiğimiz sözü edilen besinler, maruz kaldığımız
kimyasal madde ve çevresel etkenlerin, miktara ve süreye bağlı olarak kanserojen
etki gösterdiği unutulmamalıdır.
Kanser Belirtileri
Erken evrelerdeki kanserlerin tipik bir belirtisi yoktur.
Buna rağmen, dikkat edilmesi ve doktora bildirilmesi gereken bazı belirtiler şunlardır :
Barsak alışkanlıkları ve dışkıdaki değişiklikler.
Aniden başlayan kabızlık ve bunu takip eden ishal nöbetleri,
barsak kanserinin işareti olabilir. Dışkıdaki kan, ciddi barsak hastalıklarının
habercisi olabileceği için hemoroid kanaması olarak yorumlanmadan
önce kontrol ettirilmelidir.
Ayrıca dışkının kalınlığının azalması, barsağın bir parçasının daralmasına
neden olan bir tümörden kaynaklanabilir.
Açık yara ve inatçı deri döküntüleri, deri kanserinin belirtisi olabilir.
Kan veya akıntı, öksürük, kusma ile birlikte veya idrar ve dışkıda görülebilir.
Meme, deri, testis, koltuk altları, boyun, kasık veya karın gibi vücut bölgelerinde
fark edilen kalıcı şişlikler.
Karın ağrıları, hazımsızlık veya yutma güçlüğü, ciddi bir tehlikenin işaretleri olabilir.
Kronik, rahatsız edici öksürük, balgamlı veya kuru öksürükle beraber kan gelmesi –
özellikle sigara içenlerde- kaygı vericidir. Uzun süreli ses kısıklığı da dikkat edilmesi
gereken bir başka durumdur.
Bir haftadan uzun süreli sebebi belli olmayan düşük derecede ateş,
genellikle diş ağrısı veya alerji reaksiyonları gibi nispeten tehlikesiz nedenlere
bağlı olabilse de, vücutta apse veya gizli bir tümör ihtimaline karşı
doktora başvurulmalıdır.
Kişi kendi isteği dışında kilo kaybediyorsa, nedeni araştırılmalıdır.
Bu işaretler kanser dışındaki herhangi bir nedenden de olabilir.
Ayrıca bu belirtilerle beraber ağrı da olmayabilir.
Durumu hafife alıp sağlık kontrolü ihmal edilmemelidir.
Kanserin ilk evrelerinde ağrı olmayabileceği unutulmamalıdır.
Erken evrede teşhis edilmiş kanserlerin tedavisi çok daha kolaydır.
Kanserde Erken Tanı
Aşağıda kanserin erken teşhisi için düzenli olarak yaptırmanız
gereken muayene ve testler verilmiştir: Meme kanseri erken tanısı için
takip edilmesi gereken 3 aşama şu şekildedir:
1.Mamografi. Uygun bir şekilde yapıldığında ve dikkatli yorumlandığında
bu yöntem meme tümörünü elle muayene ile hissedilmesinden yaklaşık
2 yıl önce tespit edebilir. Mamografinin 40 yaşından itibaren
yılda bir kez yapılması önerilmektedir.
2. Her ay düzenli olarak kendinizi muayene edin.
Kendi kendine meme muayenesi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Bu muayeneyi 20 yaş üstü her kadının ayda bir kez yapması tavsiye edilmektedir.
3. 40 yaş üzeri kadınların yılda bir kez doktor tarafından muayenesi yapılmalıdır.
Bu tarama yöntemleri hiçbir şikayeti olmayan kadınlarda da yapılması gerekir.
Ele kitle gelmesi gibi şikayeti olan ya da meme kanseri risk grubunda olan kişilerin,
daha sık aralıklarla veya ilave tanı yöntemleriyle (ultrasonografi-biyopsi gibi)
takibi gerekebilir.
Rahim veya serviks kanseri, kadınlarda yaş ilerledikçe rahim ve serviks kanseri riski artar.
Bazı kadınlar menopozdan sonra artık “kadınsal”
problemlerin görülmeyeceğini düşündüklerinden jinekolojik muayenelerini bırakırlar.
Bu doğru değildir. Kaç yaşında olursanız olun yılda bir kez jinekoloğunuzun pelvik
muayene ile Pap smear (servikal yayma) testlerini yapması halen önerilmektedir.
Kalın Barsak(kolon) kanseri yaşlı insanlarda daha yaygındır.
Bu kötü huylu tümörün tanısı için 3 test önerilir:
1. Dışkıda gizli kan testi: Çıplak gözle fark edilemeyen barsak kanamalarını
ortaya çıkartabilir.
2. İleri yaşlarda her yıl yapılması önerilen rektal muayenede doktor,
rektumda tümör veya düzensiz bölgeleri hissetmeye çalışır.
3. Kolonoskopi klinik şüphe üzerine ileri test olarak yapılır ve doktorun
kalın barsakları incelemesini ve tümör oluşumlarını teşhis etmesini sağlar
Prostat Kanseri’ndeki hasta dağılımının %80’ini 65 yaş üzerindeki erkekler oluşturur.
Yaşlı erkeklerde en sık görülen kanserdir.
Erken tanısı için rektal muayene ve kandaki
“Prostat spesifik antijen” kullanılır.
Cilt kanseri: Her fizik muayene sırasında doktorunuz cildinizi dikkatlice incelemelidir.
Kendi vücudunuzu inceleyerek de erken teşhis sağlayabilirsiniz.
Vücudunuzda özellikle şekil ve renk değişikliği gösteren, sınırları düzensiz olan
lekeleri veya iyileşmeyen yaraları doktorunuza bildirin.
Cildinizde özellikle benlere ve pigmentli (renkli) noktalara dikkat edin
(Doktorlar bunlara nevüs adını verir). İlk önce küçük, düz veya yavaşça artan
kahverengi lekeler olarak görülebilirler. Zamanla, tekrar düzleşip,
deri rengini alabilir ve kaybolurlar. Nevüsler, ciltte yayılmaktan çok yığın halinde
bulunan özellikli hücrelerdir. Melanositler deriye rengini verir.
Güneşte kaldığınız zaman daha fazla pigment üretir, deriye daha
koyu renk verir ve bronzlaştırırlar. En zararsız görülen cilt lezyonuna bile biyopsi yapılmalıdır.
Bu kötü huylu olup olmadığını öğrenmenin tek yoludur.
Cilt kanseri hem kadınlarda hem de erkeklerde görülen en yaygın tümördür.
Cilt kanserlerinin bazal ve skuamöz hücre tipleri bölgeseldir, kolay alınır ve nadiren
yaşamı tehdit eder. Buna rağmen, malign melanom ölüme neden olabildiği için
vücuda yayılmadan erken aşamada alınmalıdır.
Bu kansere, güneşteki ultraviyole ışınlarına maruz kalma,
güneş lambaları ve solaryum zemin hazırlayabilir.
Melanom riski yüksek olan insanlar, daha önce malign melanomu olanlar,
yakın akrabalarında bulunanlar, küçükken veya gençken ileri derecede güneş yanığı olanlar,
açık ten rengine sahip kolay yanan ve çilleri olan kişilerdir.
Kanserde Tedavi
Özellikle erken teşhis edilen kanserler, tedavi edilebilir ve yıllarca kontrol altında tutulabilirler.
Barsak, meme, mide, prostat, rahim, cilt ve diğer kanserlere yakalanmış birçok insan normal yaşamlarına devam edebilir.
Kanserin tedavisi için 3 temel tıbbi yöntem vardır. Bunlar cerrahi, radyasyon tedavisi ve kemoterapidir.
Cerrahi Tedavi
Tümörün tamamının çıkarılması, vücuda yayılmadığı vakalarda en iyi tedavidir.
Ameliyatla alınmayan bir kaç hücrenin bile yeni tümör oluşturabilmesi nedeni ile,
cerrahi yöntemlerde tümörle birlikte bir kısım normal dokunun da alınması gerekir.
Cerrahi yöntemle tümörün bir kısmı alınamadı ise radyoterapi veya kemoterapi
ile kalan kanser hücreleri ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Radyoterapi ve kemoterapi kanserli hücrelerin yanında normal hücreleri de etkilediği için,
bu tedaviler sınırlı dozlarda uygulanmaktadır.
İlaç Tedavisi (Kemoterapi)
Kemoterapi kanserli hücreleri yok eden ilaçlarla yapılan bir tedavidir.
Bunlara genellikle anti kanser ilaçları denir.
Normal hücreler kontrollü olarak büyür ve ölürler.
Kanser oluştuğu zaman vücutta normal olmayan hücreler bölünmeye devam eder
ve kontrolsüz olarak yeni hücreler oluştururlar.
Bu ilaçlar kanser hücrelerini yok ederek büyümelerini ve çoğalmalarını durdururlar.
Bu uygulama sırasında sağlıklı hücreler de bu ilaçlardan zarar görebilir.
Fakat bu sağlıklı hücreler genellikle kemoterapiden sonra kendilerini yenilerler.
Radyasyon Tedavisi (Radyoterapi)
Radyasyon tedavisi ameliyatın uygun olmadığı veya cerrahın tümörü tamamen
alamadığı durumlarda bir seçenek olabilir. Kanserin bölgesel olduğu ve hücrelerin
radyasyona hassas olduğu durumlarda radyasyon tedavisi ilk seçenek olmalıdır.
Yüksek enerjili radyasyon ışınları kanser hücrelerini yok eder ya da
büyümelerini ve çoğalmalarını engelleyecek şekilde zarar verir. Eksternal (Dışarıdan)
radyasyon genellikle ayaktan tedavi edilen hastalarda haftada 5 kez uygulanır.
İnternal (İçeriden) radyasyon tedavisinde radyoaktif kaynakların yerleştirilmesi
için cerrahi müdahale gerekir. Yerleştirmeler kalıcı olabilir veya bir süre sonra alınabilir.
İmmünoterapi
Kanserin tedavisinde son zamanlarda kullanılan bir yaklaşımdır.
Bu tedavi, kanserle savaşmak ve/veya kanserin yan etkilerinden
korunmak için vücudun bağışıklık sisteminin kullanılmasıdır.
Hastalara ait tümör hücreleri etkisiz hale getirilir ve laboratuvar hayvanlarına enjekte edilir.
Bu hücreler kansere karşı belirli antikorların üretimini canlandırırlar.
Bu antikorlar daha sonra hayvanlardan alınarak hastalara enjekte edilir.
Biyolojik Terapi de yeni bir tedavi şeklidir. Biyolojik tedavide vücudun savunma sistemini
kuvvetlendirmek için birtakım doğal maddelerden ve çeşitli uyarıcılardan yararlanılır.

postheadericon Rahim Kanseri

Rahim Kanseri
Rahim kanseri veya tıbbi literatürde “uterin kanser veya uterus kanserleri”
denildiğinde rahim içini döşeyen endometriumdan
(rahim iç zarı) kaynaklanan kanserler akla gelir.
Bu kanserlere “endometrium kanseri” de denilmektedir.
Bu tabaka her menstruel siklusda (adet dönemi) değişikliğe uğrar.
Menopoz döneminde ise rahmin iç tabakası olan endometriumda
meydana gelen değişimlerle sonlanır.
Rahim kanseri, endometrium tabakasındaki hücrelerin kontrolsuz çoğalması sonucu oluşur.
Oluşan kanser hücreleri lenf bezlerine, çevre organlara veya kan akımı ile
uzak bölgedeki organlara ulaşabilirler.
Daha az görülen rahim tümörü ise sarkomlardır. Bu tümörler rahmin kas tabakasında oluşur.
Rahim kanseri endometrium dokusunda geliştikten sonra kadın üreme sisteminin
diğer organlarına da yayılma gösterirler.
İlk önce rahim ağzı (serviks), tüpler ve yumurtalıklara doğru yayılır.
Daha ilerlemiş hastalık durumlarında lenfatik damarlar aracılığı ile
vücudun diğer bölümlerine geçer.
Bir kanserin lenf veya kan yoluyla yayılması olayına “metastas” denir.
Kadınlardaki tüm kanserler arasında dördüncü sırada olup, aynı zamanda
en sık görülen kadın üreme sistemi kanseridir.
Amerikalı kadınlara musallat olan en yaygın kanser türüdür ve
erken yakalandığında hemen her zaman tedavi edilebilir.
Genellikle menopozdan sonra 50-70 yaşları arasında görülür.
Araştırmacılar kesin sebebini bilmiyorlarsa da menopozdan
sonra alınan östrojen takviyesinin katkısı varmış gibi görünmektedir.
Rahim Kanseri Nedenleri
Uterus (Rahim) Kanserlerinde Risk Faktörleri şöyle sıralamamız mümkündür:
Erken yaşta adetlerin başlaması ve menapoza geç girmek
Siyah ırkda daha fazla görülür
Çocuk doğurmamış olmak
Hastanın bağışıklığının baskılanması
Sigara içimi
Düşük sosyo ekonomik düzey
Çok eşlilik
Genç yaşlarda adet düzensizlikleri, adet gecikmeleri, PCOS
Şişmanlık (Obesite)
Cinsel temasın 20 yaşından önce başlaması
Çok doğum
Vitamin C eksikliği
Hipertansiyon
Şeker hastalığı (Diabetes mellitus)
Endometrial hiperplazi öyküsü olanlar
Birinci derece akrabalarda rahim kanseri olanlarda
Erkek eşin sünnetli olmaması
Viral ve bakterial enfeksiyonlar
Östrojen salgılayan tümörler
Diğer kanserlerin varlığında rahim kanseri sıklıkla rastlanılabilir.
Polikistik Over Hastalığı; yumurtalarda fazla miktada kistler ve
yumurtlamama ile karakterize klinik bir tablo
Önceden doğum kontrol hapı kullanmış veya kullanmakta
olanlar rahim kanseri ve yumurtalık kanseri için
risklerini azaltırken, rahim ağzı (serviks) kanseri için risklerini arttırırlar.
Rahim kanserinin en önemli nedenlerinden birinin aşırı kilo olduğu açıklandı.
Kanserin Türkiye’de kalp hastalıklarının ardından
en fazla öldürücü etkiye sahip ikinci hastalık olduğuna belirtildi.
Kadınlarda en çok görülen kanser çeşidi başta meme kanseri olmak üzere sırasıyla akciğer,
bağırsak,
mide ve rahim kanseri gözlemlenmektedir.
Ülkemizde kansere yakalanmanın birçok nedeni vardır.
Bunlar; sigara, enfeksiyonlar, radyasyon,  hormonlar ve çevresel faktörler gibi etkenler yer alıyor.
Tüm kanser çeşitleriyle mücadelede en önemli şey ise düzenli kontrol, erken teşhis ve tedavidir.
Kadınlar için en tehlikeli kanser çeşitlerinden birinin de rahim kanseridir.
”Kadınlarda meme ve rahim kanserine yakalanma oranı son yıllarda oldukça arttı.
Rahim kanserinin en önemli nedenlerinden biri de şüphesiz aşırı kilodur.
Kilolu kişilerde dengesiz olarak artan kadınlık hormonu (estrojen) bu kanserin en önemli nedenidir.
Aynı zamanda kansere yakalanmada genetik etkenler de oldukça önemli.
Stres ve dengesiz beslenme
gibi etkenleri de kanser nedenleri arasında söylemek mükündür.
Birden fazla partnerle ilişkide bulunulması halinde rahim ağzı kanserinin arttığı görülmüştür.
Rahim ağzı kanserinin gelişmesinin, tedavi ile yüzde 90 engellenebilmektedir.
Rahim Kanseri Belirtileri
Rahim kanseri erken evrede genelde bulgu vermez.
Erken dönemde yakalayabilmek için yıllık rutin smear testi ve muayene yapılmalıdır.
İlerlemiş kanserin klinik bulguları;
Adet kanamasının sık ya da düzensiz olması ve adet kanamasının miktarında artış,
Adet arası kanamalar, bu kanamalar lekelenme, kanlı akıntı veya aşikar
kanamalar şeklindede olabilir.
Genelde kokulu, kaşıntı yapmayan akıntıdır.
Adetten kesilme sonrası (menopoz) görülen kanamalar
Cinsel ilşki sonrası kanama
Bel ve kasık ağrısı
Kanlı akıntı, pis ve kötü kokulu akıntı,
Zayıflık, kilo kaybı ve kansızlık hastalığın geç dönem bulgularıdır.
Rahim ağzı kanserinin ilerlemesi bazen çok hızlıdır.
Bu nedenle, kanserin erken dönemde saptanabilmesi için gebelerde dahil olmak üzere tüm
kadınların düzenli jinekolojik muayene ve smear testi yaptırmalarının büyük önemi vardır.
Çünki hastalık bulgu vermeye başladığında çoğunlukla ilerlemiş safhadadır ve
klinik olarak yapılacak şeyler çok azdır.
Kanserin tanısı jinekolojik muayene ve alınan örneklerin patolojik incelemesi ile yapılır.
Erken evre kanserlerin tedavisinde sadece rahim boynu veya rahimin alınması ile
başarılı sonuç elde edilirken,
ilerlemiş kanserlerde büyük ameliyatlar ve bunlara ek olarak yapılan radyoterapi ve kemoterapi
tedavilerinin sonuçları pek yüz güldürücü olmamaktadır.
Rahim Kanseri Tedavisi
Rahim kanseri şüphesi bulunan hastalara jinekolojik muayeneden sonra ultrasonografi uygulanır.
Eğer kanama veya akıntı gibi bir belirti varsa mutlaka rahim içinden biyopsi alınmalıdır.
Tanı konulunca uygulanacak olan tedavi, cerrahi müdahaledir.
Operasyonda, rahim, yumurtalıklar ve karın içinden sıvı alınması,
karnı örten yağlı gözenekli doku omentum, ve lenf nodlarının çıkarılması gerekir.
Bu işlemler, jinekolojik onkoloji eğitimi almış kişilerce yapılabilir.
Sonuçların patolog tarafından değerlendirilmesinden sonra gereken vakalarda
Radyoterapi de tedaviye eklenir.
Kanserin erken döneminde sadece rahimin alınmasını gerektiren cerrahi
uygulamalarla şifa sağlanabilir.
İleri dönemde büyük cerrahi girişimlere ilaveten hormon tedavisi,
kemoterapi ve radyoterapi uygulanmaktadır.
Rahim kanserlerinin erken tanısında, her yaştaki ve özellikle menapoz sonrası kadınların
karşılaştıkları anormal kanamalarda doktora başvurmaları hayat kurtarıcı olmaktadır.
Ameliyat ile kanserli rahim çıkartılırken aynı zamanda cerrahi evreleme yapılmalıdır.
Karın orta hat kesisi ile açılmalı ve karın içini tümör yayılımı açısından gözle değerlendirmeyi
takiben karın içine steril sıvı dökülerek yıkantı sıvısı alınmalıdır.
Daha sonra rahim ve yumurtalıklar ve lenf bezleri çıkartılmalıdır
(pelvik – paraaortik lenfadenektomi) Karın içinden şüpheli bölgelerden biopsiler alınmalıdır.
Karın içine yayılım mevcutsa (evre IVb) , mümkün olduğu kadar tüm tümöral kitle çıkartılmalıdır.
Karın içine yayılmış rahim kanserlerinde de yumurtalık kanserinde olduğu gibi,
omentektomi ve yayılım olan barsak kısmı çıkartılarak geriye tümör bırakılmamaya
(rezidü) çalışılmalıdır.
Tam bir cerrahi evreleme yapılan hastalarda ameliyat sonrası radyoterapi
yapılması gereken hastalar daha doğru seçilir.
Oysaki tam cerrahi evreleme yapılmayan hastalarda ,ameliyatın eksikliğini gidermek
için tüm hastalara radyoterapi yapmak gerekir. Tam bir cerrahi evreleme sonrası
lenf bezlerinde kanser yayılımı yoksa , karın alt bölgesi ışınlaması ( pelvik radyoterapi) yerine
vajinal kubbe ışınlaması daha akılcı bir yaklaşımdır.
Böylece radyoterapinin barsaklara yapacağı olumsuz yan etkilerinden korunulmuş olunur.
Clear cell veya seröz papiller gibi hastalık seyri kötü olan histolojik tipler dışında,
evre Ic- endometrioid adeno kanser olgularında, radyoterapi yapılmadan bile hasta takip edilebilir.
Cerrahi sonrası takip edilen olgularda hastalık tekrarlama oranları %5-8 kadardır.
Hastalık tekrarlaması olan olgularda ise eğer daha önce radyoterapi yapılmamışsa
uygulanacak olan
radyoterapi ile başarı oranı yüksektir. Eğer hastalık vajen kubbe üzerinde
bölgesel olarak tekrarlamışsa
bu hastalara ameliyat yapılarak kitle çıkartılmalıdır.
Radyoterapi, kitle çıkartıldıktan sonra yapılırsa daha başarılı sonuçlar elde edilir.
Genellikle yavaş ilerleyen ve teşhis edildiğinde hâlâ yayılmamış olma ihtimali yüksek olan
bir tür olan rahim kanserinde, en az 5 yıl kurtulma ihtimali % 88′dir.
Çevredeki dokulara yayıldığında bile bu oran % 75′dir. Nadiren sonuç bu kadar iyi olmayabilir.
Rahim kanserinde tedavi yöntemlerini özetleyecek olursak:
Tedavi- Ameliyat
Doktorların çoğu histerektomi (rahmin alınması) çünkü kanserin bu organlara da
yayılma eğilimi vardır.
Radyasyon
Kanser rahmin ötesine de yayılmışsa genel anestezi altındayken vajina veya rahime
bir alet veya radyum yereştirilerek yapılan derin bir radyoterapidir.
Radyum vücudun içinde birkaç gün kalır ve bu süre içinde hastanede yatılması gerekir.
Bazen de birkaç yöntem bir arada kullanılır.
İlaç
Eğer kanser vücudunuzun başka yerlerine metastas yapmışsa (yayılmışsa)
hatta bazen daha bile uzun olabilir.
Başka antikanser ilaçlar da kullanılabilir.
Rahim Kanseri Riskini Artıran Nedenler
Kadınlar arasında en sık görülen kanser türlerinden biride rahim kanseridir.
Rahim kanseri adından da anlaşılacağı üzere rahim iç zarından bulunan
hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşur.
Erken dönemde belirti verdiği için genelde kolaylıkla tedavi edilirler.
Rahim Kanseri Riskini Artıran Faktörler arasında en sık rastlanılanlar geç menopoz,
anne olmamak, obezite, şeker hastalığı, çok genç yaşta adet görmeye başlamak,
adetlerini düzenli olarak görememek sayılabilir.
Hiç anne olmamak gibi çok sık anne olmak ve düşük yapmakta rahmi yıpratan ve
kanser riskini artıran faktörlerden sayılabilir.
Rahim kanserinin en önemli belirtileri menopozdan sonra ara kanamalar,
menopoz öncesi ise yoğun adet
kanamaları ile ara kanamalardır. Bu belirtiler her zaman kanser habercisi olarak sayılmasa da
bir kadın hastalıkları uzmanına gitmenizi gerektirecek önemli nedenler arasında yer almaktadır.
Rahim Kanseri Yatkınlığını Artıran Etkenler
Ülkemizde en sık görülen jinekolojik kanser türlerinin başında Rahim Kanseri gelmektedir.
Genel olarak menopoz sonrası dönemlerde görülen kanser türleri ender olmakla
beraber bazen genç kızlarda da tespit edilebilmektedir.
Aslında kanser türleri arasında en erken dönemde belirti veren kanser olan
rahim kanserinin bu nedenle erken teşhisi kolay olmaktadır.
Menopoz sonrası kadınlarda kanamalar, menopoz öncesi kadınlarda ise
iki adet dönemi arası kanamalar yada uzun süren ve sık tekrarlayan
kanamalar rahim kanserinin en belirgin bulgularıdır.
Rahim Kanseri Yatkınlığını Artıran Etkenler arasında ise en öne
çıkanlardan ilki ise çok erken yaşlarda cinsel ilişkiye girmektir.
Ayrıca birinci dereceden akrabalarının içerisinde rahim kanseri olan kişiler daha
büyük bir risk grubu içerisinde yer almaktadırlar.
Yine hiç doğum yapmamış kadınlar, aşırı ve uzun süre kadınlık hormonu
yani östrojon kullananlar, aşırı şişmanlar, yüksek tansiyon hastaları ,
polikistik over hastalığı olan kişiler  menopoza geç girenler, adet görmeye erken yaşta
başlayanlar ile bağışıklık sistemi bozulan kişiler rahim kanserine yatkınlığı bulunan kişiler sınıfına girmektedirler.
Bu grupta yer alan kişilerin her yıl düzenli olarak kadın hastalıkları uzmanına
jinekolojik muayene olmaları ve smear testi yaptırmaları erken teşhis için çok önemlidir.
Obezite Rahim Kanserine Neden Oluyor
Kanser vakalarının son yıllarda katlanarak artması üzerine
Dünya Sağlık Örgütü Dünya çapında özel çalışmalar başlattı.
Yapılan araştırmalarda elde edilen veriler oldukça çarpıcıydı.
Kanserde yaşanılan artışın birinci nedeni olarak Obezite belirlendi.
Hareketsiz yaşam, yoğun stres, hazır yemek alışkanlıklarının yer edinmesi ile
beraber şişmanlayan nüfus arttıkça kanser olan kişi sayısı da artış göstermeye başlıyor.
Obezitenin birinci derecede sorumlu tutulduğu bir kanser türü de rahim kanseri.
Üstelik araştırmaya göre obezite yalnızca rahim kanserine neden olmuyor
ayrıca hastalığın tedavisini de olumsuz yönde etkiliyor.
Obezite hastalığına sahip olan kadınların pek çoğunda uygulanacak olan
radyoterapi ilgili bölgelere ulaşamadan etkisini kaybediyor.
Bu nedenle kilo almamaya çalışmak çok önemli.
Ayrıca kilonuz boyunuza oranla fazla ise fazla kilolarınızdan sağlıklı yöntemler ile
kurtulmanızın sağlığınız açısından gerektiğini unutmayın.
Rahim Kanseri Neden Olur? Ve Rahim Kanserinde Tedavi Olunmazsa Ne Olur?
Vücudumuzda bulunan her bir hücrenin görevi vardır.
Bu hücreler belirli sürelerde yaşamakta, çoğalmakta ve ölmektedir.
Ancak bazen bu hücreler bazı nedenlerden dolayı kontrolsüz olarak çoğalmaya başlar.
Bu çoğalma hızlı bir şekilde meydana gelir ve sağlıklı hücrelerin ölmelerine neden olur.
Rahimde bulunan hücrelerin bu tip bir etkileşim geçirerek kontrolsüz şekilde
çoğalmalarına rahim kanseri denilmektedir.
Rahim kanseri de diğer tüm kanser türleri gibi kesin olarak nedeni
belirlenmiş bir kanser türü değildir.
Ancak rahim kanserine yakalanan kadınlar üzerinden yapılan
araştırmalar sonucunda elde edilen istatistiksel
verilere göre erken yaşta cinsel ilişkiye giren, erken doğum yapan, çok doğum yapan, kendisi yada
eşi çok eşli ilişkiler yaşayan kişilerin rahim kanserine yakalanma riskleri yükselmektedir.
Rahim kanserinden korunmak için her yıl düzenli olarak smear testi yaptırmak önemlidir.
Böylelikle hastalık erken dönemde yakalanabilir ve kolaylıkla tedavi edilebilir.
Rahim Kanserinde Radyoterapi
Rahim kanserini diğer kanser türlerinden ayıran en önemli özelliği
hastalığın çok erken dönemlerinde bile belirti vermesidir.
Menopoz sonrası kadınlarda her türlü kanama, menopoz öncesi kadınlarda ise
lekelenme tarzında bile olsa ara kanamalar
ile çok yoğun gelen adet kanamaları olası bir rahim kanseri belirtisi olarak kabul edilmektedir.
Hastalık erken belirti vermesine rağmen pek çok kadın bu belirtileri önemsemez ve bu nedenle
hastalığın erken dönem teşhis ve tedavi fırsatı kaçırılır.
Erken dönemde teşhis edilen rahim kanserlerinde
kanser oluşumunun meydana geldiği rahim alınarak tedavi sağlarken ilerleyen evrelerde tedaviye
radyoterapi de eklenmektedir. Rahim Kanserinde Radyoterapi ameliyatın mümkün olmadığı
durumlarda kullanılabileceği gibi ameliyat sonrasında tedbir amaçlı olarak kullanılabilir.
Radyoterapi ile gözden kaçırılan kanser hücrelerinin yok edilmesi amaçlanmaktadır.
Ancak yüksek kiloya sahip kişilerde radyoterapinin etkilerinin azaldığı bilinmektedir.
Rahim Çıkması Ve Rahim Kanserinde Erken Tanı Yöntemleri Nelerdir?
Rahim kanseri rahimin iç tabakasında bulunan hücrelerin kontrolsüz çoğalması
sonucu oluşan oldukça ciddi bir hastalıktır.
Ancak hastalık vajinal kanamalara yol açtığı için çok erken devrelerde teşhis edilebilmektedir.
Bu nedenle menopoz sonrası gelen kanamalar ile menopozdan önce düzensiz olan ve çok uzun süren
kanamalar çok büyük önem taşımaktadır. Bu tip şikayetler başka hastalıkların belirtileri olabileceği gibi rahim
kanserinin de belirtileri olabilmektedir. Bu nedenle bu tip şikayetleri olan
kadınların hiç vakit geçirmeden
mutlaka bir kadın hastalıkları uzmanına muayene olmaları şarttır. Rahim kanseri hastalığın
kanama yolu ile belirti vermesi sonucunda erken tanı konulabilen bir kanser türüdür.
Bu tip şikayeti olan hastalar kadın hastalıkları uzmanlarınca muayene edilir, gerekli
görüldüğü durumlarda doktor jinekolojik muayene esnasında hastadan küretaj yöntemi ile
biyopsi için parça alır.
Bu küretaj parçaları hastalığın teşhisi için çok büyük önem taşımaktadır.
Patalog tarafından incelenen bu
küretaj parçalarında kanserli hücre tespit edilirse hastaya rahim kanseri teşhisi konulur.
İlk tercih edilen
tedavi yöntemi ise cerrahi müdahaledir.
Rahim kanseri yukarıda saydığımız nedenler
ile erken teşhis edildiği için
çoğu hastaya cerrahi tedavi uygulanması mümkün olmaktadır.
Cerrahi müdahaleden sonra kanserin yayılımına bağlı
olarak tamamlayıcı tedavi olarak radyoterapi de uygulanabilmektedir.
Rahim kanserinin erken tanısının mümkün
kılabilmek için ara kanamaları ve düzensiz adetleri mutlaka dikkate almalı ve uzman
bir kadın hastalıkları uzmanına başvurmalısınız.
Rahim Ağzı Kanserinde Kahvenin Önemi
Rahim ağzı kanserinin hızla yayılması üzerine bu kanser türü üzerine
yapılan araştırmaların sayısı da
her geçen gün artıyor. Son yapılan araştırma ise Japonya Sağlık Bakanlığından
teklif gelmesi nedeni ile
Ulusal Kanser Merkezi tarafından gerçekleştirildi.
Araştırma için tam 15 yıl süresince yaşları 40 ila 69
arasında değişen tam 54 bin kadın sağlık açısından takibe alındı. Bu kadınlar arasından tam 117 kişi
rahim ağzı kanserine yakalandı. Araştırmanın sonucunda elde edilen en şaşırtıcı veri ise günde
3 fincandan fazla kahve tüketen kadınların diğer kadınlara oranla daha az rahim ağzı kanserine yakalanma
riski bulunduğunu ortaya çıkardı. İçerisinde bulunan özel maddeler nedeni ile vücutta bulunan insülin
seviyesinin düşmesine neden olan kahvenin bu nedenle rahim ağzı kanserine karşı koruyucu bir
etkisi bulunduğu öne sürülüyor. Araştırma halen devam ederken rahim ağzı kanserine karşı
koruyucu etkisi bulanan diğer yiyecek içecek grubu ürünlerin tespitine yönelik çalışmalar sürüyor.
Rahim Ağzı Kanseri İçin İdeal Yaş 9 – 11 Yaş
Virüs sonucu oluşan tek kanser türü olarak bilinen rahim ağzı kanserinin görülme sıklığı tehlikeli
boyutlarda artmaya devam ediyor. Virüsten kaynaklandığı tespit edildiği için bu hastalıktan
koruyucu etkiye sahip bir aşı geliştirilmesi ile beraber rahim ağzı kanserinin yayılımının azalması bekleniyor.
Ancak aşının çok yeni bir aşı olması ve üzerinde sürekli olarak olumsuz spekülasyonlar yapılması ile beraber
aşı ülkemizde yeterli ilgiyi görebilmiş değil.
Rahim Ağzı Kanseri İçin İdeal Yaş 9 – 11 yaş olarak belirlense de aşıyı
26 yaşına kadar her kadına yapılabileceği belirtiliyor. Aşının koruyucu etkiyi gösterebilmesi için
6 ay içerisinde 3 doz vurulması öneriliyor.
3 dozun toplam maliyeti ise yaklaşık olarak 360 lirayı buluyor.
Aşı ülkemizde ilk vurulmaya başlandığında fiyatı tek doz için
254 lira olarak uygulanırken bugünkü fiyatı
yaklaşık olarak 120 lira civarında seyrediyor.
Aşının sağlık bakanlığı zorunlu aşı takvimine girmesi ve
ilkokul çağındaki kızlara vurulması için çalışmalar sürüyor.
Rahim Ağzı Kanseri Hızla Yayılıyor
Rahim ağzı kanseri kadınlar arasında hızla yayılmaya devam ediyor.
Ülkemizde yapılan araştırmalar sonucu
Rahim Ağzı Kanserinin kadınlar arasında en sık görülen
kanser türleri arasında ikinci sıraya yerleştiği açıklandı.
Konuya dikkat çekmek için yapılan çeşitli etkinliklere
ve ilk defa bir kanser türü için aşı geliştirilmesine
rağmen artışın önüne geçilemiyor.
Bunun en önemli nedenleri arasında yan etkilerinden korkan ailelerin aşı
yaptırmak istememesi ve kadınların düzenli jinekoloji muayene
alışkanlıklarının olmaması ilk iki sırada yer alıyor.
Cinsel hayatı olsun olmasın her kadının rahim ağzı kanseri riskine karşın yılda
bir kere pap smear testi uygulatması öneriliyor.
Bu test ile hastalık erken safhalarda teşhis edilerek kolay bir şekilde tedavi edilebiliyor.
Rahim ağzı kanserinin tedavisi
kolay olmasına rağmen geç teşhis edilen kanser vakalarında tedavinin başarı oranı ve
hasta yaşama süresi azalıyor.
Genç Kızlarda Rahim Kanseri Aşısı
Genç kızlarda ve kadınlarda rahim ağzı kanserine yol açan HPV’ye (Human Papilloma Virüs)
karşı koruma sağlayan aşıya Sağlık Bakanlığı ruhsat verdi. Kansere karşı bilimin kazandığı zaferin
ilk halkası olarak nitelenen aşı “Gardacil” adıyla Mart’tan itibaren piyasaya çıkacak.
Amerikan Merck firmasınca geliştirilen ve “Gardasil” adı verilen aşı,
ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nce (FDA)
8 Haziran 2006’da onaylanarak “zorunlu Aşı” kapsamına alındı.
Türkiye’de, bu aşamada sosyal güvenlik
kapsamına alınmadığından bedeli karşılanmayan aşı özellikle
9-26 yaş grubundaki kadınlara öneriliyor.
Kadından cinsel ilişkiyle erkeğe geçen HPV’ye karşı geliştirilen aşıyı isteyen erkeklerin de
korunma amacıyla yaptırabileceği belirtiliyor. Ergenlik çağına yaklaşırken, birey henüz
aktif cinselliğe başlamadan önerilen aşının üç aşamada birer doz olmak üzere
1 yıl içinde yapılması öneriliyor.
Tek doz fiyatı 254 YTL olacak aşının, bir kişiye salt aşı maliyeti 762 YTL olacak.
Bu nedenle, aşıya öncelikle
belli gelir grubunun üzerindeki toplum kesimlerinin ilgi göstermesi bekleniyor.
Aşı, cinsel temasla geçen
HPV’nin 6, 11, 16 ve 18 tiplerine ve bu virüsün neden olduğu siğillere karşı koruma sağlıyor.
Özellikle ABD, İngiltere, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde daha yaygın olan dünya kadın
nüfusunun yarısından fazlasının HPV ile enfekte olduğu, ancak kiminin hasta, kiminin
de taşıyıcı olduğu bildirildi.
HPV (human papilloma virus) adı verilen virüs insanlarda ve özellikle de kadınlarda
genital bölgede siğil oluşumuna neden olabilmekte ve rahimağzında (bazen de vulva ve vajina’da)
kanser öncüsü lezyonlara ve ileri aşamalarda da rahimağzı ve (bazen vulva ve vajina)
kanserine yakalanma riskini artırabilmektedir.
HPV özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüstür.
Ülkemizde yaygınlığı daha az olsa da HPV geçiren kadınlarımızın sayısı her geçen gün artmaktadır.
Yeni geliştirilen aşılar, doğada yüzden fazla alt türü bulunan HPV virüsünün çeşitli tiplerine
karşı vücutta aşılama yoluyla bağışıklık oluşturabilmekte ve bu virüsün yol açtığı
olumsuzluklardan korunmasına yardımcı olabilmektedir.Yüzde 100 koruyuculukları olmasa da
bu aşılar rahim ağzı kanserine karşı son derece etkili bir koruma sağlamaktadırlar.
İzlenmesi gereken yol
Doktora başvurarak jinekolojik muayeneden geçmeli ve eğer cinsel yaşamınız varsa
Papsmear testine tabi tutulmalısınız. Cinsel yaşamı olmayan kızlarda her ne kadar daha önce
HPV geçirilmiş olma olasılığı son derece düşük olsa bile doktorun dış genital bölgedeki muhtemel
HPV lezyonlarına karşı genital bölgeyi gözden geçirmesi önemlidir.
Muayenenizde bir sorun yoksa ve smear testiniz de normalse, yani gözle görülür veya mikroskopla görülür
HPV sorunlarına sahip değilseniz 6 aylık bir sürede toplam üç kez aşılanmalısınız.
İlk dozdan son doza kadar geçen süre içerisinde HPV düşündürecek bir sorunla karşılaşmadığınız
sürece her aşıdan önce muayene olmanıza gerek yoktur.

postheadericon Meme Kanseri

Meme Kanseri
Meme kanseri meme hücrelerinde başlayan kanser türüdür.
Akciğer kanserinden sonra, dünyada görülme sıklığı en yüksek olan kanser türüdür.
Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı bildirilmektedir. Erkeklerde de görülmekle beraber, kadın vakaları erkek vakalarından
100 kat fazladır. 1970′lerden bu yana meme kanserinin görülme sıklığında artış yaşanmaktadır
ve bu artışa modern, Batılı yaşam tarzı sebep olarak gösterilmektedir.
Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde görülme sıklığı, dünyanın diğer
bölgelerinde görülme sıklığından daha fazladır.
Meme kanseri, yayılmadan önce, erken tespit edilirse,hasta %96 yaşam şansına sahiptir.
Her yıl 44000′de bir kadın meme kanserinden ölmektedir.
Meme kanserine karşı en iyi koruyucu yöntem erken teşhisdir.
Meme kanserinin birçok tipi vardır. En sık rastlanan duktal karsinoma,
memenin süt kanallarında başlar. Meme kanseri memenin dışına yayıldığında koltuk altındaki lenfatik nodüller en sık görülen yayılım yerleridir. Kanser hücreleri memenin diğer
Lenf Nodlarına, Kemiğe, Karaciğer ve Akciğere yayılabilir.
Her kadın meme kanseri gelişme riskine sahiptir.
Gerçekte meme kanseri gelişen kadınların çoğunda risk faktörleri belli değildir.
Meme kanseri riskini arttıran faktörler
50 yaş üzerinde olunması
Yakın akrabalardan biri meme kanseriyse,
(anne veya kızkardeş meme kanseri ise, 2-3 kat daha fazla)
Daha önceden diğer memede kanser tespit edilmiş olması
Adet görmeye 12 yaşından önce başlamış olması
Hiç gebe kalmamış olması
Adet görmesi 50 yaşından sonra da devam ediyor olması
Araştırmalar, meme hücreleri içerisinde, meme kanser riskini artıran bazı genler olduğunu göstermektedirler. Genetik değişiklikler, aileden (herediter) olabilir veya hayat boyu gelişebilirler. Meme kanseri genellikle tek bir hücrede başlar. Günümüzde meme kanserinin nedeni ve nasıl gelişim göstereceği tam olarak bilinmemektedir.
Meme kanseri kompleks bir hastalıktır. Her vaka birbirinin aynısı değildir.
Meme kanserinin içinde bulunduğu evreye “stage” denir. Gerçek stage’in bilinmesi,
doktorun tedavi planını yapmasını sağlayacaktır.
İnsan, yaşamında meme kanserine sebep olacak herhangi bir yanlış yapmamış olsa da
bu hastalığa yakalanabilir.
Meme kanseri bulaşıcı değildir, başka bir hastadan bulaşmaz.
Meme kanseri, stresle veya memeye travmayla (darbeyle) meydana gelmez.
Meme kanseri gelişen çoğu kadının risk faktörü veya ailesinde hastalığa ait bir hikâye yoktur.
Meme Kanseri Tanısı
Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişkenlik gösterir. Bu faktörlerin arasında yaş ilk sırada gelmektedir. Genç yaşlarda görülebilmesine karşın, ileri yaş gruplarında bu risk artar. Bu nedenle ileri yaş gruplarında erken tanı konması için alınması gereken önlemler, erken yaş gruplarından daha farklıdır.
Yirmi yaş grubu, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidir. Bu kontrıol sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Şişkinlik, yumru benzeri bir değişiklik saptanırsa derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa da, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler. Kırk yaş grubu, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya en az iki yıl arayla mamografi çektirmeleri gereklidir. Elli yaş grubu, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve her yıl mamografi (meme filmi) çektirmelidir.
Kendi kendini kontrollerde onbeş günü aşkın sürede ele gelen sertlik veya kitle, deride kalınlaşma, şişme, renk değişikliği, meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması, memede veya meme başında içeri doğru çekinti, meme şeklinde değişiklik, meme başlarının pozisyonlarında değişiklik ve meme başında akıntı gibi belirtiler derhal doktor kontrolü gerektirmektedir. Hekim muayenesi sonusu yapılacak mamografi taramasının ardından ultrason, İnce iğne aspirasyon biyopsisi ve normal biyopsi tetkikleriyle kesin tanı konulur.
Meme Kanseri Evreleri Ve Tedavisi
Evre 1: Tümör 20 mm. ve daha küçüktür. Bu durumda kanser lenf bezlerine sıçramamıştır. Tedavide meme koruyucu yöntemle lenf bezlerinin alınmasından sonra radyasyon tedavisi uygulanır. Desteklemek için kemoterapi ve/veya hormonoterapi eklenir. Bir diğer uygulama da mastektomi yönetmidir. Bu yöntemde kanserli göğüs alınarak koltuk altı lenf bezleri çıkarılır.
Evre 2-A: Tümörün 20 – 50 mm. arasında olup, lenf bezlerine sıçramamış halidir.
Evre 2-B: Tümörün 2-A evresindeki gibi bir boyut aralığında olup (50 mm. den büyük olabilir), koltuk altı lenf bezleriine sıçramamış halidir.
Evre 2: Evre 1 ile aynı tedavi yöntemi uygulanmakla birlikte, eğer tümör aşırı büyümüş ya da lenf bezlerine sıçramışsa kemoterapi, hormonoterapi ve radyasyon tedavisi tamamlayıcı olarak önerilir.
Evre 3-A: Tümör koltuk altı lenf bezlerine ve göğüs dışı dokulara sıçramış durumdadır ve bu halde mastektomi yöntemiyle tedavi youna gidilir. Cerrahi müdahaleden sonra kemoterapi ve hormon tedavisi uygulanır.
Evre 3-B: Bu aşamada tümörün boyutu dikkate alınmaz; tümör göğüs duvarına bağlıdrı ve lenf bezlerine sıçramıştır. “Neoadjuvant” adı verilen tümörün boyunun küçültülmesi amaçlı kemoterapi uygulanmasının ardından tümörün boyunun küçülmesinden sonra lampektomi veya mastektomi yapılır.
Evre 4: Bu aşamada kanser göğüs dışındaki vücut bölümlerine yayılmıştır. Bu evre tedavisinde hastanın yaşam süresini artırmak ve yaşam kalitesini yüksek düzeyde tutmak hedeflenir. Kemoterapi ve hormonoterapi yapılır. Hasta şikayetlerine bağlı olarak mastektomi de uygulanabilir.
Mastektomi uygulamaları sonrasında alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları söz konusu olabilmektedir.
Meme Kanseri Önlemek
Bugüne kadar meme kanseri ile ilgili pek çok risk faktörü detaylı olarak incelenmiştir.
Bu çalışmalarda, küçük yaşlarda adet görme, geç yaşlarda menapoz ve ailede meme kanseri hikayesinin bu riski kesin arttırdığı anlaşılmıştır.
Ailede meme kanseri olması, ilk adet yaşı ve menapoz yaşı kişinin kendi iradesinde olmayan, değiştirilemez risk faktörleridir. Alman kanser araştırma enstitüsünden Dr Karen Steindorf ve Dr Jenny Chang-Claude, Hamburg Eppendorf Üniversite hastanesinden Dr Dieter Flesch-Janys ile ortak bir çalışma çerçevesinde “yaşam biçimi ve davranış değişiklikleri ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi” araştırmışlardır.
“Almanyada her yıl 58.000 kadına meme kanseri tanısı konmaktadır” diyen Dr Jenny Chang Claude, çalışmanın amacını, “ Özellikle önlenebilir risk faktörlerinin ne oranda meme kanserine neden olduğunun anlaşılması ve yapılacak yaşam biçimi değişikliği ile bu oranın düşürülmesi mümkün müdür;” şeklinde açıklamaktadır.
Çalışmalar 4 noktada odaklandı: menapoz semptomlarına karşı kullanılan ilaçlar -hormon replasman tedavisi, günlük fizik aktivite azlığı, kilo fazlalığı ve alkol tüketimi. Bu 4 faktöründe daha önce yapılan çeşitli çalışmalarda, meme kanseri için risk faktörü olduğu gösterilmiştir.
Alman Kanser Yardım Vakfı tarafından desteklenen MARIE isimli çalışmada 3074  post menapoz meme kanseri hastası ile 6386 kontrol grubundaki hastanın epidemiyolojik çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmanın bulgularına göre farklı risk faktörleri tarafından etkilenen kanser vakalarının oranları hesaplanmaya çalışılmıştır.
Çalışmanın sonuçlarına göre hormon replasman tedavisi alan kadınlarla yetersiz fiziki aktivite yapan kadınların meme kanseri riski daha yüksek çıkmıştır. Alkol tüketimi ve aşırı kilolu olmak nispeten daha az etkili bulunmuştur.  Sayılar şöyledir: menapoz sonrası meme kanserlerinin hormon tedavisi ile ilişkisi % 19,4 ve fiziki aktivite yetersizliği ile ilişkisi % 12,8 bulunmuştur.
Her iki faktörün etkisini toplayınca ortaya çıkan rakam % 29,8 dir.
Ameliyat sonrası reseptör pozitif olduğu anlaşılan hastalarda bu oran daha da yüksektir:
% 37,9. Bu çalışmanın sorumlusu bilim insanları, bulunan oranların
Almanyadaki yaşam biçimi ile ilintili olduğunu belirtip, başka ülkelerde farklı oranlar
çıkabileceğini de belirtmişlerdir.
Aile öyküsü, ilk adet yaşı, menapoz yaşı gibi değiştirilemeyen risk faktörlerinin menapoz sonrası kadınlarda meme kanseri oluşumuna etkisi yaklaşık % 37,2 dir. Buna karşılık değişitrilebilir 2 faktörün etkisi de buna yakın çıkmıştır. Dr Karen Steindorf: “ Menapoz sonrası hormon takviyesinden vazgeçilmesi ve daha hareketli bir yaşam biçimi seçilmesi halinde, meme kanserlerinin % 30 kadarını önleyebiliriz” demektedir. Bu çalışmanın sonucunda, çok gerekmedikçe, hormon replasman tedavisinden kaçınmak ve daha fazla fizik egzersiz yapmak gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Memenin yapısı nasıldır?
Memede salgı yapan hücreler tarafından oluşturulan lobül adı verilen birimler vardır. Lobüllerin birleşmesi ile loblar oluşur. Meme bezi memebaşı çevresinde yeralan 15-20 lobdan meydana gelir. Lobüller birbirlerine süt kanalları ile bağlıdır. Süt kanalları meme başına doğru birleşirler. Meme başının etrafindaki koyu renkli alana ise areola adı verilir.
Meme bezi, çeşitli hormonların etkisi altında gelişimini tamamlar. Bu hormonların başlıcaları ise östrojen ve progesterondur. Salgılanan hormonların etkisi ile süt kanalları ve lobüller büyür ve gelişir. Hormonlar meme üzerinde etki gösterebilmek için meme üzerinde özel yerlere (reseptörlere) bağlanırlar.
Meme kanseri nasıl gelişir?
Meme kanseri, lobülleri ya da süt kanallarını oluşturan hücrelerin kontrolsuz çoğalması ile gelişir. Süt kanallarından kaynaklanan kansere duktal karsinom, lobüllerden kaynaklanan tipe ise lobüler karsinom denir. Memenin sıcak, kırmızı ve büyük olduğu kanser türüne ise inflamatuar kanser denir. Inflamatuar kanser daha seyrek gürülür. Memenin lenf damarlarında tıkanıklığa neden olduğundan meme büyük ve ödemlidir, portakal kabuğuna benzer bir görünüm alabilir. İnflamatuar kanser hızlı yayılır. Meme kanseri nadiren erkeklerde de görülebilir.
Meme kanseri kalıtsal mıdır?
Kalıtsal meme kanseri görülen tüm meme kanserlerinin %5-10’unu teşkil eder. Hücrelerimizdeki genler anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal genetik bilgiyi taşırlar. Meme kanserinde bazı genlerin hasarlı olduğu tespit edilmiştir. Bu hasarlı genleri taşıyan meme kanseri hastalarının akrabalarında, meme kanseri ve yumurtalık kanseri gelişme riski daha fazladır. Bazı etnik gruplar için belirlenmiş, meme kanserine yol açtığı tespit edilen meme kanseri genleri bilinmektedir.
Meme kanserine yakalanma riskini arttıran ve azaltan durumlar nelerdir?
1. En önemli risk faktorü yaştır. Yaş artıkça meme kanserine yakalanma riski de artar.
2. Aile öyküsü önemlidir. Birinci derece akrabalarında (anne, kızkardeş gibi) meme kanseri olanların meme kanserine yakalanma riskleri daha yüksektir. Bu grupta olan bayanların olmayanlara göre tarama testlerine daha erken başlamaları önerilir.
3. Meme kanseri beyaz ırkta daha sık görülür.
4. Radyasyona maruz kalma meme kanseri riskini arttırır.
5.Önceden meme kanseri olanlarda yeni meme kanseri gelişme daha yüksektir. Bağırsak, yumurtalık ve rahim kanseri olan hastalarda da meme kanseri gelişme riski daha fazladır.
6. Uzun dönem hormon (östrojen) tedavisi almış olma (örneğin menopoz için) riski arttırır.
7. Menopoz sonrası dönemde fazla kilo alma meme kanseri riskini arttırır.
8.Yetersiz fizik aktivite riski arttırır, özellikle ergenlik döneminde yapılan düzenli fiziksel aktivitenin meme kanseri gelişme riskini azaltığı bilinmektedir.
9.Doğum kontrol hapı kullananlarda meme kanserine yakalanma riskinin az da olsa arttığı bilinmektedir.
10. İlk adeti erken yaşta görenlerde risk artar.
11. Geç menopoza girenlerde risk artar.
12. İlk gebelik yaşı ne kadar geç ise meme kanseri riski de o kadar yüksek olur. Kürtaj ya da düşük nedeni ile doğum yapamadan gebeliklerin sonlanmasının meme kanseri riskini arttırdığı düşünülmektedir.
13.Hiç evlenmemiş bayanlarda daha sık görülür.
14.Sosyoekonomik durumu daha iyi olan bayanlanda, değişen yaşam koşullari nedeni ile meme kanseri riski daha yüksektir (Geç evlenme ve geç çocuk doğurma gibi nedenlerle).
15. Fazla miktarda alkol alımı riski arttırır.
16. Uzun süre emzirmenin meme kanserinden koruyucu olduğu düşünülmektedir.
Meme kanserini erken evrede yakalamak için neler yapılabilir?
20 yaşın üstünde bayanların, tercihen banyoda sabunlu iken, memelerini ve koltuk altı bölgelerini kendilerinin elle her ay muayene edip, ayrıca ayna karşısında da iki memede daha önceden olmayan bir görüntü var mı diye kontrol etmeleri gereklidir. Kendi kendine meme muayenesinin nasıl yapılacağı ayrıntılı olarak ilgili hekimlerden öğrenilebilir. 20 yaş ile 40 yaş arasındaki kadınlara her 3 yılda bir, 40 yaş ve üstündekilere ise her yıl bir doktor tarafindan meme muayenesi yapılmalıdır. 50 yaş sonrasında her kadın her yıl bir mammografi çektirmelidir. Ailesinde meme kanseri öyküsü olup, meme kanseri gelişmesi için riskli grupta olan kadinların ise 40 yaşından sonra yıllık mamografi çektirmeleri önerilmektedir. Böylelikle henüz hastada hiç bir şıkayete yol açmadan çok erken evrelerde meme kanserini yakalama olasılığı artar. Unutulmamalıdır ki, erken evre meme kanseri tedavi ile iyileştirilebilir bir hastalıktır.
Kendi kendine aylık meme muayenesi
Meme kanserinin belirtileri neler olabilir?
Erken evre meme kanserinde hastanın hiç şikayeti olmayabilir, ya da aşağıdaki belirtilerden
bir ya da birkaçı olabilir.
Memede ele kitle gelmesi en sık rastlanan belirtidir.
Memeden akıntı gelmesi (bulanık ya da kanlı)
Meme başında çekilme
Meme derisi üzerinde çekilme
Memede büyüme, ödem, kızarıklık, meme derisinin portakal kabuğu görünümünde olması
Meme başında iyileşmeyen yara
Memede daha önceden olmayan, gözle farkedilebilen herhangi bir değişiklik
Meme kanseri öncelikle lenf damarları ile koltuk altındaki lenf bezlerine sıçrar. İleri evrelerde kanserin meme dışında başka organlara sıçramasına metastaz yapma denir. Meme kanseri en çok kemik, akciğer ve karaciğere metastaz yapar. Metastatik hastalığı olanlarda hastalığın sıçradığı organa göre şikayetler ortaya çıkar. Örneğin kemiğe sıçramışsa, kemik ağrısı, kemik kırıkları meydana gelebilir. Beyine sıçramışsa felç, görme bozukluğu, başağrısı, başdönmesi gibi şikayetler gelişebilir.
Meme kanserinde Teşhis nasıl konur?
Yukarda sayılan belirti veya şikayetleri olan hastaların mutlaka bir doktora başvurmaları gereklidir. Doktor muayenesini yaptıktan sonra memede kitle veya herhangi bir şüpheli durum farkederse bir mamografi ister. Mamografi memenin X ışını verilerek filminin çekilmesidir. Elle fark edilmeyecek kadar küçük kitleleri gösterebilir. Genellikle mamografide şüpheli bulgu varsa meme ultrasonografisi de yapılır. Ultrasonografi doktorun tespit edilen kitlenin içinde sıvı olup olmadığını anlamasını sağlar. Eğer içinde sıvı olan bir kitle varsa buna kist denir, kistin içinden enjektörle örnek alınarak mikroskop altında incelenir. Memede kist olmadığı anlaşılan kitle tespit edildiğinde doktorunuz bir iğne ile girerek bu kitleden parça almak ister. Bu işleme biyopsi denir, bazen bir iğne ile bir parça meme dokusunu enjektör içine çekerek bazen de özel bir iğne ile memedeki kitleden küçük bir parça koparılarak yapılabilir. Her iki işlem için de genel anesteziye ihtiyaç yoktur.
Eğer biyopsi sonucu meme kanseri saptanırsa tedavi planı nasıl belirlenir?
Meme kanserinin tedavisi ve iyileşme şansı hastalığın ne kadar ilerlemiş olduğu yani evresi ile yakından ilgilidir. Meme kanseri biyopsi ile teşhis edildikten sonra hastaların çoğunda ameliyatla kanserin çıkarılması gerekir. Bu ameliyatla aynı zamanda kanserin olduğu taraftaki koltuk altı bezleri de çıkarılır. Ameliyatla alınan tümör ve lenf bezleri mikroskop altında incelenerek bir rapor yazılır. Bu işi yapan tıbbi bölüm patoloji bölümüdür ve yazdıkları rapora patoloji raporu denir. Alınan kanserli dokuda östrojen ve progesteron reseptörlerini tayin etmek gereklidir, çünkü bu test hastanın hormon tedavisinden faydalanıp faydalanamayacağını gösterir. Patoloji raporunda yazılan tümöre ait özellikler (tümörün boyutu, kanser hücrelerinin görünümü, lenf bezlerinin kanser hücreleri tarafından tutulup tutulmadığı, östrojen ve progesteron reseptörlerinin varlığı gibi pek çok önemli özellik) tedavi planını belirlemede yol göstericidir. Bu özellikler aynı zamanda hastalığın evresini belirler. Medikal onkologlar, genel cerrah ve radyasyon onkologları tarafından oluşturulan bir kurul hastanın patoloji raporundaki özelliklerini, yaşını, menopoza girip girmediğini ve genel durumunu göz önüne alarak ameliyat sonrasında ek tedaviye gerek olup olmadığına, olacaksa hangi tedavinin verilmesi gerektiğine karar verir.
Meme sağlığınız için dört adım
Hastalığın Evreleri
Erken evrelerde tümörün boyutu küçüktür, hatta bazen koltuk altı lenf bezlerine dahi yayılmamış olabilir. Evre arttıkça tümörün boyutu , sıçradığı lenf bezi sayısı ve bölgesi artar. Boyun ve göğüs kemiğinin yanındaki lenf bezlerine de sıçrayabilir. İleri evrelerde ise meme dışındaki organlara da sıçrar. En çok kemik, karaciğer, akciğer ve beyne sıçrar.
Nüks Hastalık: Hastalığın tedaviden sonra memede veya başka organlarda geri gelmesidir.
Meme kanserinde tedavi seçenekleri nelerdir?
1.Cerrahi (ameliyatla kanserli dokunun çıkarılmasıdır.)
2.Radyasyon tedavisi (ışınlar ile kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır.)
3.Kemoterapi (ilaçlarla kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır)
4.Hormon tedavisi (hormonların kanser hücrelerinin çoğalmasını sağlayan etkilerini yok etmek amacı ile hormonların çalışmasını bozan ilaçların veya hormon salgılayan bezleri çalışamaz hale getiren tedavilerin verilmesidir)
Meme kanserinde iki türlü ameliyat yapılır.
1.Meme Koruyucu ameliyatlar: Memenin tümünün alınmadığı sadece tümorün çıkarıldığı ameliyatlardır.
Lumpektomi: Yalnızca tümörün ve çevresindeki meme dokusunun çıkarılmasıdır. Genellikle geriye kalan meme dokusuna ışın tedavisi verilir ve aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri çıkarılır.
Segmental Mastektomi: Memedeki kitlenin çevresindeki meme dokusu, tümörün altındaki göğüs kaslarını saran ince zarla birlikte çıkarılmasıdır. Genellikle aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır ve ameliyat sonrası ışın tedavisi verilmesi gereklidir.
2.Memenin tümünün alınmasını içeren ameliyatlar: Bu ameliyatlardan sonra ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
Basit Mastektomi: Memenin çevresindeki yağ dokusu ve üzerindeki deri ile beraber çıkarılmasıdır, genellikle aynı zamanda koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır.
Modifiye Radikal Mastektomi: Meme kanserinde en yaygın yapılan ameliyat türüdür. Tüm memenin, aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri, göğüs kaslarını saran ince zar ve bazen de göğüs duvarı kaslarının da bir bölümü ile birlikte çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrasında ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
Radikal Mastektomi: Memenin göğüs kasları ve koltukaltı lenf bezleri ile birlikte alınmasıdır. Uzun yıllar en sık yapılan ameliyattı, ancak günümüzde sadece tümör göğüs kaslarına sıçradığında yapılmaktadır.
Radyasyon Tedavisi:
Yüksek enerjili ışınları kullanarak tümör hücrelerinin ölmesini ve tümörün küçülmesini sağlar. Işın tedavisi vücut dışında bir makinadan ya da kanserli doku içine yerleştirilen materyaller (radyoizotop) aracılığı ile verilebilir.
Kemoterapi:
Kemoterapi, kanser hücrelerini ilaçlarla öldürmeyi amaçlar. Kemoterapi damardan sıvı seklinde veya ağızdan hap olarak verilebilir. Kemoterapiye sistemik tedavi denilmesinin nedeni ilacın ister damardan isterse ağızdan verilsin, vücuttaki kan dolaşımına katılarak, meme dışına yayılmış kanser hücrelerine de etkili olabilmesinden kaynaklanır. Hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağına, eğer alacaksa kaç kür alacağına patoloji raporundaki tümöre ait özellikler, hastanın yaşı, genel durumu ve menopozal durumu göz önüne alınarak karar verilir.
Hormon Tedavisi:
Hormon tedavisinin de meme kanserinin tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon tedavisi kanser hücrelerinin büyümesine neden olan hormonların çalışmasını bozarak etki eder. Ya ağızdan ilaç vererek vücuttaki hormonların çalışmasına engel olunur ya da hormon üreten bezlerin ameliyatla alınarak hormon salgılamaları önlenmiş olur. Ağızdan verilen hormon ilaçları östrojen hormonunun etkilerini bozarak ya da bu hormonun yapımını engelleyerek çalışırlar. Bazı ilaçlar ise östrojen salgılanmasını sağlayan hipofiz bezi üzerinde etkilidir.
Hangi tedavi ne zaman verilir?
Meme dışında başka bir organa sıçramamış meme kanserlerinde ilk tedavi tümörün ameliyatla çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrası gözle görünür kanseri kalmayan hastalara verilen ek tedaviye adjuvant tedavi denir. Adjuvant tedavi ameliyat sonrası gözle görülmeyen ancak geride kalmış olması muhtemel az sayıdaki kanser hücresini öldürmek amacı ile verilir. Adjuvant tedavi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki özelliklere, hastanın yaşına, menapozal durumuna ve genel durumuna göre belirlenir. Hastalara adjuvant tedavi olarak ameliyat sonrası sadece kemoterapi veya sadece radyoterapi veya hem kemoterapi hem radyoterapi veya sadece hormon tedavisi verilebilir. Çok erken evrede olan hastalarda ameliyat sonrası adjuvant tedavi gerekmeyebilir. Meme koruyucu ameliyat yapılan tüm hastalar ameliyat sonrası ışın tedavisi alırlar. Adjuvant tedaviye başlamadan önce doktor tarafından hastalığın başka organlara sıçrayıp sıçramadığını anlamak için bir akciğer filmi, kemik sintigrafisi, karın ultrasonografisi ve kan testleri istenebilir. Hasta adjuvant tedavisini tamamladıktan sonra eğer ameliyatla alınan meme dokusunda östrojen ve progesteron reseptörleri pozitif gelirse 5 yıl boyunca ağızdan hormon tedavisi alır.
Bazı durumlarda örneğin tümör ameliyatla çıkarılamayacak kadar büyükse ameliyat öncesi kemoterapi verilerek tümör küçültülür ve böylelikle hastaya meme koruyucu ameliyat yapılabilir. Hasta ameliyattan sonra gerekli adjuvant tedavisini de alır.
Hastalık meme dışında organlara yayılmışsa neler yapılabilir?
Metastatik hastalıkta hastalığı geriletmek ya da ilerlemesini durdurmak amacı ile hormon tedavisi veya kemoterapi verilebilir. Eğer sadece kemik metastazlari varsa hormon tedavisi verilebilir, hormon tedavisine yanıt alınamazsa kemoterapi verilir. Kemik dışında karaciğer, akciğer veya başka organlara yayılım var ise kemoterapi verilebilir. Kemoterapi alabilmek için hastaların genel durumu iyi olmalıdır. Beyine sıçramışsa damardan verilen kemoterapi ilaçları beyine geçemediğinden, ışın tedavisi tercih edilir. Kemik ağrılarını azaltmak amacı ile kemik metastazlarına ışın tedavisi verilir. Akciğer veya karaciğerinde tek bir metastazı olan hastalarda hastanın genel durumu da uygunsa, bu metastazlar ameliyatla çıkarılabilir. Metastazlı hastalar yürümekte olan ve tedavide umut vaadeden yeni ilaçları deneyen klinik çalısmalara dahil edilebilirler.
Meme kanseri olmuş ve adjuvant tedavisini tamamlamış bir hasta nasıl takip edilir?
Bu hastalar tanı konulduktan sonraki ilk 2 yıl 3 ayda bir, 3. ve 5. yıllar arası 6 ayda bir daha sonra ise yılda bir kez muayene olmaya gelmelidirler. Meme koruyucu ameliyat yapılan hastalar ameliyattan sonraki ilk 6. ayda, memesinin tümü alınan hastalar ise ameliyattan sonra 12. ayda başlamak üzere yılda bir kez mamografi yaptırmalıdırlar. Bunun dışında hastanın durumuna ve şikayetlerine göre doktor uygun gördüğü tetkikleri isteyebilir.
Meme Kanserinde Önemli Uyarılar
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sıradadır.
Bilinen en önemli risk faktörü yaştır.
Ailesinde meme kanseri olanların meme kanserine yakalanma riski daha fazladır.
Meme kanserinin erken evrede yakalandığında tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğu unutulmamalıdır.
Meme başında çekinti, meme ucundan akıntı, memede iyileşmeyen yara, kızarıklık, şişlik, memede veya koltuk altında ele gelen kitle gibi şikayetleri olan hastalar vakit kaybetmeden bir doktora başvurmalıdır.
Hastalığı erken evrelerde yakalayabilmek için ailesinde meme kanseri olduğu için risk faktörü artmış olan kadınlar hariç tüm kadınlar 50 yaşından sonra her yıl mamografi çektirmelidir. Risk faktörü olan kadınlar ise bu işleme daha erken başlamalıdır.
Hastalık erken evrelerde iken ameliyatla tümörün çıkarılması mümkündür.Takiben hasta yaşı, menapozal durumu, genel durumu ve patoloji raporundaki özelliklerine göre adjuvant kemoterapi, radyoterapi, veya hormon tedavisi seçeneklerinden bir ya da birkaçını alır.
Metastaz yapmış hastalarda hastalığın ilerleyişini durdurmak için hormon tedavisi veya kemoterapi verilebilir.
Meme kanseri olup adjuvan tedavisini tamamlayan hastalar da hastalığın tekrar geri gelmesi (nüks) yıllar içinde söz konusu olabilir. Bu nedenle tedavilerini tamamlayan hastalar periyodik olarak uzman bir doktor tarafindan kontrol edilmelidir.

postheadericon Kemik Kanseri

Kemik Kanseri
Kemikte meydana gelen kanser türüdür.Yaklaşık 100’e yakın kanser çeşidi bulunmaktadır.
Kemik kanseri bu türlerden en zor tedavi edilenidir.
Kemoterapi(kanserde ilaçla tedavi) radyoterapi(ışın tedavisi)
ve ilik nakli yöntemleri ile zor da olsa tedavi edilebilen kemik kanseri,günümüzde daha çok
bitkisel yöntemlerle,alternatif tıp ile tedavi edilmeye çalışılmaktadır.
Çeşitli bitkisel ilaçlarla hormon katılarak genetik yapısı
bozulmuş meyve sebzenin tüketimi,kozmetik ve kimyasal ürünler,
fabrikanın çıkan yoğun dumanlar ve antijen(yabancı)
maddelerin vücuda girmesi kemik kanseri nedenleri arasında yer almaktadır.
Böylece vücutta kemik kanseri gelişebilmektedir.
Kemik kanseri ilk belirtilerini;kanserin meydana geldiği bölgede ağrı, şişlik ve irin
(beyaz-sarı renkli yoğun kıvamlı sıvı) oluşumu şeklinde göstermektedir.
İrin meydana geldiği zaman kemikte basıncı arttırarak amansız, şiddetli
kemik ağrılarına neden olmaktadır.
Bununla birlikte kemik kanserine yakalanmış bir hastada sürekli yüksek ateşte olmaktadır.
Kemik kanseri tedavisi cerrahi olmaktadır. Kanserli bölgenin ameliyat edilmesi gerekmektedir.
Hasta ameliyat edilir ve ameliyattan sonra gerekli ilaçlar verilerek
tedavi sürecine devam edilmektedir.
Kemik Kanseri Belirtileri
Kemik Kanserinin Belirtileri hastalığın hemen başlangıcında hemen ortaya çıkmayabilir.
Hastalık geliştikçe ortaya çıkması geç kalınmasına sebeb olabilir..
Hastalık geliştikten sonra ortaya çıkan Belirtiler şu şekildedir..
- Sırt Bölgesinde Ağrı
- Diş ve burun bölgesinde Kanamaların artması
- Deride çok kolay bir şekilde çürüklerin oluşması
- Böbrek Rahatsızlıkları
- Dilde Tat alımının azalması
- Bunaltı ve Kusmalar
- Zihinde oluşan Bunaklık ve karmaşalar
Hastalığın Teşhisi konmasında Doktorunuz ve Yapacağı Kan Tahlilleri önemlidir.
Çünkü Bu tahlil sonucu Anemi hastalığı görülecektir. Çünkü,
Kan hücrelerinin kemik iliğini işgal etmesinden kaynaklanır..
Kemiklerin myelom hariç en sık tümörleri; osteosarkom, kondrosarkom,
fibrosarkom, ewing sarkom,
kemiğin malign fibröz histiositomu, dev hücreli tümör, anevrizmal kemik kisri ve kondrom dur.
Osteosarkom; daha çok femur distali ve tibia proksimaline yerleşir. Uzun kemiklerin diafizini tutar.
Kondrosarkom; daha çok gövde kemiklerini tutar, buradan da daha çok omuz eklemi kemiklerini tutar
Fibrosarkomlar ( malign fibros histiyositom, malign dev hücreli tm); osteosarkomlar gibi
tibia ve femuru tutarlar ancak osteosarkomun aksine metafiz ve epifizi tutarlar.
Kordomalar; embriyonal notakord artıklarından gelişen malign tümörlerdir.
%50 sakrokogsigeal bölgeden, %35 kafa tabanı ve %15 medulla spinalisden gelişir.
Anevrizmal kemik kistleri; herhangi bir kemikten ortaya çıkabilirler ancak daha
çok alt ekstremite uzun kemikleri ve vertebralarda ortaya çıkmaktadır.
En çok akciğere metastaz yaparlar
Kemik Kanserin de Klinik Bulgular
Osteosarkom tutulmuş bölgede ağrı ve şişlik gösterir.
Osteosarkomlarda metastaz tanı anında hastaların %17 sinde, 18 ay içersinde %80 inde gözlenir.
Kondrosarkomlar lokal olarak daha agresif tümörlerdir,
osteosarkomlara oranla daha sessiz seyrederler.
Kondrosarkomlar pediatrik grupda agresiftirler ve klasik osteosarkomlar gibi davranırlar.
Patolojik krıklar diğer kemik tümörlerine oranla
fibrosarkom ve malign fibröz hidtiositomada daha sıktır.
Fibrosarkomlarda histolojik grade önemlidir.
Yüksek gradlı olanlar lokal agresif olup osteosarkomlar
gibi davranırlar ve 5 yıllık sağkalım %27 dir. Düşük gradlı olanlarda 5 yıllık sağkalım %50 dir.
Kordomalar yavaş büyüyen lokal olarak malign tümörlerdir. %10-25 metastaz yaparlar.
Kemik Kanserinde Tanısal Çalışmalar
Direk grafiler, CT, MR, tüm vücut sintigrafisi ve kan tetkikleri yapılmalı,
Akciğer duz grafisi ve CT si metastaz açısından istenmelidir.
Kemik Kanserinde Evreleme
Primer kemik tümörleri için evrensel olarak kabul edilmiş bir evreleme sistemi yoktur.
Şuan için Enneking evreleme sistemi kullanılmaktadır
Grad (G)
G1 (düşük grad):   Parosteal osteosarkom
Endosteal osteosarkom
Sekonder osteosarkom
Fibrosarkom (düşük grad)
Atipik malign fibröz histiositom
G2 (yüksek grad):  Klasik osteosarkom
Radyasyona sekonder sarkom
Primer kondrosarkom
Paget sarkomu
Fibrosarkom (yüksek grad)
Malign fibröz histiyositom
Dev hücreli sarkom
Lokal yayılım (T)
T1 (intrakompartmantal): intraosseöz, paraosseöa
T2 (ekstarkompartmental): yumuşak dokuya yada ekstrafasiyal yayılım.
Evreleme grupları
IA; G1T1M0
IB; G1T2M0
IIA; G2T1M0
IIB; G2T2M0
III; G1,2T1,2M1
Osteosarkomlarda ‘skip’ kemik metastazları görülebilmektedir.
Bu metastazlar aynı kemikte ikinci bir odak yada eklemin karşı tarafında
ikinci bir kemik lezyonu olarak olmaktadır. Gros yada mikroskopik devamlılık göstermezler.
Kemiğin malign fibröz histiyositomda lezyonun patolojik incelemedeki
lokal yayılımı rutin grafide görünene oranla daha büyüktür.
Kemik Kanserinde Prognostik Faktörler
Osteosarkomlarda en önemli prognostik faktörler başvuru anında metastaz varlığıdır.
Kondrosarkomun prognostik faktörleri; grad, boyut, hücre tipi, yerleşim,
başvurudaki evre,yaş,lokal agresiflik derecesi, başvurudaki ağrının olup olmaması.
Grad 1 de metastaz gelişme oranı %10 ikel grad 3 de %75 dir.
Düşük gradlı fibrosarkomlarda metastaz oranı %5-15 olup, yüksek gradlı fibrosarkomların
uzak metastaz oranı osteosarkomlarınkine eşdeğerdir. 5-10-20
yıllık sağkalı sırasıyla %34, %28, %25 dir.
Kordomalarda en önemli prognostik faktör; yerleşim bölgesi ve lokal yayılımıdır.
Malign fibröz histiyositomlaragresif ve kötü prognoza sahip olmasına rağmen,
fibrosarkom ve osteosarkomlara nazaran daha az agresifdirler.
5-10 yıllık sağkalı sırasıyla %58, %43 dür.
Kemik Kanserinde Genel Yaklaşım
Osteosarkom;
En iyi tedavi sistemik kemoterapi ve cerrahi rezeksiyondur.
Kemoterapide; doksorubisin, vinkristin sülfat, metotroksat ve siklofosfamit kullanılmaktadır.
Ekstrapulmoner metastazlarda RT+KT önerilmektedir.
Kondrosarkom;
Asıl tedavi cerrahidir.
Bu tümöre sahip hastalarda 5 yıllık sağ kalım sadece byopsi ile
%6 iken, tedavi yapılmayanlarda sağ kalım 1-8 yıldır
Standart cerrahi amputasyonla geniş total eksizyondur.
RT; inoperabıl lezyonlarda yada palyasyon gerektiren durumlarda kullanılmaktadır.
Malign Fibroz Histiyositom;
Primer tedavi agressif cerrahidir.
RT ye cevap histiyositik olanlarda, fibrotik olanlara nazaran daha iyidir.
RT inoperabıl lezyonlarda, inkomplet lezyonlarda ve cerrahi sonrası lokal nükslerde kullanılır.
Ayrıca cerrahiyle anlamlı derecede fonksiyon kaybı gelişecekse
cerrahiye alternatif olarak kullanılabilir.
Anevrizmal Kemik Kistleri;
Tercih edilen tedavi cerrahidir ( küretaj, kemik grefti uygulama veya kryocerrahi).
Nobler ve arkadaşları postoperati adjuvan 20-30 Gy RT uyguylamanın
lokal nüks oranını %32 den %8 e indirdiğini göstermiştir.
Kordoma;
Cerrahi + RT rezektabıl olgularda standart tedavi yaklaşımıdır.
Tek başına RT cerrahi uygulanamayan olgularda standart tedavi yaklaşımıdır.
Kemik Kanserinde Radyoterapi Teknikleri
Kemik tümörleri pek radyosensitif değildir.
Osteosarkom;
Çok merkezli bir çalışmada  KT+RT (46 Gy) uygulanan 66 olguluk çalışmada
lokal kontrol oranı %98.5 olarak bulunmuş.
Hipofraksiyone akselere RT ile tedavi edilen 21 hastada (bazıları KT almış bazıları almamış)
%81 lik lokal kontrol sağlanırken KT+RT alan kolda %92 lokal kontrol sağlanmıştır.
Kondrosarkom;
40-60 Gy lik radyoterapi ile bu tümörlerde %45-50 tümör kontrol oranları bildirilmiştir.
Medüller tutulumda tüm kemik tedavi edilmiştir.
Malign Fibröz Histiyositom;
Postoperati  adjuvan 60 Gy RT ile %75 oranında tümör kontrolü olduğu bildirilmiştir.
Dev Hücreli Tümör;
45-55 Gy lik RT ile %80 lik lokal kontrol oranı bildirilmiştir
Kordoma;
50-60 Gy RT ile anlamlı tümör kontrol oranı sağlandığı gösterilmiştir.
Kemik Kanserinde Tedavi Yanetkileri
RT nin kemik etkileri doz ve tedavi volümü ile doğru, yaş ile ters orantılıdır.
Bebeklerde 6 ay- 1 yıl sonra klinik olarak büyüme anormalkiklerine rastlanmaktadır.
RT ye bağlı küçük damar değişikliklerinden dolayı ışınlanan kemik enfeksiyon,
fraktür ve nekroza meyil gösterir
EWİNG SARKOMU
EPİDEMİYOLOJİ
En sık femura yerleşir (%22)
Diafiz metafiz ve epifize nazaran daha çok tutulur.
Hematojen yayılımı sıklıkla akciğer ve diğer kemiklere olmaktadır
Semptomatik olmayan metastazlar genellikle tanı anında vardır.
Düz grafilerde soğan kabuğu görünümü mevcuttur.
Asemptomatik kemik metastazları için kemik sintigrafisi yapılmalıdır.
En önemli tanı aracı açık byopsidir. Çünkü nöroblastom ve çocukluk çağı
küçük hücreli kemik tümörlerin ayırıcı tanısı iğne aspirasyon byopsisi ile yapılamaz.
Patolojik Sınıflama
Pek çok mikroskopik paterni vardır. En sık yaygın patern görülmektedir.
Ayrıca lobüler patern ve filigri paten de görülmektedir
Filigri patern en kötü prognoza sahip olandır
Prognostik Faktörler
Tanı anında tümör boyutu metastaz dışındaki en önemli prognostik faktördür
Pelvisteki tümörler en kötü prognoza sahip olanlardır.
Bunu femur ve humerus gibi distal kemikler izler.
Distal yerleşimli uzun kemiklerin prognozu daha iyidir.
İyi prognostik faktörler; kadın olmak, tanının septomların başlamasından sonra en geç
1 ay içersinde konmuş olması ve yüksek lenfosit sayısı.
Genel Yaklaşım
Çocuklarda, epifizleri kapanmamış ekstremitedeki lezyonlar,
patolojik fraktür tehditi olan lezyonlar,
çokarılabilecek önemsiz kemiklerdeki (fibula, klavikula ve bazı kaburgalar)
lezyonların asıl tedavisi cerrahidir.
Amputasyon RT sonrası gelişebilecek başarısızlıklar için kullanılabilir.
En iyi sonuçlar adjuvan RT+KT ile elde edilmektedir
KT olarak; vinkristin, daktinomisin,siklofosfamit, doksorubisin, ifosfamit ve mesna
Metastataik ewing sarkomunda VAC-ADR rejimi (vinkridtin sülfat, siklofosfamit,
daktinomisin ve doksorubisin)
ile birlikte 45 Gy RT uygulaması tercih edilmektedir. %30 luk 5 yıllık sağ kalım elde edilmektedir.
Tüm vücut foton ışınlaması yapılarak kemik iliği transplantasyonunun rolü araştırılmaktadır.

SİPARİŞ VE BİLGİ HATTI
Medikal Blok Medikal
Medikal Kozmetik Tekstil İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Adres : Osmanağa Mah Rıhtım Cad. Reşit Efendi Sok No : 45 /A Kadıköy – İSTANBUL
İletişim : 0216 405 28 28 – 0216 405 28 29
Fax : 0216 405 28 30
Mobil : 0530 286 53 43
Mail : omronmedikal.net@gmail.com