Kanser

postheadericon Karaciğer Kanseri

Karaciğer Kanseri

Tanı konması genellikle güçtür. Karın sağ üst kısmında ağrı, bitkinlik hissi ve kilo kaybı en sık görülen klinik belirtilerdir. 1/3´ünde sarılık görülür.
Karaciğer sirozuna bağlı, karında sıvı toplanması, dalak büyümesi ve sindirim sisteminden kanamalar olabilir.

Karaciğerin Ultrasonografik, Bilgisayarlı tomografi (BT) veya MR incelemeleri ile tanı konulma olasılığı yüksektir. Özellikle portal veya anjiyografik BT ile yapılan incelemeler çok daha yararlı sonuçlar verir. Karaciğer biyopsisi ve % 70 hastada yükselmiş bulunan “alfa-fetoprotein-AFP” tanıyı kesinleştirir.
AFP tanı için spesifik olmamakla beraber, kronik karaciğerer hastalığı olanlarda bu testin giderek artması HCC´ yi akla getirmelidir.

Karaciğerin kendi hücresinden kaynaklanan kötü huylu (habis) tümörlere primer (birincil) karaciğer kanseri diyoruz. Karaciğerin kendi hücrelerinden çıktığı için hepatosellüler (karaciğer hücreli) karsinom adı ile anılır. En sık görülen ve en ölümcül tümörlerden biridir. Karaciğer kanseri gelişimi açısından risk faktörleri nelerdir?

* Hepatit B virüsü enfeksiyonları Hepatit C virüsü enfeksiyonları Hepatit D virüsü enfeksiyonları  Aflatoksin (aspergillus flavuszehiri)  Sirozlar Genetik.konjenital,metabolik hastalıklar Hemakromatozis, Wilson, Glikojen depo hastalığı Kimyasallar; Nitritler, hidrokarbonlar, solventler (Belki de büyük olasılıkla multifaktöryel!)

Primer karaciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen tümörlerden biridir. Değişik tipleri arasında, karaciğer hücrelerinden (hepotositler) gelişen ve “hepatocellüler carcinoma-HCC” veya “hepatoma” adı verilen kanser, % 80´ini oluşturur. ABD´de az görülmesine karşılık Asya ve Afrika´da çok sık görülür. Oluşumunda siroz (alkol), Hepatit B_ve C enfeksiyonları önemli rol oynar. Herhangi bir nedenle siroz gelişmiş olan hastaların yıllık HCC gelişme riski % 3-5´dir. Ayrıca küflenmiş gıdalarda (özellikle baklagiller) bulunan Aflotoksin de hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir nedendir.

Tedavi seçenekleri

Başlıca tedavi seçeneklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
1. Cerrahi rezeksiyon (lobektomi, sağ veya sol hepatektomi. vb.)
2.Karaciğer nakli (kadavradan veya canlı vericiden)

3. Alkol enjeksiyonu (%95 etanol)
4. Cryotherapi (dondurma)
5. Devaskülarizasyon (Tümörün kanlanmasını ortadan kaldırmak)
6. Kemo-embolizasyon (Onkolojik ilaçlar, tümörü besleyen damarın tıkanması)
7. Kemoterapi (onkolojik ilaçlar)
8. Termoterapi (Radiofrequency ablation-RFA)

Bu yöntemler içinde, lezyonun cerrahi olarak çıkartılması tedavi edici tek ve en önemli yöntemdir. Seçilmiş hasta gruplarında, cerrahi olarak lezyonun karaciğerin. bir kısmı veya yarısıyla (sağ veya sol) birlikte çıkartılmasıyla uzun süreli bir yaşam sağlanabilmektedir. Neyazık ki hepatomaların ancak % 25-30´u cerrahi tedavi için uygundur. Pek çok karaciğer kanseri (çapının büyük olması, önemli damarları tutması, karaciğer dışında yayılım göstermesi, karaciğer içinde çok sayıda olması veya birlikte bulunan sirozun ileri evrelerde olması gibi) tanı konulduğu zaman cerrahi tedavi şansını kaybetmiş durumdadır.

Yeni Gelişmeler

Son yıllarda karaciğer cerrahisinde çok hızlı ve önemli gelişmeler kaydedildi. Sirozu bulunmayan hastalarda karaciğer rezeksiyonundan ölüm oranı % 5´in altına indi. Karaciğer cerrahisiyle uğraşan merkezlerde bu oran % 1 ise de, sirozlu hastalarda karaciğer rezeksiyonu sonrası ölüm oranı % 10-20´dir. 5-yıllık yaşam süresi % 30-60, S-yılda hastalığın nüks oranı % 80 ´dir. Özellikle 5 cm.den küçük, erken evre siroz olanlardaki hepatomalarda cerrahi rezeksiyon en uygun seçimdir.

Eğer HCC sayı ve kitlesel hacim olarak cerrahi rezeksiyonla çıkartılamıyorsa, sirotik karaciğer rezervi yeterli değil ve gösterilemeyen küçük HCC odaklarının da ortadan kaldırılması isteniyorsa ´karaciğer nakli” uygun bir seçenektir. Özellikle 3 cm. den büyük, 3´den çok sayıda ve parankim içine yerleşmiş hepatomalarda karaciğer nakli düşünülmelidir.

Paul Brousse Hastanesi Karaciğer Cerrahi Merkezinden (Fransa) R. Adam i ve arkadaşlarının bu temel ilkeler içinde uyguladıkları karaciğer nakillerinin sonuçları oldukça başarılıdır. Siroz zemininde gelişen bir HCC´de karaciğer naklinden sonra 5-yıllık yaşam süresi % 20-30, cerrahi ölüm oranı %l0-20 ve hastalığın yayılım olasılığı %30-40´dır.

Cerrahi olarak tümörün çıkartılması ve karaciğer nakli ancak bir kısım hastada uygulanabilir. Özellikle tümörün büyük ve karaciğer dışına yayıldığı durumlarda, hastanın yaşam süresini uzatabilmek amacıyla diğer seçenekleri göz önüne tutmak gerekir. Bu amaçla belirli dönemlerde ortaya atılan seçenekler, bir süre kendinden çok söz ettirip, zamanla değerini kaybetti veya azaldı.

Karaciğerdeki tümöral kitlenin içine, ultrasonografi eşliğinde alkol enjeksiyonu (% 95 etanol), hastaların % 75´inde tam, % 20´sinde kısmi nekroz yapmakta ve hastanın yaşam süresini uzatmaktadır. Bu konu üzerinde daha önceki yıllarda geniş olarak durmuştuk. Karaciğer dokusunun arteryel ve portal venöz sistemden kanlanmasına karılık, HCC´nin doğrudan hepatik arterden kanlanması özelliği, tanı için radyolojik incelemelerde olduğu kadar, tedavi amacıylada kullanılır. Tümörü besleyen ana damarın içine kemoterapi ajanları verilebilir, lpyodol, Gelfoam gibi maddelerle damar kanarak lezyonda nekroz olması sağlanabilir.

Sistemik etkili kemoterapötik ajanlar HCC tedavisinde çok yönlü olarak denenli, fakat belirgin bir yararlı etki sağlanamadı. Buna rağmen bazı karaciğer kanseri araştırma merkezleri, hasta onayını alarak yeni bazı ilaç türlerini deniyor.

“Cryosurgery” (dondurma) yöntemi, çelik bir çubuğun tümör içine sokulup sıvı nitrojen verilerek -190 derecede tümörün, çevresindeki bir kısım karaciğer dokusu ile birlikte dondurulmasıdır.

Yeni Bir Yöntem: Termoterapi

Radiofrequency Ablation.,RFA diye isimlendirilen bu yöntem, tümörün içine (yerleştirilen, şemsiye şeklinde açılabilir özel bir çubukla (prob) tümöre yüksek frekanslı, değişken elektrik akımı vermektir. Bu ısı ile tümör 100 derecenin üstünde ısıtılıp, kanser hücreleri öldürülmektedir.

İlk kez 1996 yılında Rossi ve arkadaşlarının (3) kullandıkları yöntem, son 4-5 yıl içinde giderek yaygınlaştı ve bu alanda önemli bir tedavi seçeneği durumuna geldi. Bu yöntem, doğrudan ciltten (petkütan), laparoskopik ve açık cerrahi şeklinde yapılabiliyor. Toplanmış 10 ayrı çalışmada termoterapiye bağlı ölüm oranı hiç görülmedi. Komplikasyon oranı % 0-17 arasında değişiyor. Bazen kanama, ateş, agrı, apse gelişmesi gibi sorunlar yaratıyor.

RFA uygulaması için hastanın ileri evre siroz olmaması, tümör sayısının beşten fazla, çaplarının 5-6 cm. den büyük ve kanama bozukluğunun bulunmaması gerekir.

Rossi ve Arkadaşları 1 yıllık %94, 3-yıllık % 68 oranında sağ kalım bildiriyor. Hastaların % 95-100´ünde lezyonda tam nekroz sağlanabiliyor. Bowles ve arkadaşları da 99 RFA girişiminde 328 tümöre yöntemi uyguladı. Sadece bir hasta öldü (% 1), yedi büyük ve 10 küçük komplikasyon açığa çıktı. 15 aylık izleme sonunda sadece 30 tümörde (% 9) nüks oldu. Alınan sonuçların alkol enjeksiyonundan daha başarılı olduğu, tümörün lokal kontrolün sağlanmasında, etkili ve güvenli, tekrarlanabilir bir yöntem olduğu savunulmaktadır. Başarı oran 3 cm. den küçük tümörlerde daha yüksek olurken, 5 cm. den büyük olanlarda başarı oranı düşmektedir.

Ülkemizde birkaç hastanede kullanılmaya başlayan bu yöntem, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Radyoloji-Genel Cerrahi bölümleri tarafından birlikte uygulanmaya başlandı Yakın zamanlarda yayınlanan araştırma sonuçları da RFA´nın iyi bir lokal kontrol sağladığı ve sonuçlarının cerrahi ile kıyaslanabileceğini ileri sürmektedir .

Sonuç olarak; karaciğer kanserinin (HCC) tek etkin tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak cerrahinin uygulanabileceği hasta sayısı fazla değildir. Cerrahi rezeksiyon ve karaciğer nakli olanağı bulunamayan hastalarda yaşam süresini uzatacak değişik yöntemler ortaya atılmaktadır. Son yıllarda hızla yayılan RFA (termo-terapi) alınan ilk sonuçlarıyla ümit vermektedir.

 

postheadericon Testis Kanseri

Testis Kanseri
Testis (erbezi) dokularının sürekli çoğalma etkinliği göstererek tümör gelişimine
oldukça uygun bir ortam hazırlamasına karşın, testis tümörleri seyrek görülür.
Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkması,
hastanın psikolojik durumuna dikkatle eğilmeyi gerektirir.
Testis Kanseri Görülme Sıklığı
Testis tümörleri erkeklerde görülen tümörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin
yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde testis tümörü görülür.
Bu oran 20-40 yaş arasında 100 binde 6′ya çıkar.
Testis tümörleri 18-34 yaşlarında kan kanseri (lösemi), lenfom ve
beyin tümörlerinden sonra kanserden ölüm nedeni olarak 4. sırada yer alır.
Testis Kanseri Nedenleri
Testis dokusunda travma ve kriptorşi-dizm (testislerin doğuştan torbaya inmemiş olması)
tümör oluşumunu kolaylaştıran etkenlerdir.
Karında bulunan testislerin altı yaşından önce cerrahi girişimle yerine konması (orşidopeksi),
sayesinde oluşabilecek kütle daha çabuk fark edilebilir.
Bazı uzmanlara göre ergenlikten sonra kriptorşidizmin en etkili tedavisi orşidopeksi değil,
testisin cerrahi girişimle alınması, yani orşiek-tomidir.
Hastalığın kalıtsal olduğuna ilişkin kesin kanıt yoksa da, testis tümörlerine
bazı ailelerde daha sık rastlandığı bilinmektedir.
Aynca deneysel olarak, kemirici hayvanlarda testis içine çinko ve kadmiyum gibi
metal tuzlan verilince tümör oluştuğu görülmüştür.
Tümör Tipleri
Testis içindeki herhangi bir hücreden kaynaklanabilen tümörler,
bu hücrelerin tipine göre yapısal ve işlevsel farklılık gösterir.
Olguların yüzde 98′e varan büyük bölümünde tümörler doğrudan
sperma üretmekten sorumlu dokudan kaynaklanır.
Bu tür tümörlerin en sık (yüzde 50′den fazla) görüleni, birincil sperma hücrelerinden
(spermatosit) kaynaklanan seminomlardır.
Aynı dokudan kaynaklanan teratokarsinom, embriyonsu karsinom ve koryokarsinom
ise daha az farklılaşmış hücrelerden çıkan kötü huylu tümörlerdir.
Testislerde Leydig ve Sertoli adlarıyla bilinen iki ayrı hücre tipi vardır.
Çok daha az görülen bu hücrelerin tümörleri sırasıyla
leydigom ya da Leydig hücresi tümörü ve androblastom adlarıyla tanınır.
Testis Kanseri Belirtileri
En sık (olguların yüzde 75-90′ında) rastlanan belirti,
tek bir testisin, genellikle ağrısız biçimde büyümesidir.
Testis üzerinde tümsekleşme, olgulann yüzde 15-35′inde kasığa yayılan bir ağrıya neden olur.
Muayene sırasında fark  edilen teslisteki kütle farklı büyüklüklerde olabilir.
Yeni gelişen ve özellikle seminom tipinde olmayan tümörlerde seyrek olarak
tümörün testis torbası (skrotum) derisine yapıştığı görülür.
Olgularının yüzde 53-57’sinde tümör sağ testistedir.
Genellikle hasta hekime geç gitmekte, ilk belirtilerin ortaya çıkmasından tanı
konmasma değin geçen süre 6 ayı bulmaktadır.
Hasta bel ağrılarından yakınıyorsa, tümörün karın zarı (periton)
arkası lenf düğümlerine sıçradığından kuşkulanmak gerekir.
İlerlemiş evrede, karam elle derinleme muayenesinde, sağn
bölgesinde veya da omurganın dış bölgesinde kütle saptanabilir.
Bazı olgularda, büyümüş lenf düğümlerinin idrar yollarına
baskı yapmasına bağlı olarak idrar akımı kesilebilir.
Koryokarsinom ya da androblastom tipi tümörler söz konusu olduğunda
memelerde büyüme (jinekomasti) ve meme başlarında koyulaşma saptanır.
Bazı androblastomlar erkeklik özelliklerinin belirginleşmesine yol açmakla
birlikte testis tümörlerinin önemli bir bölümü hormonal açıdan etkin değildir.
Leydig hücrelerinden kaynaklanan tümörler erkeklik özelliklerinin ergenlikten önce ortaya çıkmasma neden olur.
Hastalık Aşamasında Hastalığın İncelenmesi
Testiste ortaya çıkan her türlü kabarıklıkta önce tümörden kuşkulanmak gerekir.
Böyle bir kütlenin niteliğini saptamak için testisin içinden parça alınması (biyopsi) gerekir.
Biyopsi incelemesi ancak lezyonun tümör olup olmadığını anlamaya yarar.
Testis tümörü saptanınca hastanın durumu ve kesin tanı için çok daha ayrmtılı incelemeler yapmak gerekir.
Testis tümörlerinin tanısında, iki aşamada gerçekleştirilen ayrıntılı radyolojik incelemelere başvurulur.
İlk aşamada orşiektomi girişiminden Önce göğüs filmi ve lenfografiden
(kontrast madde verilerek lenf sistemi filminin çekilmesi) yararlanılır.
Orşiektomi sonrası incelemeler ise bel-aort bölgesinin,
bel göğüs bölgesine kadar olan bölümünün
bilgisayarlı tomografisi, ürografi ve alt anatoplardamarın filminin çekilmesini içerir.
Bu incelemelerin amacı, semi-nom dışı tümörlerde karın zarı arkasındaki lenf düğümlerinde
bulunabilecek ikincil tümör odaklarının (metastaz) saptanmasıdır.
Böyle bir durumla karşılaşılırsa yapılan İncelemeler
bu odakların çıkarılma yöntemlerini belirlemeye, seminomlarda ışm tedavisi yapılacak
bölgenin doğru biçimde saptanmasına ve ilaç tedavisinden (kemoterapi)
sonra gerileme olup olmadığının anlaşılmasına yardımcı olur.
Gerektiğinde karaciğer ve karın zarı arkasının incelenmesi için ultrasonogra-fiden yararlanılabilir.
Kuşkulu bir kütleye rastlanırsa bu görüntüleme yönteminin yardımıyla ince bir iğne kullanılarak biyopsi yapılabilir.
Bilgisayarlı tomografi hastalığın durumuna ilişkin çok yararlı bilgiler verir.
Bilgisayarlı tomografi uygulamasının ilaç tedavisinden önce yapılması
karın zarı arkasındaki değişikliklerin önceden bilinmesini ve ilaçlara verilen yanıtın daha sağlıklı değerlendirilebilmesini sağlar.
İskelet ve beyin sintigrafisi gibi incelemeler herhangi bir belirti beklenmeksizin yapılmalıdır.
Sindirim sistemi ve karaciğer filmlerine, kuşku verici belirtiler varsa başvurulur.
Yapılacak inceleme belirtilere yol açan organlarla sınırlıdır.
İlk tedavinin ardından hastalığın bütünüyle gerilediği ve belirtilerin
kaybolduğu durumlarda önce 1-2 ay arayla, 2. ve 3. yıllarda 3-4 ay arayla göğüs filmi çekilir.
Üç ayda bir bilgisayarlı tomografi incelemesi önerilir. Ayrıca lenfografi yapılabilir.
Son yıllarda laboratuvar incelemelerine ağırlık verilmektedir.
Özellikle belirteç denen bazı biyolojik maddelerin tümör tanısında taşıdıklan önem daha iyi anlaşılmışın.
Bunlar dölütte plazma proteinlerinin büyük bölümünü oluşturan alfa-fetoprotein
(AFP) ve eteneden (plasenta) salgılanan koriyon gonadot-ropininin beta parçasıdır (B-HCG).
Radyoimmünolojik yöntemlerle yapılan ölçümlerde, seminom dışında testis tümörü olan
hastaların yüzde 65-70′inde AFP, yüzde 55-60′ında B-HCG değerleri yüksek bulunmuş,
her iki belirtecin bir arada ölçülmesiyle bu oran yüzde 85-87′ye kadar yükselmiştir.
Bu belirteçlerin testlerde olumlu (pozitif) sonuç vermesi, klinik ya da yapısal olarak ortaya konamasa bile,
tümörün varlığını ve etkin halde olduğunu göstermeye yeterlidir. Her iki belirtecin düzeyleri mutlaka
eşzamanlı olarak ölçülmelidir. Seminom dışı tümörlü hastaların yaklaşık yüzde 40′ında
bu iki belirteçten yalnızca birinin düzeyi yüksektir. Aynca hastalığın gidişi sırasında iki belirtecin düzeyi paralellik göstermez.
Cerrahı girişim, ışm ve ilaç tedavisinin ardından belirteçlerin kanda yeterince azalmaması,
tümörün gizli artıklarının bulunduğunu düşündürmelidir.
Belirteç düzeylerinde ani yükselmeler ise hastalığın yinelemekte olduğunun bir göstergesidir.
Ama bu durumdan emin olmak için başka incelemeler de gereklidir.
Genel olarak belirteçlerin düzeyindeki değişiklikler, hastalığın yinelediğini ya da
gerilediğini birkaç ay öncesinden gösterdiği için AFP ve B-HCG’nin düzenli olarak saptanması tedavide büyük önem taşır.
İlk klinik muayenede ve tedavi amacıyla yapılan her türlü girişimden sonra Ölçüm yapılmalıdır.
Hastalığı tam anlamıyla gerileyen, tedaviden önceki belirteç düzeyleri yüksek olan ya da teslisleri
çıkanlmadan önceki belirteç düzeyleri bilinmeyen hastalarda, incelemeler belirli bir düzen içinde sürdürülür.
İlk yılda her ay, 2. ve 3. yıllarda 4 ayda bir, 5. ve 6. yıllarda 6 ayda bir yapılacak incelemeler
hastalığın gidişinin iyi bir biçimde izlenebilmesini sağlar.
Aynca klinik ve radyolojik nicelemeler sırasında doğacak her yineleme kuşkusu karşısında belirteç düzeylerine bakılmalıdır.
Belirteç olarak kullanılabilecek öbür maddelerden laktikdehidrogenaz
özelllikle Jeseminomlar ya da seminom dışı büyük kütleler olduğunda yararlıdır.
Karsinoembriyonal antijen ise düzbağır (rektum) ve kalınbağırsak kanserlerde daha önemlidir.
Testis tümörü olan hastaların ersuyunda (semen) canlı sperma sayısının ızalmasına sık rastlanır.
Ayrıca ilaç tedavisi de üreme hücrelerine zarar verebilir. DNA yapısına girerek tümörlü hücrenin,
aşırı çoğalma eğilimini ketleyen alkilleyici ilaçlar kullanılmıyorsa, bu tür etki geçicidir.
Testis Kanserinde Ayırıcı Tanı
Testis tümörlerini, verem (tüberküloz), genellikle testisin darbe görmesine
bağlı olarak gelişen kan oturması (hematom), restis iltihabı (orşit) ve seyrek olarak
başka bir organdan sıçrayarak testiste ortaya çıkan ikincil tümörlerden ayırt etmek gerekir.
Verem testisin üstünde, bu organa yapışık duran ve sperma hücrelerine depo işlevi gören epididimde ortaya çıkar.
Veremin özgün lezyonu olan tü-berkül kütleleri, tespih tanesi gibi yuvarlaktır,
bazen de testis dokusunda kireçlenme görülür.
Verem tanısı için daha ayrıntılı bir inceleme için radyografiden yararlanılır.
Testise bir darbe geldiğinin bilinmesi hemen her zaman testis dokusunda
hematom oluşumunu düşündürmekle birlikte, pıhtının testis dokusunda yaratığı
kalıcı şişliğin ve onarım sürecinde ortaya çıkan lifsi dokunun ayırıcı tanısı güçtür.
Basit bir testis iltihabı, akut iltihap belirtilerinin varlığından dolayı kolaylıkla ayırt edilebilir.
Çeşitli irilikte nodüllerin oluştuğu granülomatoz iltihap ise seyrek görülür ve yanlışlıkla tümör tanısı konmasına yol açabilir.
Ama ayırt edici tanı mikroskopik incelemeyle kesinlik kazanır.
Hastalığın Gidişi ve Komplikasyonlar
Tümör önce bütün testise yayılır. Bölgesel lenf düğümlerine sıçrama (metastaz) oldukça sık görülür.
Seminomlulann yüzde 50’sinden fazlasmda, seminom dışı tümörlerin yüzde 75-80′inde,
klinik tanı sırasında bu metastazlara rastlanmaktadır.
Tanı gecikirse büyüyen lenf düğümlerinin dokulara basınç yapmasından kaynaklanan belirtiler ortaya çıkar.
Kasık lenf düğümlerine metastaz yalnızca bütün testis torbasına yayılan tümörlerde ya da
kasık kanalından torbaya inmeyen testisten çıkan tümörlerde görülür.
Testis tümörlerinin yayılımı testis torbası içinde yer alan spermatik kordon toplardamarları aracılığıyla,
tümör sağ testisteyse alt anatoplardamara, sol testisteyse sol böbrek toplardamarına doğru olur.
Koryokarsinomlar özellikle lenf düğümlerine yayılmadan doğrudan toplardamar yolunu kullanır.
Akciğerler lenf düğümü dışındaki metastazların en sık görüldüğü organlardır.
Metastazlar en çok yuvarlak biçimli, çok sayıda ve farklı büyüklüktedir.
Daha ileri evrelerde akciğer zarında (plev-ra) sıvı toplanır, karaciğer, kemik ve beyin metastazları görülür.
En sık görülen komplikasyonlar aşağıda sıralanmıştır:
Baskı ve tıkanmaya bağlı belirtiler – Karın zarı arkasındaki büyük lenf düğümlerinin idrar yollarına,
alt anatoplardamara ve omurganın yanlarında bulunan sinirlere baskı yapmasından kaynaklanır.
İlerlemiş olgularda mideye yayılma olabilir.
Solunum yetmezliği – Akciğer dokusundaki metastazların yaygınlığına ya da akciğer zan katmanları
arasındaki sıvıya bağlı olarak akut ya da kronik solunum yetmezliği ortaya çıkabilir.
Beyin metastazları – Tek bir odakta ya da olguların yüzde 15′inde görüldüğü gibi çok sayıda olabilir.
Testis Kanserinde Tedavi
Geliştirilen tedavi girişimleri sayesinde embriyonsu yapıda testis tümörlerinin
her tipinde ve evresinde iyileşme sağlanabileceği gösterilmiştir.
Tedavide bu ilerleme, seminomlarda yüksek enerjili yaygın ışın tedavisi aracılığıyla,
seminom dışı tümörlerde ise birden çok ilaç kullanımına dayalı kemoterapiyle sağlanmıştır.
Günümüzdeki tedavi sorunları özellikle seminom dışı tümörlerde ortaya çıkar.
Bu sorun, seçilen ilk ilaçlardan sonra tedavinin hangi ilaçlarla sürdürüleceği noktasında yoğunlaşır.
İlerlemiş evrelerde bulunan ya da yalnızca cerrahi tedavi uygulanıp sonradan yinelemiş olgularda,
bir engel yoksa cerrahi girişimle birlikte çok ilaca dayalı kemo-terapi uygulanabilir.
Ayrıca yeni ilaçlar ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek maddeler üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.
Bunların özellikle metastazı olan hastaların iyileşmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı sanılmaktadır.
• Cerrahi tedavi – Testis tümörlerinde uygulanacak orşiektomi her durumda
bütün testis ve çevre dokusunun alınmasıyla gerçekleştirilir.
Köktenci olmayan ve yanlış uygulanan cerrahi girişimler sonucu tümörün hem testis torbalarının bulunduğu
bölgede, hem de kasık lenf düğümlerinde yineleme olasılığı oldukça yüksektir.
Bu ikinci olasılık, daha önce yapılan bir cerrahi girişim nedeniyle lenf akışı bozulmuş hastalarda
(örneğin çocuklukta kriptorşidizm ya da skrotum fıtığı nedeniyle ameliyat edilmiş olanlarda) yüksektir.
Karın zarı arkası lenf düğümleri ise seminom dışı embriyonsu hücre tümörlerinde ya da saf
Ttoryokorsinomlarda alınmalıdır.
Bazı klinik çalışmalar, karın zan arkasındaki lenf düğümlerinin önemli ölçüde etkilendiği seminom olgularında da
lenf düğümlerinin alınmasında yarar olduğunu göstermiştir.
Gerçekten de bu tip tümörler, genellikle tipik seminomlara göre ışın tedavisine’ daha az yanıt verir.
Bu girişim, tümör tipinin kesin olarak anlaşılmasından sonra uygulanmalıdır.
Bazen hastanın durumu ancak karnı açılarak incelendiğinde anlaşılabilmektedir.
Uygulanan teknik ne olursa olsun, büyük damarlar boyunca uzanan bütün lenf dokusu ve çevresindeki bağdoku çıkarılmalıdır.
Kasık lenf düğümleri yalnızca bu bölgede klinik ya da radyolojik olarak metastazdan kuşkulanıldığı durumda çıkardır.
Lenf düğümlerinin tam olarak çıkanldığmdan emin olmak için gözle görülür
bütün lenf düğümlerinin çıkarılması ya da lenfografi incelemesinde büyümüş
lenf düğümlerinin çıkarıldığının görülmesi gerekir. Cerrah keserek aldığı bölgenin sınırlarında gözle görülür
tümör artıklarının bulunmamasına bakarak tümörün bütünüyle çıkarıldığına karar verir.
Bu bölümler metal mandallarla işaretlenir.
Beş yıldır sağ kalma süresi, semi-nom dışı tümörlerde karın zan arkası lenf düğümlerinin etkilenip etkilenmediğine bağlıdır.
Tümörün bütünüyle çıkarılıp çıkarılmaması da sağ kalma süresini etkiler.
• Işın tedavisi (radyoterapi) – Semi-nomlu hastalarda seçilecek tedavi aşağıdaki gibi düzenlenebilir:
a) Işın ve İlaç tedavisinin birlikte uygulandığı hastalarda kemik iliğinin zarar görme olasılığı yüksektir,
Bu nedenle ışın verme olanağı yoksa lenf düğümlerini çıkarma yoluna gidilmelidir.
b) ilerlemiş evredeki bütün olgularda “kısmi gerileme” durumunda, tedavinin bitiminden
8 hafta sonra, özellikle de ilk tanı anaplastik seminom ise cerrahi tedavi düşünülmelidir.
Hastalık yinelerse daha sonra ilaç tedavisi uygulanır.
Koryokarsinom bir yana bırakılırsa, seminom dışı tümörlerde ışın tedavisi,
diyafram altındaki başlıca lenf düğümlerinin alınmasından sonra uygulanır.
Özellikle mikrometastazlar, yani lenfografi ile gösterilemeyen ikincil tümör odaklan üzerinde
etkili olan bu tedavide beş yıl süreyle sağ kalma, lenf düğümlerinin
çıkarılması sonrası elde edilen oranlara (yaklaşık yüzde 90) yakındır.
Lenf düğümünün cerrahi girişimle çıkarılması (lenfadenektomi) ile ışın tedavisi arasındaki seçim,
bölgesel, sınırlı tümörlerde uzmanların görüşüne bağlıdır. Günümüzde onkologlar
(kanser uzmanları) lenfadenektomiyi yeğlemektedirler.
Böylece hastalığın gerçek evresi saptanıp daha sonraki tedavi planlanabilir.
Buna karşılık, ameliyatla ulaşılamayan bölgelerdeki odakların temizlenmesinde ışın tedavisi yararlıdır.
Başka tümörlerde olduğu gibi ışın tedavisi mediyastin (akciğerler arasındaki bölge),
karaciğer ya da böbrek üzerindeki baskıyı ve bu baskının yol açtığı ağrıyı azaltmak ya da
beyin metastazlarını küçültmek için uygulanabilir. Genel olarak ışın tedavisi,
seminomlarda seminom dışı tümörlere oranla daha etkilidir. Kütle büyüdükçe ışın tedavisinin etkisi azalır.
• İlaç tedavisi (kemoterapi) – Tümör tedavisinde yeni ilaçların ve tedavi yollarının kullanılması,
İlerlemiş evredeki bütün testis tümörlerinin gelişmesini sınırlama olanağı sağlamıştır.
Günümüzde kullanılan ilaçlar, hastaların büyük bölümünde iyileşme sağlamaktadır.
Günümüzde bütün testis tümörlerinin tedavisinde tümöre karşı etkili olan değişik ilaçlar bir arada kullanılmaktadır.
Ama bu ilaçların etkisini kesin biçimde saptamak için daha kapsamlı verilere gereksinim vardır.
Örneğin 2-3 kürlük tedaviden sonra tümör metastazında tam gerileme sağlanabilmesine karşın,
özellikle yaygın metastazları olan hastalarda kaç kür ilaç kullanılması gerektiği tartışmalıdır.
Uzun süre kullanıldığında ilaçların kalıcı zehir etkisi yarattığı da bir gerçektir.
Uygulamada üç kür ilaç tedavisinden sonra yanıt alınmazsa, aynı tedaviyle iyileşme olanağı
bulunmadığı sonucuna varılır. Ayrıca başlangıçta sağlanan gerileme etkisinin devamı için tedaviyi sürdürmek yararsızdır.
Gene de, ilaç tedavisi sonrası uygulanan cerrahi girişimin tümör gelişimini durdurmadığı görülürse,
en az iki kür ilaç kullanılması yararlıdır.
• Komplikasyonların tedavisi – Testis tümörlerinde komplikasyonlarm tedavisi çok güçtür.
Günümüzdeki tedavi olanakları erken tanıyla birlikte tehlikeli komplikasyonlann ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir.
Ama bu ikincil hastalıkların ortaya çıkması, artık vücuttaki tümör oluşum sürecinin son evreye yaklaştığım,
daha Önce kullanılan bütün ilaçların tedavi edici Özelliklerini yitirdiğini gösterir.
• Yan etkiler – Testis tümörlerinin tedavisinde cerrahi girişimlerin ve kullanılan ilaçların çeşitli yan etkileri olabilir.
Bu yan etkiler hastaya ayrıntılı olarak anlatılmalıdır.
Ameliyatla karın zan arkasındaki lenf bezlerinin iki yanlı olarak bütünüyle çıkarılması,
olguların yaklaşık yüzde 80′inde sperma üretiminin durmasına,yani kısırlığa yol açar.
Bazı hastalarda normal boşalma, cerrahi girişimden yıllar sonra kendiliğinden,
bazılarında da ancak cinsel birleşmeden 1-2 saat önce uyarıcı ilaç alınması sayesinde gerçekleşir.
Aynca tedaviye başlamadan önce olguların yüzde 90′ında, ersuyu (semen) sıvısının
çok az sperma içerdiği ya da hiç içermediği unutulmamalıdır.
Teslislerin sperma üretimi birbiri ardına alınan ilaçlardan sonra daha da azalır.
Tedavide alkilleyici ilaçlar kullanılmazsa, sperma azlığı ya da yokluğu geçicidir.
İlaç tedavisinin ardından’ yapılan cerrahi girişimlerde kanama, enfeksiyon gibi etkiler ortaya çıkabilir.
Seminom dışı tümörlerde uygulanan ışın tedavisi geç yan etkilere,
örneğin; bağdokusu artışına, ışınıma bağlı doku ölümüne, kısırlığa ve yeni bir tümörün ortaya çıkmasına neden olabilir.
İlaç tedavisinin yan etkileri, özellikle testis tümörlerinde kullanılan cis-platin ve
bleomisinin sonradan ortaya çıkan zehirleyici etkilerine bağlıdır.
Özellikle tedavi kürleri sırasında hastaya yeterince sıvı verilmemişse, cis-platin ilerleyici
böbrek rahatsızlığına, daha seyrek olarak da işitme azlığına yol açar.
Vücutta biriken ilaç dozu 1.000-1.200 mg/m2lye ulaştığında bu ağır yan etkilerin
ortaya çıkması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu nedenle, 3-4 kürlük tedaviden
sonra sık sık böbrek işlev testleri ve işitme kontrolleri yapılmalıdır.
Aynı biçimde biriken toplam bleomisin dozu 200-250 mg/m2′yi aşarsa,
akciğer iltihabı ve akciğerde bağdoku artışı görülür.
Yineleyen radyolojik kontrollerde bleomisine bağlı akciğer hasarı izlenmelidir.
Önceden bleomisin-le tedavi edilen hastalarda, ameliyatın ardından akciğer komplikasyonu gelişme olasılığı yüksektir.
İlaç tedavisinde kullanılan adriamisin adlı ilaç da biriken toplam dozu 550-600 mg/m2lye eriştiğinde kardiyo-miyopatiye
(kalp kası hasarı) yol açabilir. Olguların önemli bölümünde akut yan etkiler bulantı ve kusmadır.
Vin-blastin verilmesinin ardından olguların yüzde 50’sinden fazlasında kas ağrıları ve bağırsakta kısmi felç ortaya çıkabilir.
Bu yan etkiler önemliyse de 4-6 günde geriler. Olguların büyük çoğunluğunda kemik iliğinin etkinliği azalır.
Bu da olguların yüzde 10′unda, akyuvar yapımı yetersizliğine bağlı olarak bağışıklığın zayıflamasına ve mikroorganizmaların
bütün vücuda yayılması sonucu yaygın enfeksiyonlara yol açar.
Sonuç olarak ilaç tedavisi sürerken 3-4 günde bir kan sayımı yapılmalı ve hastanın ateşi yükseldiğinde
hemen antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Bazı olgularda iyileşmeyi sağlamak için akyuvar nakli gibi daha
yoğun bir tedavi gerekebilir. Seyrek görülmekle birlikte kandaki trombo-sitler azalırsa trombosit verilir.
Kansızlık ise daha seyrek görülür.
Hastalarda ilaç tedavisine bağlı tam ya da kısmi saç dökülmesi çok sık ortaya çıkar. Ama bu hemen her zaman geçici bir yan etkidir.
Beklenen Gidişi (Prognoz)
Testis tümörlerinin gidişinde önemli ölçüde iyileşme sağlanmıştır.. Bu iyileşme, artık daha doğru tanı konabilmesi,
daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ve tedavinin daha iyi yönlendirilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.
• Seminomlar – Seminomlar için 5 ve 10 yıllık yaşama süresi olguların yüzde 55′inden yüzde 90′ına kadar değişir.
Ortalama yüzde 72 olan yaşama süresi ve iyileşme oranı hastalığın girdiği evre ile uygun tedavinin yapılıp
yapılmamasına göre Önemli ölçüde değişir. Tedavide başarının tümör kütlesinin büyüklüğüyle ilgisi yoktur.
• Seminom dışı tümörler – Bu tümörlerde sağ kalma süresi hastalığın evresine uygun tedaviye,
metastazların yaygınlığına ve yerlerine, biyolojik belirteçlerin varlığına bağlıdır.
Biyolojik belirteçlerin varlığı, tam bir gerilemenin olup olmadığını göstermesinin yanı sıra,
yaşama süresine ilişkin bilgi vermesi açısından önemlidir. AFP ve B-HCG’nin değerleri,
tümörleri bütünüyle gerilemiş durumdaki hastaların yüzde 90′ında normaldir.
İki belirteç de yüksekse bu oran yüzde 40′a (yalnız AFP için yüzde 25, yalnız B-HCG için yüzde 45) iner.
Ayrıca LDH değeri 460 ünite/L’nin üzerinde olan hastaların yüzde 20′den azı ilaç tedavisine tam yanıt verir.
Testis tümörlerinde LDH değeri yüksek olan hastaların yaklaşık yüzde 70′inde tümör, ameliyatla çıkartılamayacak kadar ilerlemiştir.

postheadericon Onkoloji Klinikleri

Onkoloji Klinikleri (İstanbul)
Istanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi
GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi
Maltepe Universitesi Tıp Fakültesi
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bilim Universitesi Tıp Fakültesi
Neolife
Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi/Samatya
Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi (Maslak Hastanesi)
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (Kozyatağı Hastanesi)
Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Medical Park Bahçelievler Hastanesi
İtalyan Hastanesi
Medicana Hastanesi/Beylikdüzü
Medical Park Hastanesi /Kadıköy
Amerikan Hastanesi
Sante (Kadıköy)
Life Med Tıbbi Onkoloji Kliniği

postheadericon Kemoterapi Nedir?

Kemoterapi Nedir?
Kemoterapi tümörün ilaçla tedavi edilmesi demektir.
Cerrahi ve Radyoterapi (ışın tedavisi) ile
birlikte tümör tedavisinin çok önemli bir parçasıdır.
Kemoterapi ile tümör hücreleri öldürülür veya
tümörün büyümesi durdurulmaya çalışılır.
Bazen tek, bazen birkaç ilaç çeşitli
yollarla verilerek uygulanır.
Kemoterapi Uygulamasında Amaç Nedir?
Tümör cinsine ve hastanın özelliklerine göre değişik nedenlerle
kemoterapi uygulanabilir.
- Tümörü tamamen yok etmek ve hastayı iyileştirmek için,
- Tümörün yayılmasını engellemek için,
- Tümörün büyümesini durdurmak veya yavaşlatmak için,
- Tümörün sebep olduğu belirtileri yok etmek için kemoterapi
uygulanır.
Kemoterapi etkili bir tedavi yöntemi olmasına rağmen
bazı durumlarda tümörü tamamen yok edemeyip sadece
belirtilerini düzelterek rahat yaşamayı sağlayabilir.
Bazı tümörlerde tek tedavi yöntemi kemoterapidir.
Diğerlerinde ise kemoterapi diğer tedavilerle (cerrahi ve radyoterapi)
peşpeşe veya eş zamanlı olarak uygulanır.
Örneğin ameliyat öncesinde tümörü küçültmek amacıyla veya
ameliyattan sonra yayılmasını önlemek için kemoterapi yapılabilir.
Aynı uygulamalar radyoterapi öncesinde ve
sonrasında yapılabildiği gibi, radyoterapi ile eş zamanlı da
kemoterapi uygulanabilir.
Uygulama Süresi ve Sıklığı Ne Kadardır?
Tedavi uygulama süresi ve sıklığı hastalığınızın ve
sizin durumunuza göre özel olarak seçilen
kemoterapi şemasına bağımlıdır.
Tedavi ile elde edilen cevaba ve oluşan yan etkilere göre süre ve
sıklık doktorunuz tarafından değiştirilebilir.
Genellikle en sık kullanılan aralar 3 veya 4 hafta olmakla
birlikte bazı tedavi şemalarında haftada bir veya iki haftada
bir uygulamalar vardır. Kemoterapinin zamanlaması
konusunda en önemli, hatta hayati önem taşıyan nokta
tedavinin mümkün olduğu kadar düzenli ve yan etkilerin
izin verdiği ölçüde zamanında yapılmasıdır.
Tedavi aralıkları gereksiz uzatıldığında tümöre kendini
toparlama ve ilaçlara direnç kazanarak daha da
güçlenme şansı verilmiş olur. Bu şekilde tümör büyümeye ve
yayılmaya devam eder ve tedavinin başarı şansı azalır.
Kemoterapi randevularınız konusunda kesinlikle doktorunuzun
önerileri dışına çıkmayınız. Herhangi bir nedenle
(aile sorunları, ekonomik sorunlar vb.) tedaviyi bırakmadan
önce mutlaka doktorunuzla konuşarak sorunlarınızı
anlatınız ve yardım isteyiniz.
Tedavi günlerine mutlaka uyunuz. Kendinizi iyi hissetmediğiniz
gerekçesi ile asla kendiIiğinizden tedavi gününüzü
değiştirmeyiniz ve evde kullanmak zorunda olduğunuz
ilaçları almamazlık etmeyiniz. Aksi halde eksik tedaviden
kaynaklanan tedavi başarısızlıkları ile karşı karşıya kalırsınız.
Kemoterapi Nasıl Uygulanır?
Kemoterapide kullanılan ilaçlar değişik yollarla uygulanır:
1. Damar içinden (en sık kullanılan),
2. Ağızdan,
3. Vücut boşluklarına uygulanabilir.
Kemoterapi damar içine nasıl uygulanır?
Damardan uygulanan kemoterapi ilaçları genellikle serum
setinden veya serumun içine karıştırılarak çeşitli sürelerde verilir.
Uzun süreli uygulamalarda hastaneye yatma gereği olabilir.
Tedavi sırasında bazı ilaçların yan etkilerinin önlenmesi için
fazla miktarda sıvı verilmesi gerekebilir.
Hastaya verilen sıvı miktarı ayrıca hastanın başka mevcut
hastalıklarına göre kişiden kişiye farklılık gösterebilir.
Bu nedenle başka hastaların tedavisi ile kendinizinkini
karşılaştırmayınız.
Uzun süreli ve sık kemoterapi alanlarda bir süre sonra
damar bulma
sorunu ortaya çıkabilir. Bazı ilaçların damar içine uzun süreli
uygulaması sırasında kol damarlarının kullanılması sakıncalı olabilir.
Bu durumlarda kateter denilen ve ilacın doğrudan doğruya
kalbe yakın ana damara
gitmesini sağlayan cihazlar takılarak kemoterapi bu cihaz yoluyla
yapılabilir.
Kemoterapi Sırasında Başka İlaç Kullanımı
Genel kural olarak kemoterapi, başka sebeplerle
(şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, ağrı kesiciler)
ilaç kullanmaya engel değildir.
Ancak bu ilaçlar konusunda doktorunuzla görüşmeniz şarttır.
Tedavi sırasında aspirin ve aspirin içeren ağrı kesici
ateş düşürücüler almayınız. Hastaneye yatmak için gelirken
bu tür ilaçlarınızı yanınızda getiriniz.
Yan Etkileri Nelerdir?
Kemoterapi büyüyen ve bölünen hücreleri öldürdüğünden
bu tür özellikleri olan normal hücrelere de zarar verebilir.
Bu tür hücreler kemik iliği, sindirim ve üreme sisteminde ve saç
foliküllerinde bulunduğu için yan etkiler daha çok
bu bölgelerde görülür. Kemoterapinin yan etkileriyle
savaşabilecek birçok olanaklarımız olduğundan gerekli önlemler
alındığı takdirde bu yan etkilerden korunabiliriz.
Yan etkiler bütün hastalarda görülmeyeceğinden yan etki listesinin
uzun olmasından ötürü endişeye kapılmanıza gerek yoktur.
Yan etkiler kullandığınız ilacın türüne, dozuna, hastalığınızın
türüne ve
yapınıza göre değişiklikler gösterir. En sık görülen yan etkiIer
bulantı,kusma, saç dökülmesi ve yorgunluktur.
Yan etkilerin çoğu kemoterapi aldığınız sürece oluşur ve
tedaviniz tamamlandığında
kaybolur. Doktorunuzla sizde görülebilecek yan etkiler ve
önlemIeriniz hakkında tedavinize başlamadan önce mutlaka konuşunuz.
Yan etkilerin bazıları sizin doğrudan hissedeceğiniz türdendir.
Bazıları ise ancak birtakım kan tetkikleri ile anlaşılabilir.
Genel Öneriler
Beslenme
Tedavi sırasında iyi beslenmek tedavinin yan etkileri ile
başa çıkabilmek, enfeksiyondan korunmak ve ilaç  nedeniyle
zedelenmiş normal dokuların iyileşmesini hızlandırmak açısından
çok önemlidir.
İyi beslenmek tüm besin öğelerini içeren dengeli
bir besin programı uyguIamak demektir.
Günlük beslenme aşağıdaki beş ana gruptan
besinleri içermelidir:
1. Sebze ve meyveler: 2’şer porsiyon
2. Et, tavuk, balık, yumurta: 3 porsiyon
3. Tahıllar: 4 porsiyon
4. Süt ve süt ürünleri: 2 porsiyon
5.Sıvılar (Su, meyva suları, çay, kahve, et suyu ve çorbalar):
8-12 bardak.
İştahsızlığı nasıl yenebilirsiniz?
Hem vücutta tümör olması, hem de kemoterapi iştah azalması,
beslenme bozukluğu ve zayıflamaya yol açabilir.
Ancak tedavi sırasında kilo kaybı hasta ve doktor tarafından
istenmeyen bir olaydır. Kemoterapi alırken bulantı, kusma, ishal,
tat duyusunda azalma, ağız-boğaz yaraları, hastalıktan kaynaklanan
ağrılar ve uyku bozuklukları iştahı azaltan diğer unsurlardır.
Iştahsızlık durumunda beslenmenin sağlanabilmesi için
basit bazı önlemler alınabilir.
1. Hayatınızda yemenin anlamını biraz değiştirmeniz gerekebilir.
Sadece tadını almak için     veya aç olduğunuz için değil,
beslenmeniz gerektiği için iştahınız olmasa da yemek  zorunda
kalabilirsiniz.
2. Bol sıvı alınız. Sıvı alırken bunların yüksek kalorili ve
besleyici olmasına dikkat ediniz (süt, ayran, meyve suyu gibi).
3. İştahınızı kapatan ağız yarası, bulantı, ağrı gibi başka sorunlar
varsa bunları diğer  bölümlerde önerilen yöntemlerle gidermeye çalışınız.
4. Rahat olabileceğiniz hoş bir ortamda yemek yemeye çalışınız.
Aileniz veya sevdiklerinizle birlikte yemek iştahınızı artırabilir.
Yemekle hafif bir içki içmek de (bira, şarap vb.) yardımcı olabilir.
5. Ne yediğiniz ne kadar yediğinizden daha önemlidir.
Genel olarak sevdiğiniz şeyleri  yemeniz söylense de
şiddetli iştahsızlık dönemIerinde çok sevdiğiniz yemeklerden uzak durunuz,
çünkü zorlanırsanız daha sonraki dönemlerde b
u yiyeceklerden tiksinebilirsiniz.
Kokusu olmayan, soğuk yiyecekleri tercih ediniz.
6. Tedavi aralarında kendinizi iyi hissettiğiniz dönemlerde
besin değeri yüksek gıdalara ve en sevdiğiniz yemeklere
ağırlık vererek açığınız varsa kapatabilirsiniz.
Kalori aldığınız  sürece ne yerseniz faydalıdır.
7. İştahınızın en iyi olduğu saatte en büyük öğününüzü yiyiniz.
Öğün arasında atıştırmaktan çekinmeyiniz.
8. Yemekten önce hafif bir egzersiz (yürüyüş, hareket) iştah açabilir.
9. Tümörlü hastaların genellikle besin ve özellikle proteinli besin
(et, tavuk, balık, yumurta, süt vb.) ihtiyacı artar.
Ancak et gibi proteinli ve besleyici gıdalar hastalar tarafından
genellikle tiksindirici bulunur.
Ayrıca çevreden besleyici olduğu için önerilen pek çok gıda
çok yağlı olduğundan hasta tarafından yenilemez.
Yiyemeyen hastaya ek kalori sağlanması için gıdalara
eklenebilecek veya yemek aralarında içilebilecek hazır gıdalar
eczanelerde bulunmaktadır. Doktorunuzun önerisine göre
günlük beslenmenize bunları ekleyebilirsiniz.
Kemoterapi Sırasında Tatil Yapılabilir mi?
Tedavi sırasında, tedavi şemanızı aksatmayacak şekilde
tatil yapmanıza doktorunuz tarafından izin verilebilir.
Lütfen bu gibi özel durumları doktorunuza önceden bildiriniz.
Tatil yerinizin özelliklerine göre uyarıları ve kısıtlamaları
olup olmadığını sorunuz. Örneğin bazı kemoterapi ilaçları
cilt renginde değişiklikler
yapabilir, etkileri güneş ışığı ile artabilir.
Genel kural olarak kemoterapi sırasında hastanın
güneşten korunması önerilir. Lökosit ve trombosit
değerleri normal olduğu zamanlarda temiz deniz veya havuzda
yüzebilirsiniz.
Doktorunuza Sormak İsteyeceğiniz Sorular
Tedavi sonrasında doktorunuza, hemşirenize
sormak istediğiniz sorular olabilir.
- Günlük yaşamınızda yasaklarınız,
- Kişisel temizlik için kurallar (yıkanma vb.),
- Ağız bakımı,
- Beslenme (Neler yenecek? Yasaklar var mı?),
- Kan sayımları ve başka tetkikler
(Arada yapılması gerekiyor mu?),
- Bir sonraki randevu zamanı,
- Yapılması gereken resmi işlemler (Sevk, kayıt, sağlık kurulu raporu,
karne, imzalama ve   onaylatma işlemleri, vb.),
- Sorularınız olursa kimi arayabileceğiniz.
Randevuya geldiğinizde tedavi telaşı içinde sorularınızı
unutabilirsiniz.
Bu nedenle aklınıza gelen soruları not alarak zamanı
gelince doktorunuza sorunuz.
Acil Durumlar
Her kemoterapi alan hasta bu durumları önceden doktoruyla konuşmalı,
bu tür durumlarla karşılaştığı zaman vakit kaybetmeden
telefonla veya şahsen doktoruyla temas kurmalıdır ve
doktorunun vereceği tavsiyelere
göre hareket etmelidir.
Randevu gününü beklemeden acilen başvurmanız gereken
durumlar şunlardır:
- 38 derecenin üstünde ateş yükselmesi,
- Herhangi bir yerinizde kanama,
- Aşırı burun kanaması,
- Ciltte oluşan morluklar,
- İdrarda kanama,
- Diş etlerinde aşırı kanama,
- Hazneden normal adet dışı kanamalar,
- Dışkıda taze kanama veya katran gibi siyah olması,
- Kusarak kahve telvesi gibi veya kırmızı kanama,
- Vücutta toplu iğne başı büyüklüğünde döküntüler,
- Öksürürken aşırı miktarda kan gelmesi
(Balgamda hafif kırmızılık
görülmesi önemli değildir),
- Kemoterapi aldığınız damar çevresinde oluşan ağrı ve kızarıklık
(Kemoterapi sırasında     damarlarınızda kahverengi renk değişikliği
olması önemli değildir),
- Daha önce olmayan nefes darlığı veya varolan nefes darlığında artış,
- Kola da yayılabilen göğüs ağrısı,
- Kilo kaybına yol açan, halsiz ve yorgun bırakan ishal,
- Normal dışkılama alışkanlığınızın dışında oluşan
3 günden fazla süren
gaz ve dışkı çıkaramama,
- Yemek yemenizi engelleyen ağız yaraları ve yutma güçlüğü,
- Ani olarak gelişen uyuşma, çift görme problemleri ve hareket
bozukIuğu, bilinç kaybı,
- Vücutta oluşan yaygın döküntüler.
Kemoterapi Kim Tarafından Uygulanır?
Kemoterapi ile ilgilenen bilim dalına medikal onkoloji
veya tıbbionkoloji,
bu alanda çalışan doktora medikal onkolog veya tıbbi onkolog denir.
Medikal onkoloji ayrı bir uzmanlık dalıdır; medikal onkolog tümör
tedavisi konusunda uzmanlaşmış bir iç hastalıkları uzmanıdır.
Tümör tedavisi bir ekip işidir ve mutlaka bu ekibin tüm üyelerinin
bulunduğu merkezlerde uygulanmalıdır. Bu ekipte tümör cerrahisi
ile ilgili uzman cerrah, radyoterapi (ışın tedavisi) ile ilgili
radyasyon onkoloğu, kemoterapi ve hasta bakımı
(destek tedavisi) ile ilgili medikal onkolog bulunmalıdır.
Kemoterapi İlaçları
Kemoterapide çeşitli ilaçlar kullanılır. Bunların bir kısmı tümör
hücrelerini yok etmeye yönelik kemoterapötik ilaçlar (sitotoksik),
bir kısmı tümörün biyolojisine etki ederek tümörün gelişimini,
çoğalmasını önleyen ilaçlar (sitostatik), diğerleri hormonlar ve
bağışıklık yan etkilerini azaltmak veya yok etmek amacıyla kullanılır.
Verilecek ilaçlar nasıl seçilir?
İlaç seçimi tümörün cinsi, yaygınlık durumu, hastanın yaşı,
genel durumu ve mevcut başka hastalıklarına (kalp hastalığı,
yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve böbrek hastalığı) göre medikal
onkolog tarafından yapılır. Seçilen ilaçların dozları ve uygulama
sıklığına da, yine medikal onkolog tarafından birçok değişik faktör
göz önünde tutularak karar verilir.
Kemoterapi Nerede Uygulanır?
Kemoterapi mutlaka bu konuda eğitimli kişilerin çalıştığı
merkezlerde uygulanmalıdır. Doktorunuzun izni olmadan
kesinlikle herhangi bir
hastanede veya evde, kemoterapi uygulama tecrübesi olmayan herhangi
bir sağlık görevlisi tarafından uygulanmamalıdır.
Kemoterapi Hapları Nasıl Kullanılır?
Kemoterapi bazen evde alacağınız haplarla yapılır. Bu durumda
haplarınızın nasıl kullanılacağını çok iyi anlamanız,
doktorunuza anlamadığınız konuları mutlaka sormanız, evde ilaçları almanızı
engelleyen bir yan etki meydana gelirse mutlaka doktorunuzla
bağlantı kurarak yardım istemeniz gereklidir.
Unutmayınız ki evde yutulan ilaçlar hastanede damardan verilenler
kadar önemlidir, eksik veya yanlış kullanımı hayati tehlike yaratabilir.
Sıradışı Kanser Tedavileri
Aile ve yakınlarınız tümör tedavisi aldığınızı öğrendiklerinde size,
hastalığınıza iyi geldiği söylenen çeşitli yiyecek, vitamin ve
ilaçlar almanızı önerebilirler.
Bu tür öneriler sıklıkla televizyon, gazete ve dergilerde abartılarak
bahsedilen tedavilerdir. Maalesef bunlar genelIikle tam veya
kesin olmayan bilgileri içerir. Tümör tedavisinde gerçek ilerlemeler
temel tıp buluşlarının (yeni ilaç ve yöntemlerin) klinikte uzun süre
denenmesi ve geliştirilmesi ile sağlanır. Herkese önerilmeden önce
dikkatli çalışmalar yapılması şarttır.
Etkisi ispat edildiğinde dünyanın dört bir yanındaki hastalar için
kullanıma sunulur. Eğer bu tür tedavileri kullanmayı düşünüyorsanız
veya kullanıyorsanız doktorunuza haber veriniz.
Yan Etkileri Ne Kadar Sürer?
Yan etkiler erken ve geç olmak üzere ikiye ayrılır. Erken yan etkilerin
çoğu kemoterapi aldığınız sürece oluşur ve tedavi tamamIandıktan
sonra tamamen kaybolur; bazılarının düzelmesi ise daha uzun zaman
alabilir.
Normale dönme süresi yine kullanılan ilaç türüne, miktarına ve
hastanın durumuna göre değişiklik gösterir. Sizi kemoterapi alımı
süresince rahatsız eden yan etkilerin hemen hemen tamamı
erken yan etkilerdir. Tedavi bitiminde kaybolacağından,
bu yan etkiler nedeniyle tedavinizi aksatmamanızı ve
yan etkileri en aza indirebilmek için doktorunuzla
işbirliği yapmanızı öneririz.
Geç yan etkiler hastayı kemoterapi alırken rahatsız etmeyen,
daha uzun sürede ortaya çıkan yan etkilerdir. Gerekli önlemler alındığı
takdirde bunların oluşması genellikle önlenebilir.
Kemoterapi Sırasında Çalışabilir miyim?
Birçok kişi kemoterapi alırken normal hayat düzenini sürdürebilir.
Bazı hastalarda ise hastalığın cinsi ve yaygınlığı, yapılan
tedavinin yoğunluğu ve yan etkileri nedeniyle çalışma hayatını
sürdürmek mümkün olmaz.
Örneğin kemoterapiden hemen sonra verilen bulantı kesici ilaçların
uyku hali yapması nedeniyle araba kullanmak sakıncalı olabilir.
Doktorunuzla mesleğinizi ve çalışma düzeninizi konuşunuz.
Yaptığınız iş alacağınız tedavi sırasında sizin için sorun
yaratmıyorsa kısa dinlenme dönemleri ile çalışmaya devam
edebilirsiniz. Kemoterapi sırasında mümkün olduğu kadar günlük
yaşamınızı sürdürünüz.
Kemoterapi Sırasında Gebelik
Bazı kemoterapi ilaçları hem erkek hem de kadında
çocuk yapma yeteneğini ortadan kaldırır. Ancak bu her ilaç için
söz konusu değildir ve kemoterapi sırasında kadın gebe  kalabilir.
İlaçlar doğmamış çocukta birtakım kusurlara yol açabilir.
Bu nedenle kemoterapi sırasında doğum kontrolü uygulanmalı
ancak hap ve
spiral tercih edilmemelidir. Doğum sonrasında hastalık tespit edilen
kadınlar kemoterapi alırken bebek emziremez.
Tedavi Dönemini İyi Geçirin
Tedaviniz sırasında kendinizi, hastalığınızı ve çevrenizi olumlu
bir bakış açısı ile değerlendirmeniz iyileşmeniz açısından
en azından kullandığınız ilaçlar kadar önemlidir.
- Sakin, dayanıklı ve herşeye rağmen umutlu olmanız durumunda
bağışıklık sisteminiz de    güçlü olur ve hem hastalığınızı daha kolay
yener hem de tedavinin yan etkiIerini daha  az hissedersiniz.
- Yan etkilerin çoğunun geçici olduğunu unutmayınız.
- Neler olabileceğini ve sizin ne yapabileceğinizi iyi bilirseniz
yan etkilerle rahatlıkla başa çıkabilirsiniz.
- Sıkıntılı durumlarınızda çevrenizden ve doktorunuzdan
yardım istemekten, soru sormaktan çekinmeyiniz.
- Vücudunuzun sesini dinleyin.
- Kolay yoruluyorsanız yaptığınız işleri veya etkinlikleri azaltınız.
- Kendinizi iyi hissettiğiniz zamanlar gücünüzün yettiği ve
doktorunuzun izin verdiği ölçüde    iş ve aile hayatınızı
sürdürebilirsiniz.
- Dengeli beslenin. Besinler vücudunuzun kendini tamir
etmesini sağlar ve enerji verir.
- Tedavi düzeninizi asla bozmayınız. Tedavi günlerinizi çok
acil durumlar dışında kesinlikle    aksatmayınız.
- Doktorunuzla koridorlarda ayaküstü görüşmenin hatalara yol
açabileceğini unutmayınız.
- Her zaman poliklinikte, dosyanızla birlikte ve sakin bir ortamda
doktorunuz size daha çok zaman ayıracak, daha doğru
değerlendirme yapabilecek ve daha yararlı olacaktır.
- Hastaneden ayrılırken bir sonraki gelişinizin zamanını ve
neler getirmeniz gerektiğini  mutlaka sorunuz.
- Randevu almadan hastaneden ayrılmayınız.

postheadericon Mide Kanseri

Mide Kanseri
Karnın sol üst bölgesinde mide bulunur. Nedenlerinde bahsedeceğimiz çeşitli sebeplerden dolayı midenin mukoza zarından tümörler gelişebilir. Bu tümörlerden kötü huylu olanları, kansere neden olur. Mide kanseri sıklıkla midenin küçük kenarında ortaya çıkar.
Mide kanseri, en çok görülen 4. kanser türüdür. Ülkemizde, yaklaşık yılda yirmi bin kişi mide kanserine yakalanmaktadır. Erkeklerde, mide kanserine yakalanma riski daha fazladır. Yaşlılarda, mide kanseri daha fazla görülür.
Dünyada bu hastalığın en çok görlüdüğü yerler, Japonya ve Çin gibi uzakdoğu ülkeleri ile kuzey avrupa ülkeleri ve güney amerikadaki Kolombiya, Kosta Rika gibi ülkelerdir. Bu coğrafi farklılıklar, mide kanserinde genetik faktörlerin rol oynadığını göstermektedir. Ülkemizde, Karadeniz bölgesinde mide kanseri diğer bölgere göre biraz daha fazladır.
Mide Kanserinin Nedenleri
Mide kanserinin görülmesinde, beslenme alışkanlığı önemli bir yer tutmaktadır. Tuzlu besinleri aşırı tüketmek, sebze ve meyve beslenmesinde yetersizlik, beslenme ile ilgili, en sık görülen kanser nedenlerindendir. Nitrat ve nitrit tuzları midede kanserojen maddeye dönüşebilmektedir. Ülkemizde mangal eti önemli bir yer tuttuğundan etin tuzlanması ve pişerken yanması kansere yol açabilir. Çünkü, yanmış et kanserojen madde içerir. Çiğ etle beslenmek de aynı şekilde kanser riskini artırır.
Midede gastrit ya da ülsere neden olan, H.pylori bakterisi kansere neden olabilmektedir. Bu bakteriyi ortadan kaldırmak, kanser riskini azaltır.
Sigara kullanmak, mide kanserine yakalanma ihtimalini 6 kat artırmaktadır. Sigara, midede iltihap oluşmasında rol oynar. Aynı şekilde alkol tüketimi de mide kanserinin nedenlerindendir.
Birinci dereceden akrabalarında mide kanseri görülenlerde, kanser riski artmaktadır. Kalıtsal faktörler, mide kanserinin gelişmesinde etken faktördür.
Beslenme önemli bir faktör olduğundan, sosyoekonomik düzey de kanserin oluşmasında etkilidir. Ayrıca evre şartları, geçirilmiş bazı hastalıklar, mide ameliyatı kanserin sebepleri arasında yer alır.
Mide Kanserinin Belirtileri
Erken mide kanserinde belirti olmaz. Risk taşıyan kişilere yapılan endoskopik incelemeyle hastalık teşhis edilebilir. Mide tümörü olan kişilerde gıda akışının engellenmesi sonucu ya da tümörün yayılması sonucu belirtiler ortaya çıkar.
Hastaların yarısında elle muayenede bir kitle hissedilir.
Mide bölgesinde ağrı ve midenin ağırlaştığı hissi
İştahsızlık ve bunun sonucunda kilo kaybı görülmesi (şiddetli ve kısa sürede ortaya çıkar)
Yemekten sonra rahatsızlık hissi ve mide şişliği,
Bulantı, kusma,
Mide kanseri olan kişilerin büyük bir kısmında kansızlık da görülür.
Yorgunluk,
Mide ya da bağırsakta kanama olması (gizli şekilde seyredebilir),
Mide Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?
Mide kanserinde en etkili teşhis yöntemi endoskopidir. Ucunda kamera olan bir boruyla mideye girilir. Doktor, midenin her yerini rahatlıkla görebilir. Tümör oluşumu varsa gözlenebilir. Kesin teşhis konması için midenin şüphelenilen yerlerinden parça alınır ve mikroskobik olarak incelenir. Kanser hücreleri mikroskopta rahatlıkla gözlenir.
Baryumlu mide grafisiyle tümörler görülebilir ama kesin teşhis koymak için mikroskobik inceleme gerekir.
Mide Kanseri Tedavisi
Mide kanserinin tedavisi ameliyattır. Yapılan ameliyatla mide çıkarılır. Çünkü tümör yayılmıştır. Sadece tümörü almak bir işe yaramaz.
Kanserin şekline göre, bundan sonra ışın tedavisi ve ilaç tedavisi uygulanır. Hastalığın seyrine ve şiddetine göre doktor tarafından hastanın durumu da göz önüne alınarak yapılır.
Tedaviden sonra hastalar tümörden kurtulur. Fakat kanser nüksedebilir. Bundan sonraki amaç hastalığın tekrar ortaya çıkmasını önlemeye çalışmaktır. Tedavide istenmeyen sonuçların oluşumunun önüne geçmek gerekir.
Kanser Hastalarının Yapması Gerekenler
Düzenli beslenme, kanser hastalığından korunmak için gereklidir. Bazı besinler kanserin oluşma ihtimalini azaltmaktadır.Özellikle nar, kayısı, havuç gibi meyve suları, sarımsak, üzüm, peynir, yoğurt, şalgam, muz, karnıbahar kanseri önlemede faydalıdır. Hastalara domates yemeleri tavsiye edilir. Omega 3, kanserden koruyucu özelliğe sahiptir. Özellikle balık, omega 3 yönünden zengindir.
Şişmanlık, kanser riskini arttırır. İdeal kiloya yakın olmak gerekir. Fazla kırmızı et tüketiminden kaçınmak lazım. C vitamini, birçok meyve ve sebzede bulunur ve vücudun direncini arttırır. Böylece kansere karşı etkili olur. Kansere tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Havuçun içinde bulunan betakaroten, vücut direncini arttırır ve genlerimizin bulunduğu DNA da hasar oluşumunu engelleyici etkiye sahiptir.
Düzenli bir hayat sürme, bir çok hastalıkta olduğu gibi kanser hastalığında da etkendir.
Türkiye’de Mide Kanseri
Türkiye’de kayıt sistemindeki yetersizlikten dolayı kanser oranları hakkında tam olarak doğru bilgilere sahip değiliz. Ülkemizde yılda 30 bin yeni mide kanseri vakasının ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Türkiye’de, mide kanseri Avrupa ülkelerine göre 5 kat daha fazla görülmekte. Türkiye’de mide kanseri doğu illerine doğru gidildikçe artmaktadır. En çok mide kanseri görülen iller Diyarbakır ve Van olarak belirtiliyor.
Ülkemizde mide kanseri sıklığı 1999 yılı istatistiklerine göre kadınlarda meme kanserinden sonra ikinci, erkeklerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor. Amerika birleşik devletlerinde  2005 yılı istatistik bilgileri incelendiğinde, mide kanseri en sık gözlenen kanser türleri içinde ilk 10 a bile giremiyor. Bu bilgide mide kanserinin gelişmişlik ile direkt olarak ilişkili olduğunu düşündürüyor.
Mide kanseri Türkiye’de en sık görülen sindirim sistemi kanseridir. Ülkemizde mide kanseri görülme yaşı ortalama 57, bilinen en geç hasta 19 yaşında ve en yaşlı hasta 85 yaşında. (2. Tıbbı Onkoloji Kongresi Mart 2008 Antalya)

postheadericon Pankreas Kanseri

Pankreas
Yaklaşık 15cm boyunda, üst batın içinde derinde ve merkezi bir konumda bulunan bir organdır.
Mide, ince barsak, karaciğer ve dalakla çevrelenmiştir.
Bir ucu geniş, diğer ucu dar, ince bir armut görünümündedir.
Üç kısmı vardır. Geniş olan ucu “baş”, orta kısmı “gövde” ve dar ucu ise “kuyruk” olarak adlandırılır.
Pankreasın iki işlevi bulunmaktadır. Birincisi, yağ ve proteinlerin sindirilmesine yardımcı olan enzimlerin üretilmesidir.
Besinler mideye girdiğinde pankreas bu enzimleri ince bağırsağa salar. Herhangi bir nedenle bu enzimlerin salınımı bloke edildiğinde besinler vücut tarafından bütünüyle emilemez, ishal ve kilo kaybı gibi durumlar ortaya çıkabilir.
Pankreasın diğer işlevi, insülin ve diğer birçok hormonu salgılamaktır. İnsülin vücudun kan şekerini (glükoz) kontrol eder.
Adacık hücreleri (pankreastaki üç hücre türünden biri) insülin üreten hücrelerdir. Pankreasın sahip olduğu adacık hücre sayısı vücudun kan şekerini normal düzeyde tutmak için ihtiyacı olandan çok daha fazladır.
Çoğu hastada görüldüğü gibi, pankreasın yarısı cerrahi olarak çıkarılmış olsa bile kan şekeri normal düzeyinde seyredebilir.
Cerrahi sonrasında kan şekeriniz yükselebilir. Bu durumu kontrol almak için ağızdan ilaç ya da insülin kullanmanız gerekebilir.
Pankreas Kanseri Nedir?
Pankreastaki sağlıklı hücreler anormalleştiğinde ve çok hızlı çoğalmaya başladığında pankeras kanseri gelişir.
Anormal hücreler pankreasta tümör olarak adlandırılan bir kütle oluştururlar. Bir tümör vücudun diğer kısımlarına yayılma becerisine sahipse malign (habis) olarak nitelendirilir. Malign tümör için kullanılan diğer bir terim kanserdir.
En sık görülen malign pankreas tümörleri adenokarsinom olarak bilinen ve sindirim enzimlerinin üretiminde yer alan hücrelerden köken alan tümörlerdir. Bu hücreler, sindirim ve pankreas sıvısının içinden aktığı pankreas kanalının yüzeyini kaplarlar (kanal hücreleri). Kanser adacık hücrelerinde de oluşabilir ancak bu daha seyrek görülen bir durumdur.
Pankreas kanalı hücrelerinin kanseri genellikle pankreas kanseri ya da pankreas adenokarsinomu olarak adlandırılır.
Tanı/Teşhis Laboratuvar : Tripsinojen düzeyi , glukoz testi , amilaz üst sindirim sistemi grafisi bilgisayarlı tomografi
tanı koymak için çok yararlı bir yöntemdir ; radyolojik incelemeden çok daha hızlı ve etkin bir görüntü sağlar.
ultrasonografi ERCP ( endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi ) PTC ( perkütan transhepatik kolanjiografi )
anjiografi biyopsi özofagogastroduodenoskopi .
Pankreas Kanserine Neden Olan Nedir?
Beslenmeyle ilişkisi olabilir. Ancak sigara tüketimi gibi yaşam biçimiyle ilişkili alışkanlıklar ya da etnik kökenle ilişkili olduğu gösterilmemiştir.
Semptomlar
- Sarılık. Sarılık deride ve gözlerde sararmaya, koyu renkli idrara ve açık renkli dışkılamaya neden olur.
Bilirubin adı verilen bir madde kanda biriktiğinde sarılık oluşur. Bilirubin karaciğerde yapılır.
Buradan safra kanalına gider, pankreastan geçer ve ince bağırsağın bir bölümü olan duedonuma boşalır.
Safra kanalı bloke olduğunda
(örneğin bir tümör tarafından) bilirubin kanda birikir. Bu birikim bireyin gözle görülür biçimde sararmasına neden olur.
- Ağrı. Pankreas tümörü sırtta ve üst batında bulunan sinirlere bası yaptığında bu bölgelerde ağrı oluşur.
- Sindirim güçlüğü, iştah eksikliği, bulantı ve kilo kaybı. Bu semptomlar pankreas tümörü mideye ve ince barsağa bası yaptığında ortaya çıkar. Sindirimle ilişkili sorunlar, tümörün konumundan bağımsız olarak başka karmaşık nedenlerden de kaynaklanabilir.
- Aniden ortaya çıkan diyabet ya da diyabetik hastalarda kan şeker kontrolünde gözlenen ani değişiklik. Diyabeti pankreas kanseriyle ilintileyen kesin mekanizma araştırılmaktadır. Diyabet, pankreas kanserinin erken semptomu ya da ilişkili bir risk faktörü olabilir.
Bir Tedavi Seçeneği Olarak Cerrahi
Bir tümör çıkarılabilir olduğunda göz önünde bulundurulan ilk edim
kemoterapi ve radyasyon terapisiyle birlikte cerrahi müdahaledir.
Tümör pankreasın baş bölümündeyse pankreasın sağ yarısı, midenin ve ince bağırsağın bir kısmı genellikle çıkarılır.
Bu operasyon pankreatikduodenektomi olarak adlandırılır. Ameliyattan sonra bir ya da iki gün Cerrahi Yoğun Bakım Biriminde kalmanız gerekecektir. Hastanede kalma süreniz yaklaşık iki haftadır.
Yaşadığınız yer ameliyatınızın gerçekleştirildiği hastaneye uzaksa, taburcu olduktan sonra
bir ya da birkaç hafta hastaneye yakın bir yerde kalmanız gerekli olacaktır.
Normal etkinliklerinize dönmenden önce bir ya da iki ay evde dinlenmeniz gerekebilir.
Tümör iğne biyopsisiyle tanımlandıysa cerrahi müdahaleden önce kemoterapi ve radyasyon tedavisii alabilirsiniz.
Öncelikli olarak ameliyatın gerçekleştirildiği olgularda kemoterapi ve radyasyon terapisine ameliyattan yaklaşık
4 ila 8 hafta sonra başlanmaktadır. Pankreas kanseri tedavisinde
tek başına cerrahi uygulaması yaygın görülen bir uygulama değildir.
Kanser hücrelerinin radyasyona daha duyarlı hale gelmeleri için
radyasyon terapisiyle birlikte düşük dozda kemoterapi uygulanabilir.
Radyasyon terapisi 2 ila 5 hafta süresince genellikle günde bir kez uygulanır
(Pazartesiden Cumaya kadar). Kemoterapi intarvenöz yoldan verilir. Kemoterapi çizelgesi verilen ilaca bağlı olarak değişir.
Kemoterapi ve radyasyon terapisi alan hastaların hastaneye yatması genellikle gerekli görülmez.
Beslenme hakkında
Ameliyattan önce. Birçok pankreas kanseri hastası tanı konduktan sonra kilo kaybetmektedir.
Buna karşın tedaviden önce, tedavi sırasında ve tedavi sonrasında kilonun korunması büyük önem taşımaktadır.
İyi bir beslenme yan etkilerin en aza indirgenmesine ve tedavinin oluşturduğu hasarın onarılmasına yardımcı olacaktır.
Kemoterapi ve radyasyon terapisinin neden olduğu yan etkiler yemek yeme kapasitenizi etkileyebilir ve vücudunuzun alışık olduğundan daha fazla kaloriye ihtiyaç duymasına yol açabilir.
Yüksek oranda protein ve kalori içeren besinlerin az miktarlarda ancak sık yenmesi (günde 4 ya da 5 kez) vücut ağırlığınızı ve direncinizi korumanıza yardımcı olacaktır. Beslenme önerileri başlığı altında bir liste verilmiştir. İntravenöz beslenme ya da tüple beslenme gibi uygulamalar ve beslenme tedavisi gerekli görüldüğü durumda kullanılabilir.
Ameliyat Sonrası Yapılacaklar
Hastaneden taburcu olup eve giderken olasılıkla aşağıdaki ilaçları kullanmanız gerekecektir.Pankreas enzimleri.
Hastalığınız ya da pankreasın bir kısmının çıkarılmış olması vücudunuzun besinleri kabul etme biçimini değiştirebilir.
Diğer bir deyişle öğünlerden, hafif yemeklerden önce enzim almanız ya da yediklerinizi sindirmenize yardımcı olacak takviyeler kullanmanız gerekecektir. Bu enzimleri kullanmanıza rağmen ishal deneyimliyorsanız lütfen hekiminize ya da hemşirenize danışınız. Mide ülserlerini önlemeye yönelik ilaçlar. Bu tip ameliyatlardan sonra mide ülserinin gelişme riski daha fazladır.
Her akşam yatmadan önce antiülser ilaçları kullanmanız gerekebilir. Rutin kontroller için her üç ya da dört ayda bir kliniğe ya da özel doktorunuza görünmeniz istenecektir. Ameliyattan sonra yorgunluk, ishal, kilo kaybı ve öğünlerden sonra ortadan kaybolmayan bir “doluluk” hissi deneyimleyebilirsiniz. Birkaç hafta sonra bu duyumsamalar kaybolur, normal beslenmenize ve rutin işlerinize dönebilirsiniz.
Tümörün Cerrahi Müdahaleyle Çıkarılamadığı Durumlar
Tümör pankreastan başka yerlere yayılmışsa cerrahi müdahale bir yarar sağlamayacaktır. Metastaz yapan (yayılan) pankreas kanserleri için en etkili tedavi biçimi kemoterapidir. Daha etkin ilaçlar üretildikçe pankreas kanserine yönelik tedavi seçenekleri de değişebilir. Hekiminiz çeşitli tedavi seçeneklerinin riskleri ve faydaları konusunda sizi ve ailenizi bilgilendirecektir. Tedavi kararıyla ilişkili olarak durumunuzu anlamanız ve kendinizi rahat hissetmeniz için kanser ve tedaviyle ilgili aklınıza gelen her türlü soruyu hekiminize yöneltin. Birçok kişi pankreas kanseri olgularında yaşam süresi ya da prognozla ilişkili istatistikler konusunda bilgi sahibidir. İstatistikler yararlı olmalarına karşın yanlış yönlendirmelere neden olabilirler. Prognozla ilgili sorularınız olduğunda hekiminize danışın. Hekiminiz sizin hakkınızda en fazla bilgiye sahip olan ve bu konuları sizinle tartışabilecek tek kişidir.
Pankreas Kanseriyle Yaşamak
Kanser hastası olmak sizin ve aile bireylerinin yaşamını birçok yönden değiştirebilir. Siz ve aileniz kanser tanısıyla yüzleştiğinizde şok geçirebilir, üzülebilir, kızabilir, korkabilirsiniz ya da kafanız karışabilir.
Bu duygular zaman zaman artar ve azalır; bu deneyim lunaparkta bindiğiniz hız treninde deneyimlediğiniz duyguyla karşılaştırılır.
Kanser, kanser tedavisi ve bunların yaşamınız üzerideki etkisi hakkında pek çok sorunuz olabilir. Bu soruları yanıtlayacak en yetkin kişiler hekimler ve hemşirelerdir.
İşinizin, maddi durumunuzun ve aile ilişkilerinizin ne şekilde etkileneceği hakkında da bazı sorularınız olabilir. Tedavinizden sorumlu olan ekip finansal sorunlarınız, ulaşım, evde bakım ve psikolojik destek konularında yardımcı olabilecek hizmetleri ve kurumları size önerebilirler.
Ciddi bir hastalıkla birlikte yaşamak zor ve mücadele gerektiren bir süreçtir. Duygu ve düşüncelerinizi konunun uzmanı biriyle ya da benzer süreçleri deneyimlemiş hastalarla paylaşmak size yardımcı olabilir. Bu konuları bir din görevlisiyle konuşmak size daha kolay gelebilir. Hekiminiz ya da diğer sağlık personeli destek grupları, danışmanlık hizmetleri ya da diğer kaynaklara ulaşabilmeniz konusunda size yardımcı olacaklardır.
Beslenme önerileri
• Vücut ağırlığınızı korumaya çaba gösterin
• Az ama sık yemek yiyin
• Hafif yemekleri her an hazır bulundurun
• Hafif yemek önerileri
• Simit ve krem peynir
• Ayran ve mısır ekmeği
• Tarçınlı tost
• Kola ve dondurma
• Süzme peynir ve meyve
• Muhallebi ve pudingler
• Kuru üzüm ve kuru kayısı
• Tahıllar ve süt
• Taze meyve
• Sütlü ya da sütsüz gevrekler
• Katı pişmiş yumurta
• Sütle yapılan hazır içecekler
• Peynir ve kraker
• Peynirli tost
• Etli tost (1/2) ve meyve suyu
• Süt ve dondurmadan yapılmış milk shake
• Süt ve kurabiye
• Fıstık ezmesi ve kraker
• Fıstık ezmesi ve sandviç
• Fıstık ezmeli tost
• Pizalar (domatesli, düşük yağ içeren peynirli)
• Taze sebzeler sosla birlikte
• Şerbetler
• Krep ya da çörekler
• Yoğurt (sade ya da meyveli)
Besin destekleri hafif yemeklere dahil edilebilir. Bu konuyla ilgili olarak bir diyetisyenle görüşmek isteyebilirsiniz.
Tedavi süresince beslenmeniz hakkında aklınıza gelen sorular için hekiminize ya da hemşirenize danışınız.
Nedenleri,Görülme Sıklığı,Risk Faktörleri
Eşlik eden durumlara rağmen etyoloji (oluşum nedeni) bilinmemektedir.
Eşlik eden durumlar : ırk , diabetes mellitus ( şeker hastalığı ) , tütün , çevresel ve mesleki faktörler ve gıdasal lipidler .
İlginç olan , tütün kullanımının etkisi ile ilgili bulgular düzenlendiğinde pankreatit , alkol ve kahve arasında birliktelik görülmemiştir.
Risk faktörleri : çok muhtemel : ırk, diabetes mellitus, tütün muhtemel : çevresel / mesleki durumlar , gıdasal lipid
Pankreas kanseri erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir.
Ortalama yaş erkeklerde 63 , kadınlarda ise 67 dir.
İnsidans/ prevalans : Her yıl yaklaşık 28.000 yeni olguya tanı konulmaktadır. Etnik gruplar arasında değişimler vardır.
Siyah ırk ve havaililerde sıktır.
Pankreas Kanseri Hakkında Hastaya Ve Aileye Yönelik Bilgiler
Bu bilgiler hasta ve hasta yakınlarının pankreas kanserini ve tedavi seçeneklerini anlamalarına yardımcı olmak için derlenmiş olmasına karşın hekiminizle yapacağınız tartışmaların yerini tutmayacaktır.
Bilgilerinden dolayı Prof.Dr. Hasan Taşçı  hocamıza teşekkür ederiz.

 

postheadericon Kanser Nedir?

Kanser

Kanser, Latincede yengeç anlamına gelen “crab” sözcüğünden türetilmiştir.
Yunanlı hekim Hipokrat, hastalığın başladığı bölgeden diğer
organlara yayılmasını gözlemleyerek bu tanımlamayı yapmıştır.
Kanser vücuttaki bir hücre grubunun farklılaşarak, aşırı ve kontrolsüz
şekilde çoğalması sonucu meydana gelmektedir.
Normalde hücrelerin büyümesi ve çoğalması bir düzen içerisinde olmaktadır.
Buna paralel olarak doku ve organlar da görevlerini normal olarak yapabilmektedirler.
Ancak bu hücreler anormal şekil ve hızda büyümeye ve çoğalmaya başlarlarsa,
tümör adı verilen kitle oluşumuna yol açarlar.
Bu anormal hücrelerin köken aldığı organa göre hastalık adlandırılır.
(Akciğer kanseri, meme kanseri, prostat kanseri vs.).
Genelde tümör tespit edilmeden önce milyonlarca anormal hücre sayısına ulaşması gerekir.
1 cm büyüklüğündeki bir tümör kitlesi, yaklaşık 1012 (1 trilyon)
hücreden meydana gelmektedir.
a. Tümör Çeşitleri
Başlangıç bölgeleriyle sınırlı kalan ve yavaş çoğalan hücrelerden oluşan tümörlere
iyi huylu (benign) tümör adı verilir. Kistler, siğiller, benler ve polipler benign tümörlerdir.
Bunlar vücudun diğer bölgelerine yayılmazlar.
Ameliyatla tamamı çıkarılınca da tekrar büyümezler.
Kötü huylu (Malign) tümörler hızla büyüyen anormal hücrelerden oluşur.
Bu tümörler diğer dokulara yayılarak oradaki normal hücrelerin yaşamını
bozup bir çeşit istila yapmak eğilimindedirler.
Malign hücreler, hızla üremelerini sağlayan özelliklere sahiptirler ve genetik yapıları
bozulmuş olduğu için anormal proteinler üretirler. Malign hücreler bu özellikleri sayesinde,
mikroskobik olarak diğer hücrelerden ayırt edilebilirler.
Bu mikroskobik incelemeyi yapan bilim dalı da “Patoloji” dir.
b. Metastaz
Metastaz; kanserli hücrelerin köken aldıkları tümörden ayrılarak,
lenf sistemine veya kan dolaşımına girerek diğer organlara taşınması demektir.
Bir kere taşındıktan sonra kanserli hücreler hızla çoğalıp büyüyerek o organlarda
yeni tümör kitleleri oluştururlar.
Sonuçta organların fonksiyonları bozarak hastanın hayatını tehdit edebilirler.
c. Kanserin Sınıflandırılması-İsimlendirilmesi
Kanserler, ortaya çıktıkları organa veya köken aldıkları hücre-doku tipine
göre sınıflandırılırlar. Organlara göre akciğer, mide, cilt kanseri gibi isimler alırken,
hücre tipine göre karsinom, sarkom, lösemi ve lenfoma gibi ana başlıklar altında adlandırılır.
Sonuçta; mide adenokarsinomu, akciğer küçük hücreli karsinomu,
kemik sarkomu gibi tanımlardan bahsedilir. İnsana ait kanserlerin yarısına yakını akciğer,
meme, prostat veya barsakta ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle araştırmaların çoğu bu alanlar üzerine odaklanmış durumdadır.
Kanser Nasıl Oluşur?
Kanserin hücre içindeki gelişimi hemen tamamlanmaz.
Kanserli hücreye dönüşmeden önce, o hücrenin genetik bilgisinde (DNA’da)
pek çok değişiklik olması gerekir. Hücrelerin anormal büyüme süreci adım adım gelişir.
Her bir genetik değişiklik, hücreyi anormal büyüme sürecinde biraz daha ileriye taşır.
Bütün hücrelerin genetik özellikleri tıpatıp aynı olmadığı için,
genetik değişikliklerin ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız gibidir.
Dolayısıyla bazı kanser tipleri oldukça yavaş bir seyir gösterirken,
bazıları ise hızla ilerleyip bir kaç ayda kişinin sağlığını bozabilir.
Kanserin Evreleri
1. Evre, kanser hücreleri normal hücrelerden ayırt edilebilirler.
Kanser hücreleri halen bölgeseldir (genellikle yerinde kanser olarak adlandırılır)
ve tümörün cerrahi olarak alınması ile tam bir tedavi mümkündür.
2. Evre, tümör büyüklüğü artar. Kanser hücreleri yakın çevresindeki
lenf düğümlerine ulaşabilir ve dokulara yayılma eğilimindedir.
3. Evre ile birlikte, tümör çevre bölgelere doğru ilerler.
4. Evrede, tümörler vücudun diğer bölgelerine yayılır.
Kanserin hücre içindeki gelişimi hemen tamamlanmaz.
Kanserli hücreye dönüşmeden önce, o hücrenin genetik bilgisinde
(DNA’da) pek çok değişiklik olması gerekir.
Hücrelerin anormal büyüme süreci adım adım gelişir.
Her bir genetik değişiklik, hücreyi anormal büyüme sürecinde biraz daha ileriye taşır.
Bütün hücrelerin genetik özellikleri tıpatıp aynı olmadığı için,
genetik değişikliklerin ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek imkansız gibidir.
Dolayısıyla bazı kanser tipleri oldukça yavaş bir seyir gösterirken,
bazıları ise hızla ilerleyip bir kaç ayda kişinin sağlığını bozabilir.
1. Evre, kanser hücreleri normal hücrelerden ayırt edilebilirler.
Kanser hücreleri halen bölgeseldir (genellikle yerinde kanser olarak adlandırılır)
ve tümörün cerrahi olarak alınması ile tam bir tedavi mümkündür.
2. Evre, tümör büyüklüğü artar. Kanser hücreleri yakın çevresindeki
lenf düğümlerine ulaşabilir ve dokulara yayılma eğilimindedir.
3. Evre ile birlikte, tümör çevre bölgelere doğru ilerler.
4. Evrede, tümörler vücudun diğer bölgelerine yayılır.
Kanser Kalıtsal mıdır?
Yakın akrabaları kanserden ölen pek çok kişi “kanser olacak mıyım?”
kaygısını taşır.
Yapılan bilimsel çalışmalar, birkaç özel durum dışında meme, akciğer, prostat,
barsak ve deri kanseri de dahil pek çok kanserin %90-95′inin kalıtsal olarak geçmediğini belirtmektedir.
Karışıklık genellikle “genetik” ve “kalıtsal” kelimelerinin yanlış anlaşılmasından
kaynaklanmaktadır. Bu iki kelime tam olarak eş anlamlı değildir.
Kırmızı kan hücreleri hariç tüm hücreler gelişimimizi sağlayan,
döllenmiş yumurtada bulunan kromozom ve genlerin birebir kopyalarını taşır.
Deri, akciğer, mide hücreleri gibi vücudumuzun herhangi bir hücresinde
bulunan kromozomlardaki genler çevre koşulları ile kimyasal olarak
değişime uğrayarak normal hücrelerin kanser hücrelerine dönüşümüne sebep olabilir.
Genler, kişinin vücut hücrelerinde sonradan değişime uğradığı için
kanser genetik bir hastalıktır fakat ailesel bir hastalık değildir;
çünkü kusurlu genler pek çok vakada aileden geçmemiştir.
Yakın akrabalardan birçoğunun kansere bağlı olarak hayatını kaybetmesi,
kanserin kalıtsal bir hastalık olduğu anlamına gelmez. Son zamanlarda yapılan araştırmalar,
Amerika’da her beş ölümden birinin sebebinin kanser olduğunu göstermiştir.
Eğer 10 tane yakın akrabanızı kaybettiyseniz, muhtemelen
2 veya 3′ünün ölüm nedeninin kansere bağlı olması ailesel değil istatistiksel bir sonuçtur.
Eğer bu kişilerin hepsi sigara içiyorsa, 10 kişiden 3 veya daha fazlasının
kansere bağlı olarak hayatını kaybetmesi şaşırtıcı değildir.
2. Dünya savaşındaki askerler ile yapılan bir çalışmada 15.000 tek ve çift
yumurta ikizinin sağlık durumu savaşdan sonra takip edilmiş,
kanser tanısı yönünden ikizlerde hiçbir farklılık gözlenmemiştir.
Yani tek yumurta ikizlerinden birinin kansere yakalanması durumunda
diğer ikizin de yakalanma oranı topluma göre daha fazla bulunmamıştır.
Kanser vakalarının çok azı ailesel faktörlerden etkilenir.
Bu nadir grupta kansere duyarlı genler ailenin diğer üyelerine geçer.
Bu genler direkt olarak kansere neden olmaz; fakat bu tür genleri taşıyan kişileri,
kansere neden olan çevresel faktörlere daha duyarlı hale getirir.
Son yıllarda bazı kanserlere duyarlı genler tespit edilmiştir.
Bu genlerin çoğunun belirli organlarda kansere neden olduğu görülmüştür:
BRCA1 ve BRCA2 genleri meme ve over kanserlerine;
APC, MSH2 ve MLH1 genleri de barsak kanserine duyarlıdır.
Bu genlerin, mutant (anormal) kopyalarını taşıyan insanlarda
bazı kanser tipleri topluma oranla daha sık gözlenir.
Her şeye rağmen kişinin yaşam tarzı, (diyet, sigara, alkol tüketimi)
kansere zemin hazırlaması açısından, bu genlerden daha etkili olduğu gözükmektedir.
Kanserde Risk Faktörleri
Çevresel Faktörler
Kanserin tek bir nedeninden bahsetmek mümkün değildir,
fakat bazı çevresel faktörlerin belirli kanser tiplerinin oluşumu ile ilgili olduğu kesinleşmiştir.
Sigara ile akciğer kanseri ve ultraviole ışını ile cilt kanseri direkt ilişkilidir.
Buradan çok fazla sigara içenlerin tamamı akciğer kanseri,
aşırı güneş ışığına maruz kalanların da tamamı cilt kanseri olacak anlamı çıkartılmamalıdır,
çünkü hiç sigara içmemiş bir kişide de akciğer kanserine rastlanabilir.
Ancak sigara içenlerin, içmeyenlere göre 10-20 kat daha fazla akciğer kanseri riski taşıdığı kesindir.
Çevre, yaşam tarzı ve kalıtımdan oluşan faktörler kanserin sebepleri üzerinde rol oynar.
Genlerinizle ilgili yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur (en azından şu anda);
fakat bu risk faktörlerinden bazıları sizin kontrolünüz altındadır.
Bunları tespit ederek yaşamınızda gerekli değişiklikleri yapabilirseniz,
kansere yakalanma ihtimalinizi azaltabilirsiniz.
Tütün ve Benzeri Ürünler
Tütün ve benzeri ürünler, ölümün en çok önlenebilecek sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tütünün her türlü kullanımı (çiğneyerek, enfiye şeklinde, aktif yada pasif)
sağlığa zararlıdır ve kanser riskini artırır. Tüm akciğer kanserlerinin %85-90’ının ve diğer
kanserlerle (ağız, gırtlak, yemek borusu, mide, pankreas, mesane, böbrek, serviks,
lösemi ve muhtemelen kalın barsak) ilgili ölümlerin üçte birinin sebebi tütündür.
Risk oranı kullanılan tütün çeşidine, miktarına ve ne kadar süre ile kullanıldığına bağlı olarak değişmektedir.
Günde bir paket sigara kullanan kişinin sigara içmeyenlere göre
kansere yakalanma oranı 10-20 kat fazladır.
Alkol Bağımlılığı
Kronik Alkol Bağımlılığı, başta karaciğer kanserine ve özellikle sigara ile birlikte
tüketildiğinde ağız, boğaz, yemek borusu ve gırtlak kanserine neden olabilir.
Eğer içkiden vazgeçemiyorsanız kendinizi günde 2
kadehle sınırlamalı ve sigarayı da bırakmalısınız.
Beslenme
Diyet, yeterli miktarda sebze ve meyve tüketmeyen insanların kansere yakalanma oranı,
tüketenlere göre iki kat daha fazladır. Bu korumayı meyve ve sebzelerdeki
antioksidan ve folik asit sağlamaktadır.
Bazı Vitaminlerin, belirli kanser tiplerine karşı koruyucu olduğu görülmüştür.
Buna rağmen vitaminlerin doğal kaynaklardan alınması tercih edilmelidir.
Her zaman için doğal olanının daha sağlıklı olduğu akılda tutulmalıdır.
Yüksek Yağ İçeren Diyet’in meme, rahim ve prostat kanseri ile bağlantılı
olabileceği iddia edilmektedir. Yüksek oranda soya içerikli yiyeceklerin tüketilmesi,
insanların çok fazla soya tükettiği Çin ve Japonya’da, Amerika’ya oranla daha az meme,
barsak ve prostat kanseri görülmektedir. Bu durumun soya içeriğinde
“Genisteine” adlı maddenin kanser hücrelerinin büyümesi için gerekli
proteinlerin üretimini engellemesinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.
Obezite (şişmanlık), ile prostat, rahim, barsak ve meme kanserinin bağlantılı olduğu öne sürülmektedir.
Özetle, ideal bir diyet, dengeli ve her gün en az 5 öğün sebze ve meyve, hububat,
ekmek , tahıl (gerekli liflerin sağlanması için) ve düşük
yağ içeren yiyeceklerin alınması ile sağlanabilir.
Viral Faktörler
Kronik enfeksiyonlar, dünyadaki kanserlerin yaklaşık üçte birinden sorumludur.
Özellikle karaciğer kanseri Hepatit B ve Hepatit C virüslerinin kronik enfeksiyonları
üzerine gelişmektedir.
Hepatit A, besinler ve kirli sulardan bulaşır, bir kaç haftada iyileşir ve
karaciğer kanserine neden olmaz. Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ise kan yolu ile bulaşır
(kan nakli ile, enfeksiyonlu iğnelerin kullanılması ve bazı vakalarda cinsel ilişki ile).
Şistozomiyazis, parazitlere bağlı bir hastalıktır. Kirli sulardan bulaşır,
barsak ve mesane kanserine zemin hazırlayabilir.
Ülkemizde en çok GAP bölgesinde görülmektedir.
Papillom Virüsü, cinsel ilişki ile yayılır, serviks kanseri için yüksek risk oluşturur.
Helikobakter pilori, peptik ülserlerden sorumlu bir organizmadır ve mide kanseri ile bağlantılı olabileceği tespit edilmiştir.
Ultraviole Işınları ve Radyoaktif Maddeler
Ultraviole radyasyon; güneş, solaryum deride hasar oluşturarak cilt kanserine neden olabilir,
bu yüzden 11:00 ve 15:00 arasında direk güneş ışığından uzak durulmalıdır.
Bu saatler arasında güneşe maruz kalınacaksa, koruyucu kıyafetler giyilmeli ve açık yerlere en az 15 faktörlü kremler sürülmelidir.
İyonize Radyasyon, röntgen ışını, U.V. ışını ve enerjisi hücrelere ve kromozomlara zarar verir.
1945’de Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra,
hayatta kalan insanlardaki yüksek lösemi oranı, radyoaktivitenin
kanser riskini arttırdığının kanıtıdır.
1986’da Ukrayna’da gerçekleşen Çernobil nükleer santral kazası yüksek oranda
radyoaktivite, özellikle radyoaktif iyot, stronsiyum ve sezyumu atmosfere yaymıştır.
Radyasyona bağlı hastalıklardaki artış bugün bile tırmanmaya devam etmektedir.
Çocuklar, özellikle tiroid kanserine neden olan radyoaktif iyottan dolayı
yüksek risk taşımaktadırlar; Ukrayna’da çocuklar arasında tiroid kanseri,
nükleer kaza öncesine oranla 10 kat daha fazladır.
Kanserojen Maddeler
Kanserojen maddeler içerisinde sigara dumanı, böcek ilaçları, asbest, ağır metaller
(kurşun, cıva, kadmiyum), benzen ve nitrozaminler gibi maddeler bulunmaktadır.
Bazı endüstri alanlarında çalışan işçilerde normal nüfusta görülmesi beklenmeyen
kanser tiplerine rastlanmaktadır.
Örneğin, mezotelyoma çok nadir görülen bir kanserdir ve sıklıkla
asbest elyafa maruz kalan insanlarda görülür.
Polivinil klorür (PVC) boruların ve diğer malzemelerin başlangıç maddesi olan
Vinil klorür, ender rastlanan bir çeşit karaciğer kanserine neden olmaktadır.
Geçerli olan iş ve güvenlik düzenlemelerine göre,
artık bu tip kanser tiplerine nadiren rastlanmaktadır.
Endüstriyel kimyasalların neden olduğu kanserlerin toplam sayısı
tütün ve diyetin neden olduğu kanserlerle karşılaştırıldığında çok azdır.
Günlük hayatta tükettiğimiz sözü edilen besinler, maruz kaldığımız
kimyasal madde ve çevresel etkenlerin, miktara ve süreye bağlı olarak kanserojen
etki gösterdiği unutulmamalıdır.
Kanser Belirtileri
Erken evrelerdeki kanserlerin tipik bir belirtisi yoktur.
Buna rağmen, dikkat edilmesi ve doktora bildirilmesi gereken bazı belirtiler şunlardır :
Barsak alışkanlıkları ve dışkıdaki değişiklikler.
Aniden başlayan kabızlık ve bunu takip eden ishal nöbetleri,
barsak kanserinin işareti olabilir. Dışkıdaki kan, ciddi barsak hastalıklarının
habercisi olabileceği için hemoroid kanaması olarak yorumlanmadan
önce kontrol ettirilmelidir.
Ayrıca dışkının kalınlığının azalması, barsağın bir parçasının daralmasına
neden olan bir tümörden kaynaklanabilir.
Açık yara ve inatçı deri döküntüleri, deri kanserinin belirtisi olabilir.
Kan veya akıntı, öksürük, kusma ile birlikte veya idrar ve dışkıda görülebilir.
Meme, deri, testis, koltuk altları, boyun, kasık veya karın gibi vücut bölgelerinde
fark edilen kalıcı şişlikler.
Karın ağrıları, hazımsızlık veya yutma güçlüğü, ciddi bir tehlikenin işaretleri olabilir.
Kronik, rahatsız edici öksürük, balgamlı veya kuru öksürükle beraber kan gelmesi –
özellikle sigara içenlerde- kaygı vericidir. Uzun süreli ses kısıklığı da dikkat edilmesi
gereken bir başka durumdur.
Bir haftadan uzun süreli sebebi belli olmayan düşük derecede ateş,
genellikle diş ağrısı veya alerji reaksiyonları gibi nispeten tehlikesiz nedenlere
bağlı olabilse de, vücutta apse veya gizli bir tümör ihtimaline karşı
doktora başvurulmalıdır.
Kişi kendi isteği dışında kilo kaybediyorsa, nedeni araştırılmalıdır.
Bu işaretler kanser dışındaki herhangi bir nedenden de olabilir.
Ayrıca bu belirtilerle beraber ağrı da olmayabilir.
Durumu hafife alıp sağlık kontrolü ihmal edilmemelidir.
Kanserin ilk evrelerinde ağrı olmayabileceği unutulmamalıdır.
Erken evrede teşhis edilmiş kanserlerin tedavisi çok daha kolaydır.
Kanserde Erken Tanı
Aşağıda kanserin erken teşhisi için düzenli olarak yaptırmanız
gereken muayene ve testler verilmiştir: Meme kanseri erken tanısı için
takip edilmesi gereken 3 aşama şu şekildedir:
1.Mamografi. Uygun bir şekilde yapıldığında ve dikkatli yorumlandığında
bu yöntem meme tümörünü elle muayene ile hissedilmesinden yaklaşık
2 yıl önce tespit edebilir. Mamografinin 40 yaşından itibaren
yılda bir kez yapılması önerilmektedir.
2. Her ay düzenli olarak kendinizi muayene edin.
Kendi kendine meme muayenesi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Bu muayeneyi 20 yaş üstü her kadının ayda bir kez yapması tavsiye edilmektedir.
3. 40 yaş üzeri kadınların yılda bir kez doktor tarafından muayenesi yapılmalıdır.
Bu tarama yöntemleri hiçbir şikayeti olmayan kadınlarda da yapılması gerekir.
Ele kitle gelmesi gibi şikayeti olan ya da meme kanseri risk grubunda olan kişilerin,
daha sık aralıklarla veya ilave tanı yöntemleriyle (ultrasonografi-biyopsi gibi)
takibi gerekebilir.
Rahim veya serviks kanseri, kadınlarda yaş ilerledikçe rahim ve serviks kanseri riski artar.
Bazı kadınlar menopozdan sonra artık “kadınsal”
problemlerin görülmeyeceğini düşündüklerinden jinekolojik muayenelerini bırakırlar.
Bu doğru değildir. Kaç yaşında olursanız olun yılda bir kez jinekoloğunuzun pelvik
muayene ile Pap smear (servikal yayma) testlerini yapması halen önerilmektedir.
Kalın Barsak(kolon) kanseri yaşlı insanlarda daha yaygındır.
Bu kötü huylu tümörün tanısı için 3 test önerilir:
1. Dışkıda gizli kan testi: Çıplak gözle fark edilemeyen barsak kanamalarını
ortaya çıkartabilir.
2. İleri yaşlarda her yıl yapılması önerilen rektal muayenede doktor,
rektumda tümör veya düzensiz bölgeleri hissetmeye çalışır.
3. Kolonoskopi klinik şüphe üzerine ileri test olarak yapılır ve doktorun
kalın barsakları incelemesini ve tümör oluşumlarını teşhis etmesini sağlar
Prostat Kanseri’ndeki hasta dağılımının %80’ini 65 yaş üzerindeki erkekler oluşturur.
Yaşlı erkeklerde en sık görülen kanserdir.
Erken tanısı için rektal muayene ve kandaki
“Prostat spesifik antijen” kullanılır.
Cilt kanseri: Her fizik muayene sırasında doktorunuz cildinizi dikkatlice incelemelidir.
Kendi vücudunuzu inceleyerek de erken teşhis sağlayabilirsiniz.
Vücudunuzda özellikle şekil ve renk değişikliği gösteren, sınırları düzensiz olan
lekeleri veya iyileşmeyen yaraları doktorunuza bildirin.
Cildinizde özellikle benlere ve pigmentli (renkli) noktalara dikkat edin
(Doktorlar bunlara nevüs adını verir). İlk önce küçük, düz veya yavaşça artan
kahverengi lekeler olarak görülebilirler. Zamanla, tekrar düzleşip,
deri rengini alabilir ve kaybolurlar. Nevüsler, ciltte yayılmaktan çok yığın halinde
bulunan özellikli hücrelerdir. Melanositler deriye rengini verir.
Güneşte kaldığınız zaman daha fazla pigment üretir, deriye daha
koyu renk verir ve bronzlaştırırlar. En zararsız görülen cilt lezyonuna bile biyopsi yapılmalıdır.
Bu kötü huylu olup olmadığını öğrenmenin tek yoludur.
Cilt kanseri hem kadınlarda hem de erkeklerde görülen en yaygın tümördür.
Cilt kanserlerinin bazal ve skuamöz hücre tipleri bölgeseldir, kolay alınır ve nadiren
yaşamı tehdit eder. Buna rağmen, malign melanom ölüme neden olabildiği için
vücuda yayılmadan erken aşamada alınmalıdır.
Bu kansere, güneşteki ultraviyole ışınlarına maruz kalma,
güneş lambaları ve solaryum zemin hazırlayabilir.
Melanom riski yüksek olan insanlar, daha önce malign melanomu olanlar,
yakın akrabalarında bulunanlar, küçükken veya gençken ileri derecede güneş yanığı olanlar,
açık ten rengine sahip kolay yanan ve çilleri olan kişilerdir.
Kanserde Tedavi
Özellikle erken teşhis edilen kanserler, tedavi edilebilir ve yıllarca kontrol altında tutulabilirler.
Barsak, meme, mide, prostat, rahim, cilt ve diğer kanserlere yakalanmış birçok insan normal yaşamlarına devam edebilir.
Kanserin tedavisi için 3 temel tıbbi yöntem vardır. Bunlar cerrahi, radyasyon tedavisi ve kemoterapidir.
Cerrahi Tedavi
Tümörün tamamının çıkarılması, vücuda yayılmadığı vakalarda en iyi tedavidir.
Ameliyatla alınmayan bir kaç hücrenin bile yeni tümör oluşturabilmesi nedeni ile,
cerrahi yöntemlerde tümörle birlikte bir kısım normal dokunun da alınması gerekir.
Cerrahi yöntemle tümörün bir kısmı alınamadı ise radyoterapi veya kemoterapi
ile kalan kanser hücreleri ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Radyoterapi ve kemoterapi kanserli hücrelerin yanında normal hücreleri de etkilediği için,
bu tedaviler sınırlı dozlarda uygulanmaktadır.
İlaç Tedavisi (Kemoterapi)
Kemoterapi kanserli hücreleri yok eden ilaçlarla yapılan bir tedavidir.
Bunlara genellikle anti kanser ilaçları denir.
Normal hücreler kontrollü olarak büyür ve ölürler.
Kanser oluştuğu zaman vücutta normal olmayan hücreler bölünmeye devam eder
ve kontrolsüz olarak yeni hücreler oluştururlar.
Bu ilaçlar kanser hücrelerini yok ederek büyümelerini ve çoğalmalarını durdururlar.
Bu uygulama sırasında sağlıklı hücreler de bu ilaçlardan zarar görebilir.
Fakat bu sağlıklı hücreler genellikle kemoterapiden sonra kendilerini yenilerler.
Radyasyon Tedavisi (Radyoterapi)
Radyasyon tedavisi ameliyatın uygun olmadığı veya cerrahın tümörü tamamen
alamadığı durumlarda bir seçenek olabilir. Kanserin bölgesel olduğu ve hücrelerin
radyasyona hassas olduğu durumlarda radyasyon tedavisi ilk seçenek olmalıdır.
Yüksek enerjili radyasyon ışınları kanser hücrelerini yok eder ya da
büyümelerini ve çoğalmalarını engelleyecek şekilde zarar verir. Eksternal (Dışarıdan)
radyasyon genellikle ayaktan tedavi edilen hastalarda haftada 5 kez uygulanır.
İnternal (İçeriden) radyasyon tedavisinde radyoaktif kaynakların yerleştirilmesi
için cerrahi müdahale gerekir. Yerleştirmeler kalıcı olabilir veya bir süre sonra alınabilir.
İmmünoterapi
Kanserin tedavisinde son zamanlarda kullanılan bir yaklaşımdır.
Bu tedavi, kanserle savaşmak ve/veya kanserin yan etkilerinden
korunmak için vücudun bağışıklık sisteminin kullanılmasıdır.
Hastalara ait tümör hücreleri etkisiz hale getirilir ve laboratuvar hayvanlarına enjekte edilir.
Bu hücreler kansere karşı belirli antikorların üretimini canlandırırlar.
Bu antikorlar daha sonra hayvanlardan alınarak hastalara enjekte edilir.
Biyolojik Terapi de yeni bir tedavi şeklidir. Biyolojik tedavide vücudun savunma sistemini
kuvvetlendirmek için birtakım doğal maddelerden ve çeşitli uyarıcılardan yararlanılır.

postheadericon Rahim Kanseri

Rahim Kanseri
Rahim kanseri veya tıbbi literatürde “uterin kanser veya uterus kanserleri”
denildiğinde rahim içini döşeyen endometriumdan
(rahim iç zarı) kaynaklanan kanserler akla gelir.
Bu kanserlere “endometrium kanseri” de denilmektedir.
Bu tabaka her menstruel siklusda (adet dönemi) değişikliğe uğrar.
Menopoz döneminde ise rahmin iç tabakası olan endometriumda
meydana gelen değişimlerle sonlanır.
Rahim kanseri, endometrium tabakasındaki hücrelerin kontrolsuz çoğalması sonucu oluşur.
Oluşan kanser hücreleri lenf bezlerine, çevre organlara veya kan akımı ile
uzak bölgedeki organlara ulaşabilirler.
Daha az görülen rahim tümörü ise sarkomlardır. Bu tümörler rahmin kas tabakasında oluşur.
Rahim kanseri endometrium dokusunda geliştikten sonra kadın üreme sisteminin
diğer organlarına da yayılma gösterirler.
İlk önce rahim ağzı (serviks), tüpler ve yumurtalıklara doğru yayılır.
Daha ilerlemiş hastalık durumlarında lenfatik damarlar aracılığı ile
vücudun diğer bölümlerine geçer.
Bir kanserin lenf veya kan yoluyla yayılması olayına “metastas” denir.
Kadınlardaki tüm kanserler arasında dördüncü sırada olup, aynı zamanda
en sık görülen kadın üreme sistemi kanseridir.
Amerikalı kadınlara musallat olan en yaygın kanser türüdür ve
erken yakalandığında hemen her zaman tedavi edilebilir.
Genellikle menopozdan sonra 50-70 yaşları arasında görülür.
Araştırmacılar kesin sebebini bilmiyorlarsa da menopozdan
sonra alınan östrojen takviyesinin katkısı varmış gibi görünmektedir.
Rahim Kanseri Nedenleri
Uterus (Rahim) Kanserlerinde Risk Faktörleri şöyle sıralamamız mümkündür:
Erken yaşta adetlerin başlaması ve menapoza geç girmek
Siyah ırkda daha fazla görülür
Çocuk doğurmamış olmak
Hastanın bağışıklığının baskılanması
Sigara içimi
Düşük sosyo ekonomik düzey
Çok eşlilik
Genç yaşlarda adet düzensizlikleri, adet gecikmeleri, PCOS
Şişmanlık (Obesite)
Cinsel temasın 20 yaşından önce başlaması
Çok doğum
Vitamin C eksikliği
Hipertansiyon
Şeker hastalığı (Diabetes mellitus)
Endometrial hiperplazi öyküsü olanlar
Birinci derece akrabalarda rahim kanseri olanlarda
Erkek eşin sünnetli olmaması
Viral ve bakterial enfeksiyonlar
Östrojen salgılayan tümörler
Diğer kanserlerin varlığında rahim kanseri sıklıkla rastlanılabilir.
Polikistik Over Hastalığı; yumurtalarda fazla miktada kistler ve
yumurtlamama ile karakterize klinik bir tablo
Önceden doğum kontrol hapı kullanmış veya kullanmakta
olanlar rahim kanseri ve yumurtalık kanseri için
risklerini azaltırken, rahim ağzı (serviks) kanseri için risklerini arttırırlar.
Rahim kanserinin en önemli nedenlerinden birinin aşırı kilo olduğu açıklandı.
Kanserin Türkiye’de kalp hastalıklarının ardından
en fazla öldürücü etkiye sahip ikinci hastalık olduğuna belirtildi.
Kadınlarda en çok görülen kanser çeşidi başta meme kanseri olmak üzere sırasıyla akciğer,
bağırsak,
mide ve rahim kanseri gözlemlenmektedir.
Ülkemizde kansere yakalanmanın birçok nedeni vardır.
Bunlar; sigara, enfeksiyonlar, radyasyon,  hormonlar ve çevresel faktörler gibi etkenler yer alıyor.
Tüm kanser çeşitleriyle mücadelede en önemli şey ise düzenli kontrol, erken teşhis ve tedavidir.
Kadınlar için en tehlikeli kanser çeşitlerinden birinin de rahim kanseridir.
”Kadınlarda meme ve rahim kanserine yakalanma oranı son yıllarda oldukça arttı.
Rahim kanserinin en önemli nedenlerinden biri de şüphesiz aşırı kilodur.
Kilolu kişilerde dengesiz olarak artan kadınlık hormonu (estrojen) bu kanserin en önemli nedenidir.
Aynı zamanda kansere yakalanmada genetik etkenler de oldukça önemli.
Stres ve dengesiz beslenme
gibi etkenleri de kanser nedenleri arasında söylemek mükündür.
Birden fazla partnerle ilişkide bulunulması halinde rahim ağzı kanserinin arttığı görülmüştür.
Rahim ağzı kanserinin gelişmesinin, tedavi ile yüzde 90 engellenebilmektedir.
Rahim Kanseri Belirtileri
Rahim kanseri erken evrede genelde bulgu vermez.
Erken dönemde yakalayabilmek için yıllık rutin smear testi ve muayene yapılmalıdır.
İlerlemiş kanserin klinik bulguları;
Adet kanamasının sık ya da düzensiz olması ve adet kanamasının miktarında artış,
Adet arası kanamalar, bu kanamalar lekelenme, kanlı akıntı veya aşikar
kanamalar şeklindede olabilir.
Genelde kokulu, kaşıntı yapmayan akıntıdır.
Adetten kesilme sonrası (menopoz) görülen kanamalar
Cinsel ilşki sonrası kanama
Bel ve kasık ağrısı
Kanlı akıntı, pis ve kötü kokulu akıntı,
Zayıflık, kilo kaybı ve kansızlık hastalığın geç dönem bulgularıdır.
Rahim ağzı kanserinin ilerlemesi bazen çok hızlıdır.
Bu nedenle, kanserin erken dönemde saptanabilmesi için gebelerde dahil olmak üzere tüm
kadınların düzenli jinekolojik muayene ve smear testi yaptırmalarının büyük önemi vardır.
Çünki hastalık bulgu vermeye başladığında çoğunlukla ilerlemiş safhadadır ve
klinik olarak yapılacak şeyler çok azdır.
Kanserin tanısı jinekolojik muayene ve alınan örneklerin patolojik incelemesi ile yapılır.
Erken evre kanserlerin tedavisinde sadece rahim boynu veya rahimin alınması ile
başarılı sonuç elde edilirken,
ilerlemiş kanserlerde büyük ameliyatlar ve bunlara ek olarak yapılan radyoterapi ve kemoterapi
tedavilerinin sonuçları pek yüz güldürücü olmamaktadır.
Rahim Kanseri Tedavisi
Rahim kanseri şüphesi bulunan hastalara jinekolojik muayeneden sonra ultrasonografi uygulanır.
Eğer kanama veya akıntı gibi bir belirti varsa mutlaka rahim içinden biyopsi alınmalıdır.
Tanı konulunca uygulanacak olan tedavi, cerrahi müdahaledir.
Operasyonda, rahim, yumurtalıklar ve karın içinden sıvı alınması,
karnı örten yağlı gözenekli doku omentum, ve lenf nodlarının çıkarılması gerekir.
Bu işlemler, jinekolojik onkoloji eğitimi almış kişilerce yapılabilir.
Sonuçların patolog tarafından değerlendirilmesinden sonra gereken vakalarda
Radyoterapi de tedaviye eklenir.
Kanserin erken döneminde sadece rahimin alınmasını gerektiren cerrahi
uygulamalarla şifa sağlanabilir.
İleri dönemde büyük cerrahi girişimlere ilaveten hormon tedavisi,
kemoterapi ve radyoterapi uygulanmaktadır.
Rahim kanserlerinin erken tanısında, her yaştaki ve özellikle menapoz sonrası kadınların
karşılaştıkları anormal kanamalarda doktora başvurmaları hayat kurtarıcı olmaktadır.
Ameliyat ile kanserli rahim çıkartılırken aynı zamanda cerrahi evreleme yapılmalıdır.
Karın orta hat kesisi ile açılmalı ve karın içini tümör yayılımı açısından gözle değerlendirmeyi
takiben karın içine steril sıvı dökülerek yıkantı sıvısı alınmalıdır.
Daha sonra rahim ve yumurtalıklar ve lenf bezleri çıkartılmalıdır
(pelvik – paraaortik lenfadenektomi) Karın içinden şüpheli bölgelerden biopsiler alınmalıdır.
Karın içine yayılım mevcutsa (evre IVb) , mümkün olduğu kadar tüm tümöral kitle çıkartılmalıdır.
Karın içine yayılmış rahim kanserlerinde de yumurtalık kanserinde olduğu gibi,
omentektomi ve yayılım olan barsak kısmı çıkartılarak geriye tümör bırakılmamaya
(rezidü) çalışılmalıdır.
Tam bir cerrahi evreleme yapılan hastalarda ameliyat sonrası radyoterapi
yapılması gereken hastalar daha doğru seçilir.
Oysaki tam cerrahi evreleme yapılmayan hastalarda ,ameliyatın eksikliğini gidermek
için tüm hastalara radyoterapi yapmak gerekir. Tam bir cerrahi evreleme sonrası
lenf bezlerinde kanser yayılımı yoksa , karın alt bölgesi ışınlaması ( pelvik radyoterapi) yerine
vajinal kubbe ışınlaması daha akılcı bir yaklaşımdır.
Böylece radyoterapinin barsaklara yapacağı olumsuz yan etkilerinden korunulmuş olunur.
Clear cell veya seröz papiller gibi hastalık seyri kötü olan histolojik tipler dışında,
evre Ic- endometrioid adeno kanser olgularında, radyoterapi yapılmadan bile hasta takip edilebilir.
Cerrahi sonrası takip edilen olgularda hastalık tekrarlama oranları %5-8 kadardır.
Hastalık tekrarlaması olan olgularda ise eğer daha önce radyoterapi yapılmamışsa
uygulanacak olan
radyoterapi ile başarı oranı yüksektir. Eğer hastalık vajen kubbe üzerinde
bölgesel olarak tekrarlamışsa
bu hastalara ameliyat yapılarak kitle çıkartılmalıdır.
Radyoterapi, kitle çıkartıldıktan sonra yapılırsa daha başarılı sonuçlar elde edilir.
Genellikle yavaş ilerleyen ve teşhis edildiğinde hâlâ yayılmamış olma ihtimali yüksek olan
bir tür olan rahim kanserinde, en az 5 yıl kurtulma ihtimali % 88′dir.
Çevredeki dokulara yayıldığında bile bu oran % 75′dir. Nadiren sonuç bu kadar iyi olmayabilir.
Rahim kanserinde tedavi yöntemlerini özetleyecek olursak:
Tedavi- Ameliyat
Doktorların çoğu histerektomi (rahmin alınması) çünkü kanserin bu organlara da
yayılma eğilimi vardır.
Radyasyon
Kanser rahmin ötesine de yayılmışsa genel anestezi altındayken vajina veya rahime
bir alet veya radyum yereştirilerek yapılan derin bir radyoterapidir.
Radyum vücudun içinde birkaç gün kalır ve bu süre içinde hastanede yatılması gerekir.
Bazen de birkaç yöntem bir arada kullanılır.
İlaç
Eğer kanser vücudunuzun başka yerlerine metastas yapmışsa (yayılmışsa)
hatta bazen daha bile uzun olabilir.
Başka antikanser ilaçlar da kullanılabilir.
Rahim Kanseri Riskini Artıran Nedenler
Kadınlar arasında en sık görülen kanser türlerinden biride rahim kanseridir.
Rahim kanseri adından da anlaşılacağı üzere rahim iç zarından bulunan
hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşur.
Erken dönemde belirti verdiği için genelde kolaylıkla tedavi edilirler.
Rahim Kanseri Riskini Artıran Faktörler arasında en sık rastlanılanlar geç menopoz,
anne olmamak, obezite, şeker hastalığı, çok genç yaşta adet görmeye başlamak,
adetlerini düzenli olarak görememek sayılabilir.
Hiç anne olmamak gibi çok sık anne olmak ve düşük yapmakta rahmi yıpratan ve
kanser riskini artıran faktörlerden sayılabilir.
Rahim kanserinin en önemli belirtileri menopozdan sonra ara kanamalar,
menopoz öncesi ise yoğun adet
kanamaları ile ara kanamalardır. Bu belirtiler her zaman kanser habercisi olarak sayılmasa da
bir kadın hastalıkları uzmanına gitmenizi gerektirecek önemli nedenler arasında yer almaktadır.
Rahim Kanseri Yatkınlığını Artıran Etkenler
Ülkemizde en sık görülen jinekolojik kanser türlerinin başında Rahim Kanseri gelmektedir.
Genel olarak menopoz sonrası dönemlerde görülen kanser türleri ender olmakla
beraber bazen genç kızlarda da tespit edilebilmektedir.
Aslında kanser türleri arasında en erken dönemde belirti veren kanser olan
rahim kanserinin bu nedenle erken teşhisi kolay olmaktadır.
Menopoz sonrası kadınlarda kanamalar, menopoz öncesi kadınlarda ise
iki adet dönemi arası kanamalar yada uzun süren ve sık tekrarlayan
kanamalar rahim kanserinin en belirgin bulgularıdır.
Rahim Kanseri Yatkınlığını Artıran Etkenler arasında ise en öne
çıkanlardan ilki ise çok erken yaşlarda cinsel ilişkiye girmektir.
Ayrıca birinci dereceden akrabalarının içerisinde rahim kanseri olan kişiler daha
büyük bir risk grubu içerisinde yer almaktadırlar.
Yine hiç doğum yapmamış kadınlar, aşırı ve uzun süre kadınlık hormonu
yani östrojon kullananlar, aşırı şişmanlar, yüksek tansiyon hastaları ,
polikistik over hastalığı olan kişiler  menopoza geç girenler, adet görmeye erken yaşta
başlayanlar ile bağışıklık sistemi bozulan kişiler rahim kanserine yatkınlığı bulunan kişiler sınıfına girmektedirler.
Bu grupta yer alan kişilerin her yıl düzenli olarak kadın hastalıkları uzmanına
jinekolojik muayene olmaları ve smear testi yaptırmaları erken teşhis için çok önemlidir.
Obezite Rahim Kanserine Neden Oluyor
Kanser vakalarının son yıllarda katlanarak artması üzerine
Dünya Sağlık Örgütü Dünya çapında özel çalışmalar başlattı.
Yapılan araştırmalarda elde edilen veriler oldukça çarpıcıydı.
Kanserde yaşanılan artışın birinci nedeni olarak Obezite belirlendi.
Hareketsiz yaşam, yoğun stres, hazır yemek alışkanlıklarının yer edinmesi ile
beraber şişmanlayan nüfus arttıkça kanser olan kişi sayısı da artış göstermeye başlıyor.
Obezitenin birinci derecede sorumlu tutulduğu bir kanser türü de rahim kanseri.
Üstelik araştırmaya göre obezite yalnızca rahim kanserine neden olmuyor
ayrıca hastalığın tedavisini de olumsuz yönde etkiliyor.
Obezite hastalığına sahip olan kadınların pek çoğunda uygulanacak olan
radyoterapi ilgili bölgelere ulaşamadan etkisini kaybediyor.
Bu nedenle kilo almamaya çalışmak çok önemli.
Ayrıca kilonuz boyunuza oranla fazla ise fazla kilolarınızdan sağlıklı yöntemler ile
kurtulmanızın sağlığınız açısından gerektiğini unutmayın.
Rahim Kanseri Neden Olur? Ve Rahim Kanserinde Tedavi Olunmazsa Ne Olur?
Vücudumuzda bulunan her bir hücrenin görevi vardır.
Bu hücreler belirli sürelerde yaşamakta, çoğalmakta ve ölmektedir.
Ancak bazen bu hücreler bazı nedenlerden dolayı kontrolsüz olarak çoğalmaya başlar.
Bu çoğalma hızlı bir şekilde meydana gelir ve sağlıklı hücrelerin ölmelerine neden olur.
Rahimde bulunan hücrelerin bu tip bir etkileşim geçirerek kontrolsüz şekilde
çoğalmalarına rahim kanseri denilmektedir.
Rahim kanseri de diğer tüm kanser türleri gibi kesin olarak nedeni
belirlenmiş bir kanser türü değildir.
Ancak rahim kanserine yakalanan kadınlar üzerinden yapılan
araştırmalar sonucunda elde edilen istatistiksel
verilere göre erken yaşta cinsel ilişkiye giren, erken doğum yapan, çok doğum yapan, kendisi yada
eşi çok eşli ilişkiler yaşayan kişilerin rahim kanserine yakalanma riskleri yükselmektedir.
Rahim kanserinden korunmak için her yıl düzenli olarak smear testi yaptırmak önemlidir.
Böylelikle hastalık erken dönemde yakalanabilir ve kolaylıkla tedavi edilebilir.
Rahim Kanserinde Radyoterapi
Rahim kanserini diğer kanser türlerinden ayıran en önemli özelliği
hastalığın çok erken dönemlerinde bile belirti vermesidir.
Menopoz sonrası kadınlarda her türlü kanama, menopoz öncesi kadınlarda ise
lekelenme tarzında bile olsa ara kanamalar
ile çok yoğun gelen adet kanamaları olası bir rahim kanseri belirtisi olarak kabul edilmektedir.
Hastalık erken belirti vermesine rağmen pek çok kadın bu belirtileri önemsemez ve bu nedenle
hastalığın erken dönem teşhis ve tedavi fırsatı kaçırılır.
Erken dönemde teşhis edilen rahim kanserlerinde
kanser oluşumunun meydana geldiği rahim alınarak tedavi sağlarken ilerleyen evrelerde tedaviye
radyoterapi de eklenmektedir. Rahim Kanserinde Radyoterapi ameliyatın mümkün olmadığı
durumlarda kullanılabileceği gibi ameliyat sonrasında tedbir amaçlı olarak kullanılabilir.
Radyoterapi ile gözden kaçırılan kanser hücrelerinin yok edilmesi amaçlanmaktadır.
Ancak yüksek kiloya sahip kişilerde radyoterapinin etkilerinin azaldığı bilinmektedir.
Rahim Çıkması Ve Rahim Kanserinde Erken Tanı Yöntemleri Nelerdir?
Rahim kanseri rahimin iç tabakasında bulunan hücrelerin kontrolsüz çoğalması
sonucu oluşan oldukça ciddi bir hastalıktır.
Ancak hastalık vajinal kanamalara yol açtığı için çok erken devrelerde teşhis edilebilmektedir.
Bu nedenle menopoz sonrası gelen kanamalar ile menopozdan önce düzensiz olan ve çok uzun süren
kanamalar çok büyük önem taşımaktadır. Bu tip şikayetler başka hastalıkların belirtileri olabileceği gibi rahim
kanserinin de belirtileri olabilmektedir. Bu nedenle bu tip şikayetleri olan
kadınların hiç vakit geçirmeden
mutlaka bir kadın hastalıkları uzmanına muayene olmaları şarttır. Rahim kanseri hastalığın
kanama yolu ile belirti vermesi sonucunda erken tanı konulabilen bir kanser türüdür.
Bu tip şikayeti olan hastalar kadın hastalıkları uzmanlarınca muayene edilir, gerekli
görüldüğü durumlarda doktor jinekolojik muayene esnasında hastadan küretaj yöntemi ile
biyopsi için parça alır.
Bu küretaj parçaları hastalığın teşhisi için çok büyük önem taşımaktadır.
Patalog tarafından incelenen bu
küretaj parçalarında kanserli hücre tespit edilirse hastaya rahim kanseri teşhisi konulur.
İlk tercih edilen
tedavi yöntemi ise cerrahi müdahaledir.
Rahim kanseri yukarıda saydığımız nedenler
ile erken teşhis edildiği için
çoğu hastaya cerrahi tedavi uygulanması mümkün olmaktadır.
Cerrahi müdahaleden sonra kanserin yayılımına bağlı
olarak tamamlayıcı tedavi olarak radyoterapi de uygulanabilmektedir.
Rahim kanserinin erken tanısının mümkün
kılabilmek için ara kanamaları ve düzensiz adetleri mutlaka dikkate almalı ve uzman
bir kadın hastalıkları uzmanına başvurmalısınız.
Rahim Ağzı Kanserinde Kahvenin Önemi
Rahim ağzı kanserinin hızla yayılması üzerine bu kanser türü üzerine
yapılan araştırmaların sayısı da
her geçen gün artıyor. Son yapılan araştırma ise Japonya Sağlık Bakanlığından
teklif gelmesi nedeni ile
Ulusal Kanser Merkezi tarafından gerçekleştirildi.
Araştırma için tam 15 yıl süresince yaşları 40 ila 69
arasında değişen tam 54 bin kadın sağlık açısından takibe alındı. Bu kadınlar arasından tam 117 kişi
rahim ağzı kanserine yakalandı. Araştırmanın sonucunda elde edilen en şaşırtıcı veri ise günde
3 fincandan fazla kahve tüketen kadınların diğer kadınlara oranla daha az rahim ağzı kanserine yakalanma
riski bulunduğunu ortaya çıkardı. İçerisinde bulunan özel maddeler nedeni ile vücutta bulunan insülin
seviyesinin düşmesine neden olan kahvenin bu nedenle rahim ağzı kanserine karşı koruyucu bir
etkisi bulunduğu öne sürülüyor. Araştırma halen devam ederken rahim ağzı kanserine karşı
koruyucu etkisi bulanan diğer yiyecek içecek grubu ürünlerin tespitine yönelik çalışmalar sürüyor.
Rahim Ağzı Kanseri İçin İdeal Yaş 9 – 11 Yaş
Virüs sonucu oluşan tek kanser türü olarak bilinen rahim ağzı kanserinin görülme sıklığı tehlikeli
boyutlarda artmaya devam ediyor. Virüsten kaynaklandığı tespit edildiği için bu hastalıktan
koruyucu etkiye sahip bir aşı geliştirilmesi ile beraber rahim ağzı kanserinin yayılımının azalması bekleniyor.
Ancak aşının çok yeni bir aşı olması ve üzerinde sürekli olarak olumsuz spekülasyonlar yapılması ile beraber
aşı ülkemizde yeterli ilgiyi görebilmiş değil.
Rahim Ağzı Kanseri İçin İdeal Yaş 9 – 11 yaş olarak belirlense de aşıyı
26 yaşına kadar her kadına yapılabileceği belirtiliyor. Aşının koruyucu etkiyi gösterebilmesi için
6 ay içerisinde 3 doz vurulması öneriliyor.
3 dozun toplam maliyeti ise yaklaşık olarak 360 lirayı buluyor.
Aşı ülkemizde ilk vurulmaya başlandığında fiyatı tek doz için
254 lira olarak uygulanırken bugünkü fiyatı
yaklaşık olarak 120 lira civarında seyrediyor.
Aşının sağlık bakanlığı zorunlu aşı takvimine girmesi ve
ilkokul çağındaki kızlara vurulması için çalışmalar sürüyor.
Rahim Ağzı Kanseri Hızla Yayılıyor
Rahim ağzı kanseri kadınlar arasında hızla yayılmaya devam ediyor.
Ülkemizde yapılan araştırmalar sonucu
Rahim Ağzı Kanserinin kadınlar arasında en sık görülen
kanser türleri arasında ikinci sıraya yerleştiği açıklandı.
Konuya dikkat çekmek için yapılan çeşitli etkinliklere
ve ilk defa bir kanser türü için aşı geliştirilmesine
rağmen artışın önüne geçilemiyor.
Bunun en önemli nedenleri arasında yan etkilerinden korkan ailelerin aşı
yaptırmak istememesi ve kadınların düzenli jinekoloji muayene
alışkanlıklarının olmaması ilk iki sırada yer alıyor.
Cinsel hayatı olsun olmasın her kadının rahim ağzı kanseri riskine karşın yılda
bir kere pap smear testi uygulatması öneriliyor.
Bu test ile hastalık erken safhalarda teşhis edilerek kolay bir şekilde tedavi edilebiliyor.
Rahim ağzı kanserinin tedavisi
kolay olmasına rağmen geç teşhis edilen kanser vakalarında tedavinin başarı oranı ve
hasta yaşama süresi azalıyor.
Genç Kızlarda Rahim Kanseri Aşısı
Genç kızlarda ve kadınlarda rahim ağzı kanserine yol açan HPV’ye (Human Papilloma Virüs)
karşı koruma sağlayan aşıya Sağlık Bakanlığı ruhsat verdi. Kansere karşı bilimin kazandığı zaferin
ilk halkası olarak nitelenen aşı “Gardacil” adıyla Mart’tan itibaren piyasaya çıkacak.
Amerikan Merck firmasınca geliştirilen ve “Gardasil” adı verilen aşı,
ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nce (FDA)
8 Haziran 2006’da onaylanarak “zorunlu Aşı” kapsamına alındı.
Türkiye’de, bu aşamada sosyal güvenlik
kapsamına alınmadığından bedeli karşılanmayan aşı özellikle
9-26 yaş grubundaki kadınlara öneriliyor.
Kadından cinsel ilişkiyle erkeğe geçen HPV’ye karşı geliştirilen aşıyı isteyen erkeklerin de
korunma amacıyla yaptırabileceği belirtiliyor. Ergenlik çağına yaklaşırken, birey henüz
aktif cinselliğe başlamadan önerilen aşının üç aşamada birer doz olmak üzere
1 yıl içinde yapılması öneriliyor.
Tek doz fiyatı 254 YTL olacak aşının, bir kişiye salt aşı maliyeti 762 YTL olacak.
Bu nedenle, aşıya öncelikle
belli gelir grubunun üzerindeki toplum kesimlerinin ilgi göstermesi bekleniyor.
Aşı, cinsel temasla geçen
HPV’nin 6, 11, 16 ve 18 tiplerine ve bu virüsün neden olduğu siğillere karşı koruma sağlıyor.
Özellikle ABD, İngiltere, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde daha yaygın olan dünya kadın
nüfusunun yarısından fazlasının HPV ile enfekte olduğu, ancak kiminin hasta, kiminin
de taşıyıcı olduğu bildirildi.
HPV (human papilloma virus) adı verilen virüs insanlarda ve özellikle de kadınlarda
genital bölgede siğil oluşumuna neden olabilmekte ve rahimağzında (bazen de vulva ve vajina’da)
kanser öncüsü lezyonlara ve ileri aşamalarda da rahimağzı ve (bazen vulva ve vajina)
kanserine yakalanma riskini artırabilmektedir.
HPV özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüstür.
Ülkemizde yaygınlığı daha az olsa da HPV geçiren kadınlarımızın sayısı her geçen gün artmaktadır.
Yeni geliştirilen aşılar, doğada yüzden fazla alt türü bulunan HPV virüsünün çeşitli tiplerine
karşı vücutta aşılama yoluyla bağışıklık oluşturabilmekte ve bu virüsün yol açtığı
olumsuzluklardan korunmasına yardımcı olabilmektedir.Yüzde 100 koruyuculukları olmasa da
bu aşılar rahim ağzı kanserine karşı son derece etkili bir koruma sağlamaktadırlar.
İzlenmesi gereken yol
Doktora başvurarak jinekolojik muayeneden geçmeli ve eğer cinsel yaşamınız varsa
Papsmear testine tabi tutulmalısınız. Cinsel yaşamı olmayan kızlarda her ne kadar daha önce
HPV geçirilmiş olma olasılığı son derece düşük olsa bile doktorun dış genital bölgedeki muhtemel
HPV lezyonlarına karşı genital bölgeyi gözden geçirmesi önemlidir.
Muayenenizde bir sorun yoksa ve smear testiniz de normalse, yani gözle görülür veya mikroskopla görülür
HPV sorunlarına sahip değilseniz 6 aylık bir sürede toplam üç kez aşılanmalısınız.
İlk dozdan son doza kadar geçen süre içerisinde HPV düşündürecek bir sorunla karşılaşmadığınız
sürece her aşıdan önce muayene olmanıza gerek yoktur.

postheadericon Meme Kanseri

Meme Kanseri
Meme kanseri meme hücrelerinde başlayan kanser türüdür.
Akciğer kanserinden sonra, dünyada görülme sıklığı en yüksek olan kanser türüdür.
Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı bildirilmektedir. Erkeklerde de görülmekle beraber, kadın vakaları erkek vakalarından
100 kat fazladır. 1970′lerden bu yana meme kanserinin görülme sıklığında artış yaşanmaktadır
ve bu artışa modern, Batılı yaşam tarzı sebep olarak gösterilmektedir.
Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde görülme sıklığı, dünyanın diğer
bölgelerinde görülme sıklığından daha fazladır.
Meme kanseri, yayılmadan önce, erken tespit edilirse,hasta %96 yaşam şansına sahiptir.
Her yıl 44000′de bir kadın meme kanserinden ölmektedir.
Meme kanserine karşı en iyi koruyucu yöntem erken teşhisdir.
Meme kanserinin birçok tipi vardır. En sık rastlanan duktal karsinoma,
memenin süt kanallarında başlar. Meme kanseri memenin dışına yayıldığında koltuk altındaki lenfatik nodüller en sık görülen yayılım yerleridir. Kanser hücreleri memenin diğer
Lenf Nodlarına, Kemiğe, Karaciğer ve Akciğere yayılabilir.
Her kadın meme kanseri gelişme riskine sahiptir.
Gerçekte meme kanseri gelişen kadınların çoğunda risk faktörleri belli değildir.
Meme kanseri riskini arttıran faktörler
50 yaş üzerinde olunması
Yakın akrabalardan biri meme kanseriyse,
(anne veya kızkardeş meme kanseri ise, 2-3 kat daha fazla)
Daha önceden diğer memede kanser tespit edilmiş olması
Adet görmeye 12 yaşından önce başlamış olması
Hiç gebe kalmamış olması
Adet görmesi 50 yaşından sonra da devam ediyor olması
Araştırmalar, meme hücreleri içerisinde, meme kanser riskini artıran bazı genler olduğunu göstermektedirler. Genetik değişiklikler, aileden (herediter) olabilir veya hayat boyu gelişebilirler. Meme kanseri genellikle tek bir hücrede başlar. Günümüzde meme kanserinin nedeni ve nasıl gelişim göstereceği tam olarak bilinmemektedir.
Meme kanseri kompleks bir hastalıktır. Her vaka birbirinin aynısı değildir.
Meme kanserinin içinde bulunduğu evreye “stage” denir. Gerçek stage’in bilinmesi,
doktorun tedavi planını yapmasını sağlayacaktır.
İnsan, yaşamında meme kanserine sebep olacak herhangi bir yanlış yapmamış olsa da
bu hastalığa yakalanabilir.
Meme kanseri bulaşıcı değildir, başka bir hastadan bulaşmaz.
Meme kanseri, stresle veya memeye travmayla (darbeyle) meydana gelmez.
Meme kanseri gelişen çoğu kadının risk faktörü veya ailesinde hastalığa ait bir hikâye yoktur.
Meme Kanseri Tanısı
Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişkenlik gösterir. Bu faktörlerin arasında yaş ilk sırada gelmektedir. Genç yaşlarda görülebilmesine karşın, ileri yaş gruplarında bu risk artar. Bu nedenle ileri yaş gruplarında erken tanı konması için alınması gereken önlemler, erken yaş gruplarından daha farklıdır.
Yirmi yaş grubu, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidir. Bu kontrıol sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Şişkinlik, yumru benzeri bir değişiklik saptanırsa derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa da, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler. Kırk yaş grubu, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya en az iki yıl arayla mamografi çektirmeleri gereklidir. Elli yaş grubu, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve her yıl mamografi (meme filmi) çektirmelidir.
Kendi kendini kontrollerde onbeş günü aşkın sürede ele gelen sertlik veya kitle, deride kalınlaşma, şişme, renk değişikliği, meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması, memede veya meme başında içeri doğru çekinti, meme şeklinde değişiklik, meme başlarının pozisyonlarında değişiklik ve meme başında akıntı gibi belirtiler derhal doktor kontrolü gerektirmektedir. Hekim muayenesi sonusu yapılacak mamografi taramasının ardından ultrason, İnce iğne aspirasyon biyopsisi ve normal biyopsi tetkikleriyle kesin tanı konulur.
Meme Kanseri Evreleri Ve Tedavisi
Evre 1: Tümör 20 mm. ve daha küçüktür. Bu durumda kanser lenf bezlerine sıçramamıştır. Tedavide meme koruyucu yöntemle lenf bezlerinin alınmasından sonra radyasyon tedavisi uygulanır. Desteklemek için kemoterapi ve/veya hormonoterapi eklenir. Bir diğer uygulama da mastektomi yönetmidir. Bu yöntemde kanserli göğüs alınarak koltuk altı lenf bezleri çıkarılır.
Evre 2-A: Tümörün 20 – 50 mm. arasında olup, lenf bezlerine sıçramamış halidir.
Evre 2-B: Tümörün 2-A evresindeki gibi bir boyut aralığında olup (50 mm. den büyük olabilir), koltuk altı lenf bezleriine sıçramamış halidir.
Evre 2: Evre 1 ile aynı tedavi yöntemi uygulanmakla birlikte, eğer tümör aşırı büyümüş ya da lenf bezlerine sıçramışsa kemoterapi, hormonoterapi ve radyasyon tedavisi tamamlayıcı olarak önerilir.
Evre 3-A: Tümör koltuk altı lenf bezlerine ve göğüs dışı dokulara sıçramış durumdadır ve bu halde mastektomi yöntemiyle tedavi youna gidilir. Cerrahi müdahaleden sonra kemoterapi ve hormon tedavisi uygulanır.
Evre 3-B: Bu aşamada tümörün boyutu dikkate alınmaz; tümör göğüs duvarına bağlıdrı ve lenf bezlerine sıçramıştır. “Neoadjuvant” adı verilen tümörün boyunun küçültülmesi amaçlı kemoterapi uygulanmasının ardından tümörün boyunun küçülmesinden sonra lampektomi veya mastektomi yapılır.
Evre 4: Bu aşamada kanser göğüs dışındaki vücut bölümlerine yayılmıştır. Bu evre tedavisinde hastanın yaşam süresini artırmak ve yaşam kalitesini yüksek düzeyde tutmak hedeflenir. Kemoterapi ve hormonoterapi yapılır. Hasta şikayetlerine bağlı olarak mastektomi de uygulanabilir.
Mastektomi uygulamaları sonrasında alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları söz konusu olabilmektedir.
Meme Kanseri Önlemek
Bugüne kadar meme kanseri ile ilgili pek çok risk faktörü detaylı olarak incelenmiştir.
Bu çalışmalarda, küçük yaşlarda adet görme, geç yaşlarda menapoz ve ailede meme kanseri hikayesinin bu riski kesin arttırdığı anlaşılmıştır.
Ailede meme kanseri olması, ilk adet yaşı ve menapoz yaşı kişinin kendi iradesinde olmayan, değiştirilemez risk faktörleridir. Alman kanser araştırma enstitüsünden Dr Karen Steindorf ve Dr Jenny Chang-Claude, Hamburg Eppendorf Üniversite hastanesinden Dr Dieter Flesch-Janys ile ortak bir çalışma çerçevesinde “yaşam biçimi ve davranış değişiklikleri ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi” araştırmışlardır.
“Almanyada her yıl 58.000 kadına meme kanseri tanısı konmaktadır” diyen Dr Jenny Chang Claude, çalışmanın amacını, “ Özellikle önlenebilir risk faktörlerinin ne oranda meme kanserine neden olduğunun anlaşılması ve yapılacak yaşam biçimi değişikliği ile bu oranın düşürülmesi mümkün müdür;” şeklinde açıklamaktadır.
Çalışmalar 4 noktada odaklandı: menapoz semptomlarına karşı kullanılan ilaçlar -hormon replasman tedavisi, günlük fizik aktivite azlığı, kilo fazlalığı ve alkol tüketimi. Bu 4 faktöründe daha önce yapılan çeşitli çalışmalarda, meme kanseri için risk faktörü olduğu gösterilmiştir.
Alman Kanser Yardım Vakfı tarafından desteklenen MARIE isimli çalışmada 3074  post menapoz meme kanseri hastası ile 6386 kontrol grubundaki hastanın epidemiyolojik çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmanın bulgularına göre farklı risk faktörleri tarafından etkilenen kanser vakalarının oranları hesaplanmaya çalışılmıştır.
Çalışmanın sonuçlarına göre hormon replasman tedavisi alan kadınlarla yetersiz fiziki aktivite yapan kadınların meme kanseri riski daha yüksek çıkmıştır. Alkol tüketimi ve aşırı kilolu olmak nispeten daha az etkili bulunmuştur.  Sayılar şöyledir: menapoz sonrası meme kanserlerinin hormon tedavisi ile ilişkisi % 19,4 ve fiziki aktivite yetersizliği ile ilişkisi % 12,8 bulunmuştur.
Her iki faktörün etkisini toplayınca ortaya çıkan rakam % 29,8 dir.
Ameliyat sonrası reseptör pozitif olduğu anlaşılan hastalarda bu oran daha da yüksektir:
% 37,9. Bu çalışmanın sorumlusu bilim insanları, bulunan oranların
Almanyadaki yaşam biçimi ile ilintili olduğunu belirtip, başka ülkelerde farklı oranlar
çıkabileceğini de belirtmişlerdir.
Aile öyküsü, ilk adet yaşı, menapoz yaşı gibi değiştirilemeyen risk faktörlerinin menapoz sonrası kadınlarda meme kanseri oluşumuna etkisi yaklaşık % 37,2 dir. Buna karşılık değişitrilebilir 2 faktörün etkisi de buna yakın çıkmıştır. Dr Karen Steindorf: “ Menapoz sonrası hormon takviyesinden vazgeçilmesi ve daha hareketli bir yaşam biçimi seçilmesi halinde, meme kanserlerinin % 30 kadarını önleyebiliriz” demektedir. Bu çalışmanın sonucunda, çok gerekmedikçe, hormon replasman tedavisinden kaçınmak ve daha fazla fizik egzersiz yapmak gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Memenin yapısı nasıldır?
Memede salgı yapan hücreler tarafından oluşturulan lobül adı verilen birimler vardır. Lobüllerin birleşmesi ile loblar oluşur. Meme bezi memebaşı çevresinde yeralan 15-20 lobdan meydana gelir. Lobüller birbirlerine süt kanalları ile bağlıdır. Süt kanalları meme başına doğru birleşirler. Meme başının etrafindaki koyu renkli alana ise areola adı verilir.
Meme bezi, çeşitli hormonların etkisi altında gelişimini tamamlar. Bu hormonların başlıcaları ise östrojen ve progesterondur. Salgılanan hormonların etkisi ile süt kanalları ve lobüller büyür ve gelişir. Hormonlar meme üzerinde etki gösterebilmek için meme üzerinde özel yerlere (reseptörlere) bağlanırlar.
Meme kanseri nasıl gelişir?
Meme kanseri, lobülleri ya da süt kanallarını oluşturan hücrelerin kontrolsuz çoğalması ile gelişir. Süt kanallarından kaynaklanan kansere duktal karsinom, lobüllerden kaynaklanan tipe ise lobüler karsinom denir. Memenin sıcak, kırmızı ve büyük olduğu kanser türüne ise inflamatuar kanser denir. Inflamatuar kanser daha seyrek gürülür. Memenin lenf damarlarında tıkanıklığa neden olduğundan meme büyük ve ödemlidir, portakal kabuğuna benzer bir görünüm alabilir. İnflamatuar kanser hızlı yayılır. Meme kanseri nadiren erkeklerde de görülebilir.
Meme kanseri kalıtsal mıdır?
Kalıtsal meme kanseri görülen tüm meme kanserlerinin %5-10’unu teşkil eder. Hücrelerimizdeki genler anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal genetik bilgiyi taşırlar. Meme kanserinde bazı genlerin hasarlı olduğu tespit edilmiştir. Bu hasarlı genleri taşıyan meme kanseri hastalarının akrabalarında, meme kanseri ve yumurtalık kanseri gelişme riski daha fazladır. Bazı etnik gruplar için belirlenmiş, meme kanserine yol açtığı tespit edilen meme kanseri genleri bilinmektedir.
Meme kanserine yakalanma riskini arttıran ve azaltan durumlar nelerdir?
1. En önemli risk faktorü yaştır. Yaş artıkça meme kanserine yakalanma riski de artar.
2. Aile öyküsü önemlidir. Birinci derece akrabalarında (anne, kızkardeş gibi) meme kanseri olanların meme kanserine yakalanma riskleri daha yüksektir. Bu grupta olan bayanların olmayanlara göre tarama testlerine daha erken başlamaları önerilir.
3. Meme kanseri beyaz ırkta daha sık görülür.
4. Radyasyona maruz kalma meme kanseri riskini arttırır.
5.Önceden meme kanseri olanlarda yeni meme kanseri gelişme daha yüksektir. Bağırsak, yumurtalık ve rahim kanseri olan hastalarda da meme kanseri gelişme riski daha fazladır.
6. Uzun dönem hormon (östrojen) tedavisi almış olma (örneğin menopoz için) riski arttırır.
7. Menopoz sonrası dönemde fazla kilo alma meme kanseri riskini arttırır.
8.Yetersiz fizik aktivite riski arttırır, özellikle ergenlik döneminde yapılan düzenli fiziksel aktivitenin meme kanseri gelişme riskini azaltığı bilinmektedir.
9.Doğum kontrol hapı kullananlarda meme kanserine yakalanma riskinin az da olsa arttığı bilinmektedir.
10. İlk adeti erken yaşta görenlerde risk artar.
11. Geç menopoza girenlerde risk artar.
12. İlk gebelik yaşı ne kadar geç ise meme kanseri riski de o kadar yüksek olur. Kürtaj ya da düşük nedeni ile doğum yapamadan gebeliklerin sonlanmasının meme kanseri riskini arttırdığı düşünülmektedir.
13.Hiç evlenmemiş bayanlarda daha sık görülür.
14.Sosyoekonomik durumu daha iyi olan bayanlanda, değişen yaşam koşullari nedeni ile meme kanseri riski daha yüksektir (Geç evlenme ve geç çocuk doğurma gibi nedenlerle).
15. Fazla miktarda alkol alımı riski arttırır.
16. Uzun süre emzirmenin meme kanserinden koruyucu olduğu düşünülmektedir.
Meme kanserini erken evrede yakalamak için neler yapılabilir?
20 yaşın üstünde bayanların, tercihen banyoda sabunlu iken, memelerini ve koltuk altı bölgelerini kendilerinin elle her ay muayene edip, ayrıca ayna karşısında da iki memede daha önceden olmayan bir görüntü var mı diye kontrol etmeleri gereklidir. Kendi kendine meme muayenesinin nasıl yapılacağı ayrıntılı olarak ilgili hekimlerden öğrenilebilir. 20 yaş ile 40 yaş arasındaki kadınlara her 3 yılda bir, 40 yaş ve üstündekilere ise her yıl bir doktor tarafindan meme muayenesi yapılmalıdır. 50 yaş sonrasında her kadın her yıl bir mammografi çektirmelidir. Ailesinde meme kanseri öyküsü olup, meme kanseri gelişmesi için riskli grupta olan kadinların ise 40 yaşından sonra yıllık mamografi çektirmeleri önerilmektedir. Böylelikle henüz hastada hiç bir şıkayete yol açmadan çok erken evrelerde meme kanserini yakalama olasılığı artar. Unutulmamalıdır ki, erken evre meme kanseri tedavi ile iyileştirilebilir bir hastalıktır.
Kendi kendine aylık meme muayenesi
Meme kanserinin belirtileri neler olabilir?
Erken evre meme kanserinde hastanın hiç şikayeti olmayabilir, ya da aşağıdaki belirtilerden
bir ya da birkaçı olabilir.
Memede ele kitle gelmesi en sık rastlanan belirtidir.
Memeden akıntı gelmesi (bulanık ya da kanlı)
Meme başında çekilme
Meme derisi üzerinde çekilme
Memede büyüme, ödem, kızarıklık, meme derisinin portakal kabuğu görünümünde olması
Meme başında iyileşmeyen yara
Memede daha önceden olmayan, gözle farkedilebilen herhangi bir değişiklik
Meme kanseri öncelikle lenf damarları ile koltuk altındaki lenf bezlerine sıçrar. İleri evrelerde kanserin meme dışında başka organlara sıçramasına metastaz yapma denir. Meme kanseri en çok kemik, akciğer ve karaciğere metastaz yapar. Metastatik hastalığı olanlarda hastalığın sıçradığı organa göre şikayetler ortaya çıkar. Örneğin kemiğe sıçramışsa, kemik ağrısı, kemik kırıkları meydana gelebilir. Beyine sıçramışsa felç, görme bozukluğu, başağrısı, başdönmesi gibi şikayetler gelişebilir.
Meme kanserinde Teşhis nasıl konur?
Yukarda sayılan belirti veya şikayetleri olan hastaların mutlaka bir doktora başvurmaları gereklidir. Doktor muayenesini yaptıktan sonra memede kitle veya herhangi bir şüpheli durum farkederse bir mamografi ister. Mamografi memenin X ışını verilerek filminin çekilmesidir. Elle fark edilmeyecek kadar küçük kitleleri gösterebilir. Genellikle mamografide şüpheli bulgu varsa meme ultrasonografisi de yapılır. Ultrasonografi doktorun tespit edilen kitlenin içinde sıvı olup olmadığını anlamasını sağlar. Eğer içinde sıvı olan bir kitle varsa buna kist denir, kistin içinden enjektörle örnek alınarak mikroskop altında incelenir. Memede kist olmadığı anlaşılan kitle tespit edildiğinde doktorunuz bir iğne ile girerek bu kitleden parça almak ister. Bu işleme biyopsi denir, bazen bir iğne ile bir parça meme dokusunu enjektör içine çekerek bazen de özel bir iğne ile memedeki kitleden küçük bir parça koparılarak yapılabilir. Her iki işlem için de genel anesteziye ihtiyaç yoktur.
Eğer biyopsi sonucu meme kanseri saptanırsa tedavi planı nasıl belirlenir?
Meme kanserinin tedavisi ve iyileşme şansı hastalığın ne kadar ilerlemiş olduğu yani evresi ile yakından ilgilidir. Meme kanseri biyopsi ile teşhis edildikten sonra hastaların çoğunda ameliyatla kanserin çıkarılması gerekir. Bu ameliyatla aynı zamanda kanserin olduğu taraftaki koltuk altı bezleri de çıkarılır. Ameliyatla alınan tümör ve lenf bezleri mikroskop altında incelenerek bir rapor yazılır. Bu işi yapan tıbbi bölüm patoloji bölümüdür ve yazdıkları rapora patoloji raporu denir. Alınan kanserli dokuda östrojen ve progesteron reseptörlerini tayin etmek gereklidir, çünkü bu test hastanın hormon tedavisinden faydalanıp faydalanamayacağını gösterir. Patoloji raporunda yazılan tümöre ait özellikler (tümörün boyutu, kanser hücrelerinin görünümü, lenf bezlerinin kanser hücreleri tarafından tutulup tutulmadığı, östrojen ve progesteron reseptörlerinin varlığı gibi pek çok önemli özellik) tedavi planını belirlemede yol göstericidir. Bu özellikler aynı zamanda hastalığın evresini belirler. Medikal onkologlar, genel cerrah ve radyasyon onkologları tarafından oluşturulan bir kurul hastanın patoloji raporundaki özelliklerini, yaşını, menopoza girip girmediğini ve genel durumunu göz önüne alarak ameliyat sonrasında ek tedaviye gerek olup olmadığına, olacaksa hangi tedavinin verilmesi gerektiğine karar verir.
Meme sağlığınız için dört adım
Hastalığın Evreleri
Erken evrelerde tümörün boyutu küçüktür, hatta bazen koltuk altı lenf bezlerine dahi yayılmamış olabilir. Evre arttıkça tümörün boyutu , sıçradığı lenf bezi sayısı ve bölgesi artar. Boyun ve göğüs kemiğinin yanındaki lenf bezlerine de sıçrayabilir. İleri evrelerde ise meme dışındaki organlara da sıçrar. En çok kemik, karaciğer, akciğer ve beyne sıçrar.
Nüks Hastalık: Hastalığın tedaviden sonra memede veya başka organlarda geri gelmesidir.
Meme kanserinde tedavi seçenekleri nelerdir?
1.Cerrahi (ameliyatla kanserli dokunun çıkarılmasıdır.)
2.Radyasyon tedavisi (ışınlar ile kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır.)
3.Kemoterapi (ilaçlarla kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır)
4.Hormon tedavisi (hormonların kanser hücrelerinin çoğalmasını sağlayan etkilerini yok etmek amacı ile hormonların çalışmasını bozan ilaçların veya hormon salgılayan bezleri çalışamaz hale getiren tedavilerin verilmesidir)
Meme kanserinde iki türlü ameliyat yapılır.
1.Meme Koruyucu ameliyatlar: Memenin tümünün alınmadığı sadece tümorün çıkarıldığı ameliyatlardır.
Lumpektomi: Yalnızca tümörün ve çevresindeki meme dokusunun çıkarılmasıdır. Genellikle geriye kalan meme dokusuna ışın tedavisi verilir ve aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri çıkarılır.
Segmental Mastektomi: Memedeki kitlenin çevresindeki meme dokusu, tümörün altındaki göğüs kaslarını saran ince zarla birlikte çıkarılmasıdır. Genellikle aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır ve ameliyat sonrası ışın tedavisi verilmesi gereklidir.
2.Memenin tümünün alınmasını içeren ameliyatlar: Bu ameliyatlardan sonra ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
Basit Mastektomi: Memenin çevresindeki yağ dokusu ve üzerindeki deri ile beraber çıkarılmasıdır, genellikle aynı zamanda koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır.
Modifiye Radikal Mastektomi: Meme kanserinde en yaygın yapılan ameliyat türüdür. Tüm memenin, aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri, göğüs kaslarını saran ince zar ve bazen de göğüs duvarı kaslarının da bir bölümü ile birlikte çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrasında ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
Radikal Mastektomi: Memenin göğüs kasları ve koltukaltı lenf bezleri ile birlikte alınmasıdır. Uzun yıllar en sık yapılan ameliyattı, ancak günümüzde sadece tümör göğüs kaslarına sıçradığında yapılmaktadır.
Radyasyon Tedavisi:
Yüksek enerjili ışınları kullanarak tümör hücrelerinin ölmesini ve tümörün küçülmesini sağlar. Işın tedavisi vücut dışında bir makinadan ya da kanserli doku içine yerleştirilen materyaller (radyoizotop) aracılığı ile verilebilir.
Kemoterapi:
Kemoterapi, kanser hücrelerini ilaçlarla öldürmeyi amaçlar. Kemoterapi damardan sıvı seklinde veya ağızdan hap olarak verilebilir. Kemoterapiye sistemik tedavi denilmesinin nedeni ilacın ister damardan isterse ağızdan verilsin, vücuttaki kan dolaşımına katılarak, meme dışına yayılmış kanser hücrelerine de etkili olabilmesinden kaynaklanır. Hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağına, eğer alacaksa kaç kür alacağına patoloji raporundaki tümöre ait özellikler, hastanın yaşı, genel durumu ve menopozal durumu göz önüne alınarak karar verilir.
Hormon Tedavisi:
Hormon tedavisinin de meme kanserinin tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon tedavisi kanser hücrelerinin büyümesine neden olan hormonların çalışmasını bozarak etki eder. Ya ağızdan ilaç vererek vücuttaki hormonların çalışmasına engel olunur ya da hormon üreten bezlerin ameliyatla alınarak hormon salgılamaları önlenmiş olur. Ağızdan verilen hormon ilaçları östrojen hormonunun etkilerini bozarak ya da bu hormonun yapımını engelleyerek çalışırlar. Bazı ilaçlar ise östrojen salgılanmasını sağlayan hipofiz bezi üzerinde etkilidir.
Hangi tedavi ne zaman verilir?
Meme dışında başka bir organa sıçramamış meme kanserlerinde ilk tedavi tümörün ameliyatla çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrası gözle görünür kanseri kalmayan hastalara verilen ek tedaviye adjuvant tedavi denir. Adjuvant tedavi ameliyat sonrası gözle görülmeyen ancak geride kalmış olması muhtemel az sayıdaki kanser hücresini öldürmek amacı ile verilir. Adjuvant tedavi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki özelliklere, hastanın yaşına, menapozal durumuna ve genel durumuna göre belirlenir. Hastalara adjuvant tedavi olarak ameliyat sonrası sadece kemoterapi veya sadece radyoterapi veya hem kemoterapi hem radyoterapi veya sadece hormon tedavisi verilebilir. Çok erken evrede olan hastalarda ameliyat sonrası adjuvant tedavi gerekmeyebilir. Meme koruyucu ameliyat yapılan tüm hastalar ameliyat sonrası ışın tedavisi alırlar. Adjuvant tedaviye başlamadan önce doktor tarafından hastalığın başka organlara sıçrayıp sıçramadığını anlamak için bir akciğer filmi, kemik sintigrafisi, karın ultrasonografisi ve kan testleri istenebilir. Hasta adjuvant tedavisini tamamladıktan sonra eğer ameliyatla alınan meme dokusunda östrojen ve progesteron reseptörleri pozitif gelirse 5 yıl boyunca ağızdan hormon tedavisi alır.
Bazı durumlarda örneğin tümör ameliyatla çıkarılamayacak kadar büyükse ameliyat öncesi kemoterapi verilerek tümör küçültülür ve böylelikle hastaya meme koruyucu ameliyat yapılabilir. Hasta ameliyattan sonra gerekli adjuvant tedavisini de alır.
Hastalık meme dışında organlara yayılmışsa neler yapılabilir?
Metastatik hastalıkta hastalığı geriletmek ya da ilerlemesini durdurmak amacı ile hormon tedavisi veya kemoterapi verilebilir. Eğer sadece kemik metastazlari varsa hormon tedavisi verilebilir, hormon tedavisine yanıt alınamazsa kemoterapi verilir. Kemik dışında karaciğer, akciğer veya başka organlara yayılım var ise kemoterapi verilebilir. Kemoterapi alabilmek için hastaların genel durumu iyi olmalıdır. Beyine sıçramışsa damardan verilen kemoterapi ilaçları beyine geçemediğinden, ışın tedavisi tercih edilir. Kemik ağrılarını azaltmak amacı ile kemik metastazlarına ışın tedavisi verilir. Akciğer veya karaciğerinde tek bir metastazı olan hastalarda hastanın genel durumu da uygunsa, bu metastazlar ameliyatla çıkarılabilir. Metastazlı hastalar yürümekte olan ve tedavide umut vaadeden yeni ilaçları deneyen klinik çalısmalara dahil edilebilirler.
Meme kanseri olmuş ve adjuvant tedavisini tamamlamış bir hasta nasıl takip edilir?
Bu hastalar tanı konulduktan sonraki ilk 2 yıl 3 ayda bir, 3. ve 5. yıllar arası 6 ayda bir daha sonra ise yılda bir kez muayene olmaya gelmelidirler. Meme koruyucu ameliyat yapılan hastalar ameliyattan sonraki ilk 6. ayda, memesinin tümü alınan hastalar ise ameliyattan sonra 12. ayda başlamak üzere yılda bir kez mamografi yaptırmalıdırlar. Bunun dışında hastanın durumuna ve şikayetlerine göre doktor uygun gördüğü tetkikleri isteyebilir.
Meme Kanserinde Önemli Uyarılar
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sıradadır.
Bilinen en önemli risk faktörü yaştır.
Ailesinde meme kanseri olanların meme kanserine yakalanma riski daha fazladır.
Meme kanserinin erken evrede yakalandığında tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğu unutulmamalıdır.
Meme başında çekinti, meme ucundan akıntı, memede iyileşmeyen yara, kızarıklık, şişlik, memede veya koltuk altında ele gelen kitle gibi şikayetleri olan hastalar vakit kaybetmeden bir doktora başvurmalıdır.
Hastalığı erken evrelerde yakalayabilmek için ailesinde meme kanseri olduğu için risk faktörü artmış olan kadınlar hariç tüm kadınlar 50 yaşından sonra her yıl mamografi çektirmelidir. Risk faktörü olan kadınlar ise bu işleme daha erken başlamalıdır.
Hastalık erken evrelerde iken ameliyatla tümörün çıkarılması mümkündür.Takiben hasta yaşı, menapozal durumu, genel durumu ve patoloji raporundaki özelliklerine göre adjuvant kemoterapi, radyoterapi, veya hormon tedavisi seçeneklerinden bir ya da birkaçını alır.
Metastaz yapmış hastalarda hastalığın ilerleyişini durdurmak için hormon tedavisi veya kemoterapi verilebilir.
Meme kanseri olup adjuvan tedavisini tamamlayan hastalar da hastalığın tekrar geri gelmesi (nüks) yıllar içinde söz konusu olabilir. Bu nedenle tedavilerini tamamlayan hastalar periyodik olarak uzman bir doktor tarafindan kontrol edilmelidir.

postheadericon Kemik Kanseri

Kemik Kanseri
Kemikte meydana gelen kanser türüdür.Yaklaşık 100’e yakın kanser çeşidi bulunmaktadır.
Kemik kanseri bu türlerden en zor tedavi edilenidir.
Kemoterapi(kanserde ilaçla tedavi) radyoterapi(ışın tedavisi)
ve ilik nakli yöntemleri ile zor da olsa tedavi edilebilen kemik kanseri,günümüzde daha çok
bitkisel yöntemlerle,alternatif tıp ile tedavi edilmeye çalışılmaktadır.
Çeşitli bitkisel ilaçlarla hormon katılarak genetik yapısı
bozulmuş meyve sebzenin tüketimi,kozmetik ve kimyasal ürünler,
fabrikanın çıkan yoğun dumanlar ve antijen(yabancı)
maddelerin vücuda girmesi kemik kanseri nedenleri arasında yer almaktadır.
Böylece vücutta kemik kanseri gelişebilmektedir.
Kemik kanseri ilk belirtilerini;kanserin meydana geldiği bölgede ağrı, şişlik ve irin
(beyaz-sarı renkli yoğun kıvamlı sıvı) oluşumu şeklinde göstermektedir.
İrin meydana geldiği zaman kemikte basıncı arttırarak amansız, şiddetli
kemik ağrılarına neden olmaktadır.
Bununla birlikte kemik kanserine yakalanmış bir hastada sürekli yüksek ateşte olmaktadır.
Kemik kanseri tedavisi cerrahi olmaktadır. Kanserli bölgenin ameliyat edilmesi gerekmektedir.
Hasta ameliyat edilir ve ameliyattan sonra gerekli ilaçlar verilerek
tedavi sürecine devam edilmektedir.
Kemik Kanseri Belirtileri
Kemik Kanserinin Belirtileri hastalığın hemen başlangıcında hemen ortaya çıkmayabilir.
Hastalık geliştikçe ortaya çıkması geç kalınmasına sebeb olabilir..
Hastalık geliştikten sonra ortaya çıkan Belirtiler şu şekildedir..
- Sırt Bölgesinde Ağrı
- Diş ve burun bölgesinde Kanamaların artması
- Deride çok kolay bir şekilde çürüklerin oluşması
- Böbrek Rahatsızlıkları
- Dilde Tat alımının azalması
- Bunaltı ve Kusmalar
- Zihinde oluşan Bunaklık ve karmaşalar
Hastalığın Teşhisi konmasında Doktorunuz ve Yapacağı Kan Tahlilleri önemlidir.
Çünkü Bu tahlil sonucu Anemi hastalığı görülecektir. Çünkü,
Kan hücrelerinin kemik iliğini işgal etmesinden kaynaklanır..
Kemiklerin myelom hariç en sık tümörleri; osteosarkom, kondrosarkom,
fibrosarkom, ewing sarkom,
kemiğin malign fibröz histiositomu, dev hücreli tümör, anevrizmal kemik kisri ve kondrom dur.
Osteosarkom; daha çok femur distali ve tibia proksimaline yerleşir. Uzun kemiklerin diafizini tutar.
Kondrosarkom; daha çok gövde kemiklerini tutar, buradan da daha çok omuz eklemi kemiklerini tutar
Fibrosarkomlar ( malign fibros histiyositom, malign dev hücreli tm); osteosarkomlar gibi
tibia ve femuru tutarlar ancak osteosarkomun aksine metafiz ve epifizi tutarlar.
Kordomalar; embriyonal notakord artıklarından gelişen malign tümörlerdir.
%50 sakrokogsigeal bölgeden, %35 kafa tabanı ve %15 medulla spinalisden gelişir.
Anevrizmal kemik kistleri; herhangi bir kemikten ortaya çıkabilirler ancak daha
çok alt ekstremite uzun kemikleri ve vertebralarda ortaya çıkmaktadır.
En çok akciğere metastaz yaparlar
Kemik Kanserin de Klinik Bulgular
Osteosarkom tutulmuş bölgede ağrı ve şişlik gösterir.
Osteosarkomlarda metastaz tanı anında hastaların %17 sinde, 18 ay içersinde %80 inde gözlenir.
Kondrosarkomlar lokal olarak daha agresif tümörlerdir,
osteosarkomlara oranla daha sessiz seyrederler.
Kondrosarkomlar pediatrik grupda agresiftirler ve klasik osteosarkomlar gibi davranırlar.
Patolojik krıklar diğer kemik tümörlerine oranla
fibrosarkom ve malign fibröz hidtiositomada daha sıktır.
Fibrosarkomlarda histolojik grade önemlidir.
Yüksek gradlı olanlar lokal agresif olup osteosarkomlar
gibi davranırlar ve 5 yıllık sağkalım %27 dir. Düşük gradlı olanlarda 5 yıllık sağkalım %50 dir.
Kordomalar yavaş büyüyen lokal olarak malign tümörlerdir. %10-25 metastaz yaparlar.
Kemik Kanserinde Tanısal Çalışmalar
Direk grafiler, CT, MR, tüm vücut sintigrafisi ve kan tetkikleri yapılmalı,
Akciğer duz grafisi ve CT si metastaz açısından istenmelidir.
Kemik Kanserinde Evreleme
Primer kemik tümörleri için evrensel olarak kabul edilmiş bir evreleme sistemi yoktur.
Şuan için Enneking evreleme sistemi kullanılmaktadır
Grad (G)
G1 (düşük grad):   Parosteal osteosarkom
Endosteal osteosarkom
Sekonder osteosarkom
Fibrosarkom (düşük grad)
Atipik malign fibröz histiositom
G2 (yüksek grad):  Klasik osteosarkom
Radyasyona sekonder sarkom
Primer kondrosarkom
Paget sarkomu
Fibrosarkom (yüksek grad)
Malign fibröz histiyositom
Dev hücreli sarkom
Lokal yayılım (T)
T1 (intrakompartmantal): intraosseöz, paraosseöa
T2 (ekstarkompartmental): yumuşak dokuya yada ekstrafasiyal yayılım.
Evreleme grupları
IA; G1T1M0
IB; G1T2M0
IIA; G2T1M0
IIB; G2T2M0
III; G1,2T1,2M1
Osteosarkomlarda ‘skip’ kemik metastazları görülebilmektedir.
Bu metastazlar aynı kemikte ikinci bir odak yada eklemin karşı tarafında
ikinci bir kemik lezyonu olarak olmaktadır. Gros yada mikroskopik devamlılık göstermezler.
Kemiğin malign fibröz histiyositomda lezyonun patolojik incelemedeki
lokal yayılımı rutin grafide görünene oranla daha büyüktür.
Kemik Kanserinde Prognostik Faktörler
Osteosarkomlarda en önemli prognostik faktörler başvuru anında metastaz varlığıdır.
Kondrosarkomun prognostik faktörleri; grad, boyut, hücre tipi, yerleşim,
başvurudaki evre,yaş,lokal agresiflik derecesi, başvurudaki ağrının olup olmaması.
Grad 1 de metastaz gelişme oranı %10 ikel grad 3 de %75 dir.
Düşük gradlı fibrosarkomlarda metastaz oranı %5-15 olup, yüksek gradlı fibrosarkomların
uzak metastaz oranı osteosarkomlarınkine eşdeğerdir. 5-10-20
yıllık sağkalı sırasıyla %34, %28, %25 dir.
Kordomalarda en önemli prognostik faktör; yerleşim bölgesi ve lokal yayılımıdır.
Malign fibröz histiyositomlaragresif ve kötü prognoza sahip olmasına rağmen,
fibrosarkom ve osteosarkomlara nazaran daha az agresifdirler.
5-10 yıllık sağkalı sırasıyla %58, %43 dür.
Kemik Kanserinde Genel Yaklaşım
Osteosarkom;
En iyi tedavi sistemik kemoterapi ve cerrahi rezeksiyondur.
Kemoterapide; doksorubisin, vinkristin sülfat, metotroksat ve siklofosfamit kullanılmaktadır.
Ekstrapulmoner metastazlarda RT+KT önerilmektedir.
Kondrosarkom;
Asıl tedavi cerrahidir.
Bu tümöre sahip hastalarda 5 yıllık sağ kalım sadece byopsi ile
%6 iken, tedavi yapılmayanlarda sağ kalım 1-8 yıldır
Standart cerrahi amputasyonla geniş total eksizyondur.
RT; inoperabıl lezyonlarda yada palyasyon gerektiren durumlarda kullanılmaktadır.
Malign Fibroz Histiyositom;
Primer tedavi agressif cerrahidir.
RT ye cevap histiyositik olanlarda, fibrotik olanlara nazaran daha iyidir.
RT inoperabıl lezyonlarda, inkomplet lezyonlarda ve cerrahi sonrası lokal nükslerde kullanılır.
Ayrıca cerrahiyle anlamlı derecede fonksiyon kaybı gelişecekse
cerrahiye alternatif olarak kullanılabilir.
Anevrizmal Kemik Kistleri;
Tercih edilen tedavi cerrahidir ( küretaj, kemik grefti uygulama veya kryocerrahi).
Nobler ve arkadaşları postoperati adjuvan 20-30 Gy RT uyguylamanın
lokal nüks oranını %32 den %8 e indirdiğini göstermiştir.
Kordoma;
Cerrahi + RT rezektabıl olgularda standart tedavi yaklaşımıdır.
Tek başına RT cerrahi uygulanamayan olgularda standart tedavi yaklaşımıdır.
Kemik Kanserinde Radyoterapi Teknikleri
Kemik tümörleri pek radyosensitif değildir.
Osteosarkom;
Çok merkezli bir çalışmada  KT+RT (46 Gy) uygulanan 66 olguluk çalışmada
lokal kontrol oranı %98.5 olarak bulunmuş.
Hipofraksiyone akselere RT ile tedavi edilen 21 hastada (bazıları KT almış bazıları almamış)
%81 lik lokal kontrol sağlanırken KT+RT alan kolda %92 lokal kontrol sağlanmıştır.
Kondrosarkom;
40-60 Gy lik radyoterapi ile bu tümörlerde %45-50 tümör kontrol oranları bildirilmiştir.
Medüller tutulumda tüm kemik tedavi edilmiştir.
Malign Fibröz Histiyositom;
Postoperati  adjuvan 60 Gy RT ile %75 oranında tümör kontrolü olduğu bildirilmiştir.
Dev Hücreli Tümör;
45-55 Gy lik RT ile %80 lik lokal kontrol oranı bildirilmiştir
Kordoma;
50-60 Gy RT ile anlamlı tümör kontrol oranı sağlandığı gösterilmiştir.
Kemik Kanserinde Tedavi Yanetkileri
RT nin kemik etkileri doz ve tedavi volümü ile doğru, yaş ile ters orantılıdır.
Bebeklerde 6 ay- 1 yıl sonra klinik olarak büyüme anormalkiklerine rastlanmaktadır.
RT ye bağlı küçük damar değişikliklerinden dolayı ışınlanan kemik enfeksiyon,
fraktür ve nekroza meyil gösterir
EWİNG SARKOMU
EPİDEMİYOLOJİ
En sık femura yerleşir (%22)
Diafiz metafiz ve epifize nazaran daha çok tutulur.
Hematojen yayılımı sıklıkla akciğer ve diğer kemiklere olmaktadır
Semptomatik olmayan metastazlar genellikle tanı anında vardır.
Düz grafilerde soğan kabuğu görünümü mevcuttur.
Asemptomatik kemik metastazları için kemik sintigrafisi yapılmalıdır.
En önemli tanı aracı açık byopsidir. Çünkü nöroblastom ve çocukluk çağı
küçük hücreli kemik tümörlerin ayırıcı tanısı iğne aspirasyon byopsisi ile yapılamaz.
Patolojik Sınıflama
Pek çok mikroskopik paterni vardır. En sık yaygın patern görülmektedir.
Ayrıca lobüler patern ve filigri paten de görülmektedir
Filigri patern en kötü prognoza sahip olandır
Prognostik Faktörler
Tanı anında tümör boyutu metastaz dışındaki en önemli prognostik faktördür
Pelvisteki tümörler en kötü prognoza sahip olanlardır.
Bunu femur ve humerus gibi distal kemikler izler.
Distal yerleşimli uzun kemiklerin prognozu daha iyidir.
İyi prognostik faktörler; kadın olmak, tanının septomların başlamasından sonra en geç
1 ay içersinde konmuş olması ve yüksek lenfosit sayısı.
Genel Yaklaşım
Çocuklarda, epifizleri kapanmamış ekstremitedeki lezyonlar,
patolojik fraktür tehditi olan lezyonlar,
çokarılabilecek önemsiz kemiklerdeki (fibula, klavikula ve bazı kaburgalar)
lezyonların asıl tedavisi cerrahidir.
Amputasyon RT sonrası gelişebilecek başarısızlıklar için kullanılabilir.
En iyi sonuçlar adjuvan RT+KT ile elde edilmektedir
KT olarak; vinkristin, daktinomisin,siklofosfamit, doksorubisin, ifosfamit ve mesna
Metastataik ewing sarkomunda VAC-ADR rejimi (vinkridtin sülfat, siklofosfamit,
daktinomisin ve doksorubisin)
ile birlikte 45 Gy RT uygulaması tercih edilmektedir. %30 luk 5 yıllık sağ kalım elde edilmektedir.
Tüm vücut foton ışınlaması yapılarak kemik iliği transplantasyonunun rolü araştırılmaktadır.

postheadericon Lenf Kanseri

Lenf Kanseri
Vücudumuzda “lenf” adı verilen renksiz sıvıyı taşıyan çok küçük damarlardan oluşmuş bir ağ vardır. Bu ağa “lenfatik sistem” denir. Lenf sıvısı içinde, vücudumuzdaki enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı savaşan lenfosit adlı beyaz kan hücreleri (akyuvarlar) bulunur. Vücudumuzdaki bu geniş ağın bağlantı noktaları bezelye büyüklüğündeki lenf düğümleridir. Lenf düğümleri koltukaltında, ensede, kasıkta, göğüste ve karında yoğunlaşmıştır. Lenf düğümleri, lenf sıvısını filtre ederek bağışıklık yanıtının oluşmasını sağlar. Dalak, timüs bezi, bademcikler ve kemik iliği de lenfatik sisteme dahil olan organlardır.
Lenfoma en hızlı ilerleyen kanser türlerinden biri olmasına karşın, tedavi başarısı oldukça yüksektir. En önemli belirtileri boyunda, koltuk altında ya da kasıklardaki ağrısız bezeler, gece terlemesi, düşmeyen ve sebebi bilinmeyen ateştir. Ayrıca sürekli yorgunluk ve kilo kaybı da lenfomanın habercisi olabilir. Ancak bu belirtilerin başka hastalıklarda da görülebileceği unutulmamalıdır.
Lenf Kanseri Nedenleri
Lenf kanseri, lenfoma da diğer kanser nedenleri gibi, genetik yapısı (tohum) ile oynanmış hormonlu sebze ve meyvelerin tüketimi, kozmetik ve temizlikte kullanılan kimyasallar (parfüm, deterjan, şampuan vb.) ve modernleşme ile birlikte gelen sanayileşme (fabrika, egzoz) gibi faktörler ile antijen (yabancı) maddelerin gelişmiş organizma olan insan bedenine girmesi sonucu oluşmaktadır.
Lenf Kanseri Belirtileri
En sık görülen belirti boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerindeki lenf bezelerinin ağrısız şişerek ele gelmesidir. Hastalarda diğer bulunabilen belirtiler ise şöyledir; sebebi tam açıklanamayan ateş, kilo kaybı, gece terlemesi, halsizlik, ciltte kaşıntı. Bu şikayetler, grip gibi başka hastalıkların seyrinde de görülebilir. Bu nedenle bu tür bulguları olan hastalarda lenfoma teşhisini ancak doktor koyabilir.
Lenf Kanseri Tedavisi
Lenfoma tedavisi radyoterapi ve kemoterapi ile yapılmaktadır. Lenfomada tedavi seçimi hastalığın evresine göre planlanacağı için evrelemenin doğru yapılması gereklidir. Histopatolojik olarak tanısı doğrulanan her hastaya uygun evreleme için göğüs, batın, pelvis bilgisayarlı tomografik tetkikleri ve kemik iliği biyopsisi yapılmalıdır. çok erken evre Hodgkin hastalığında evreleme amacı ile evreleme laparatomisi denilen bir ameliyat yapılarak karın içinde büyümüş lenf düğümü olup olmadığı araştırılmalıdır. Hodgkin hastalığında tedavi erken evrede radyoterapi yapılması şeklindedir. Hastalık daha ileri evrede ise kombine kemoterapi şemaları (ABVD, MOPP gibi) uygulanmalıdır. Erken evrede uygun tedavi ile % 80 lere ulaşan şifa şansı ileri evrelerde de daha düşük bir oranda devam etmektedir. Hodgkin hastalığında hastanın yaşı, hastalığın histopatolojik tipi, hastalığın evresi, B semptomlarının varlığı tedavi başarısını etkileyen faktörlerdir. Hodgkin dışı lenfomada tedavi planı lenfomanın derecesi, hastalığın yaygınlığı gibi birçok faktöre göre yapılır. Agresif HDL lı hastaların % 30- 60 ında kombine kemoterapi ile şifa elde edilebilir. Hastalığın sessiz formlarında şifa elde edilememesine rağmen prognoz çok iyidir. Bu hastalar 20 yıl ve daha fazla yaşayabilirler. HDL tedavisinde kemoterapi, radyoterapi veya bu tedavilerin kombinasyonu kullanılmaktadır. Bazı sessiz lenfoma türlerinde bekle gör politikası uygundur. Hastalığa ait semptomu olmayan hastalar belirli aralıklarla fizik muayene ve laboratuar testleri , görüntüleme ile izlenir. Hastalık ilerleme gösterince tedaviye geçilir. Agresif lenfomalarda ise kemoterapi uygulanır. Kemoterapi ilaç tedavisidir. İlaçlar kanser hücrelerini öldürür veya kanser büyümesini durdurur. Kemoterapi normal hücrelere de benzer etki yapar. Kemoterapi çoğu kez kombine kemoterapi şeklindedir. Kombine kemoterapilerle hem ilaçların tümör üzerine sinerjist etkisinden yararlanılır, hem de tek tek ilaçlar yerine kombine tedavide daha düşük dozda birkaç ilaç verilerek ilaçların doza bağlı yan etkisi azaltılmış olur. Kemoterapi rejimi belirli dozlarda , belirli bir sıra ile verilen antikanser ilaç kombinasyonudur. Tek doz kemoterapi ile az sayıda tümör hücresi öldürülmüş olur. Tüm kanser hücrelerini öldürmek için tedaviyi birkaç doz halinde vermek gerekir. Kür sayısı tümör büyümesine fırsat vermemek, dirençli kanser hücrelerinin gelişimini önlemek için gereken sıklıkta olmalıdır. Kemoterapi genellikle siklusler halinde verilir. Herbir tedaviyi birkaç haftalık ilaçsız istirahat dönemleri izler. Tedavi yapıldığı dönem ve tedavisiz dönem kemoterapi siklusu adını alır. Kemoterapi rejimine göre tedavi ağızdan ilaç vererek, damardan injeksiyon ile veya damardan serum takılarak intravenöz infüzyon tedavisi şeklinde yapılır. İntravenöz infüzyon tedavisi birkaç siklus halinde yapılacaksa kalıcı ya da geçici kateter takılabilir. HDL sessiz seyirli ise evre I ve II de radyoterapi, evre III ve IV de bekle gör tedavisi, kemoterapi ( klorambusil, CHOP, fludarabin) veya monoklonal antikorlar gibi biyolojik tedaviler uygulanabilir. İntermediate ve agresif lenfomalarda ise evre I ve II de tam doz kemoterapi veya kemoterapi + radyoterapi yapılır. Standart tedavi CHOP dur. III veya IV. evrede kombine kemoterapi yapılır. Standart tedavi CHOP dur. Bazen HDL lı hastalar için kök hücre transplantasyonu ile birlikte yüksek doz kemoterapi yapılması gerekir. Kemik iliği kök hücre denen akyuvar, alyuvar ve kan pulcukları oluşturan, olgunlaşmamış bir hücre içerir. Bazen kanser hücrelerini öldürmek için yüksek doz radyoterapi veya kemoterapi gerekir. Bu tedavi ile normal kemik iliği de yıkılır. Sağlıklı kemik iliği elde etmek için bir vericinin kemik iliği veya kök hücreleri kullanılır. Nüks eden hastalarda lenfoma tipi ve nüks zamanına göre yeni tedavi planlanır. Tam düzeldikten sonra yeniden lenfomanın ortaya çıkmasına nüks denir. Bazen nüks etmiş hastalara da yoğun tedaviler yapılmasını izleyerek kemik iliği veya kök hücre nakli yapılması gerekebilir.
Lenfatik, İmmün Sistem Hangi Organlarda Oluşmaktadır?
Lenfatik, immun sistem , vücudun enfeksiyonlara karşı mücadele etmesini sağlayan sistemin içinde yer alır. Lenfatik sistemde lenf bezeleri denilen boyun, koltuk altı, kasık bölgelerimizde normalde erişkinlerde genellikle ele gelmeyen küçük yapılar vardır. Ayrıca lenfatik sisteme dahil olan organlar vardır. Bunlar bademcikler, dalak, karaciğer, kemik iliği ve göğüs boşluğumuzda bulunan ve çocuklukta aktif olan bir organ timusdur. Ayrıca mide, ince barsak ve cildimiz katmanları arasında bu lenfatik yapılar yer almaktadır. Hastalık , yukarda bulunan lenfatik yapılardaki normal hücrelerin yerinde anormal şekil, yada hızlı bölünme özellikleri olan hücrelerin ortaya çıkması ile gelişmektedir. Bu hücreler ayrıca dalağa, karaciğer ve kemik iliğine yayılma özelliği gösterebilmektedir.
Hodgkin Dışı Lenfomalar Ve Belirtileri Nelerdir?
En sık görülen belirti boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerindeki lenf bezelerinin ağrısız şişerek ele gelmesidir. Hastalarda diğer bulunabilen belirtiler ise söyledir; sebebi tam açıklanamayan ateş, kilo kaybı, gece terlemesi, halsizlik, ciltte kaşıntı…. Bu şikayetler, grip gibi başka hastalıkların seyrinde de görülebilir. Bu nedenle bu tür bulguları olan hastalarda lenfoma teşhisini ancak doktor koyabilir.
Teşhis Nasıl Konulur?
Lenfoma olasılığı düşünülen hastada kesin tanı konulabilmesi için büyüyen lenf bezinin tümünün çıkartılması ya da her hangi bir organda yerleşmiş ise parça alınması ilk işlemdir. Yapılan bu işleme biyopsi denir. Elde edilen dokuların patolog tarafından çeşitli işlemlere tabi tutularak mikroskop altında incelenmesiyle tanı konur.
Hodgkin dışı lenfoma için çok farklı sınıflamalar vardır. Patolog tarafından hangi tipi olduğu tanı raporunda verilir. Bu tiplerin önemi; hangi tedavi seçeneğinin hasta için uygun olacağını göstermesidir. Doktor hangi tedavi seçeneğini uygulayacağına patoloji raporunda belirtilen tiplemeye göre karar verir.
Gelişimi Nedir Ve Nasıl Yapılır ?
Evreleme hastalığın yaygınlığının belirlenmesi işlemidir. Hastada lenf bölgeleri taranmalıdır. Hastanın el ile saptanabilecek boyun, koltuk altı, kasık vb bölgelerindeki lenf bezlerine muayene sırasında bakılır. Elle saptanamıyan diğer bölgelerinde ise basit direkt röntgen grafileri, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT) yada magnetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri kullanılır. Görüntüleme yöntemleri ile genellikle boyun, göğüs (toraks), karın (abdomen) ve alt karının (pelvis) bölgeleri incelenir. Ayrıca kemik iliği biyopsisi yapılarak kemik iliğinde yayılım olup olmadığı araştırılır.
Lenfoma Tedavisi
Her lenfoma hastası için tedavi kendine özgündür. Çünkü hastalığın evresine, hücre tipine, hastanın yaşına, hastanın tedaviyi kaldırıp kaldıramayacağına ve lenfoma tipinin hızlı yada yavaş seyirli oluşuna göre doktor tedavinin şeklini ve verilecek ilaçları belirler.
Hodgkin dışı lenfomanın tedavisi ilaçlarla (kemoterapi), ışın tedavisiyle (radyoterapi) veya ikisi birlikte olarak yapılmaktadır. Ayrıca hastadan kök hücre toplanarak yüksek doz kemoterapi sonrası bu kök hücreleri tekrar hastaya verme işlemi (yüksek doz kemoterapi ve otolog periferik kök hücre transplantasyonu), biyolojik ilaçlarlai ve cerrahi olarak da tedavi edilebilmektedir. Bazen yavaş seyirli lenfomalarda hastaya tedavi verilmez ve hasta belli aralarla doktor tarafından kontrol edilerek izlenir. Hastanın tedavisine karar veren uzmanlar tıbbi onkolog ve radyasyon onkoloğu olmaktadır.
Tedavi Yan Etkileri Nelerdir?
Tedavi sırasında kullanılan ilaçları tipine ve dozuna göre bazı istenmeyen etkiler olabilmektedir. Bunlara yan etkiler denir. Burada sık görülenler belirtilecektir. Ancak siz bu tedaviler sırasında fark ettiklerinizi doktorunuza bildirerek bunlarında değerlendirilmesini ve bunlar için yapılabilecek tedavileri öğreneceksiniz.
Hodgkin dışı lenfoma tedavisinde kullanılan ilaçların bulantı ve kusma yan etkisi genellikle hafif ve kısa süreli olmaktadır. Saç dökülmesi bazı tedavilerde hafif bazılarında tamamen dökülme tarzındadır. Ancak tedavi bittikten sonra 6 ay içerisinde genellikle eskisi kadar güzel saçlarınızın geri geleceği bilinmelidir. Kemoterapi sırasında kan hücrelerinin üretim yeri olan kemikiliği de tedaviden etkilenmektedir. Bu karşımıza kırmızı küreciklerin azalması (anemi), beyaz kürelerimizin azalması (lökopeni), enfeksiyonlarla savaşan beyaz küreler içinde önemli bir grup olan nötrofillerin azalması (nötropeni) ve kanama olmasını önleyen trombosit denilen küçük kan hücrelerinin azalması (trombositopeni) olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu kan hücrelerindeki azalma, doktorunuz tarafından belli aralarla yapılan kan sayımları ile izlenecek ve gerekli görülen kan ürünleri başkasından elde edilerek size verilecektir. Kemoterapi böbrek ve karaciğer işlevlerini etkileyebilir ; bu durum gerekli kan tetkikleri ile izlenir. Hastalarda iştahsızlık, damak tat alımında değişiklik, cilt ve tırnaklarda renk koyulaşması, geçici yada kalıcı fertilite(üreyebilirlik) değişiklikleri olabilmektedir. Burada bildirilmiş olan yan etkiler her hastada mutlaka olacak belirtiler olarak düşünülmemelidir.
Radyoterapiye bağlı yan etkiler, ışın yapılan bölge ve verilen doza göre değişkenlik gösterir. Genellikle hastalarda radyoterapinin ilerleyen günlerinde yorgunluk hali gelişmektedir. Hastaya dinlenmesi, yapabildiği kadar hareket etmesi önerilir. Radyaterapi yapılan alanlarda kıl ve saç kaybı, kızarma, kuruluk, duyarlılık ve kaşıntı, cilt koyulaşması sık görülen yanetkilerdir. Boyun ve göğüs bölge radyoterapisi sonrası boğazda kuruluk ve yutma güçlüğü olmaktadır. Karın bölgesine yapılan radyoterapilerde bulantı, kusma, ishal ve idrar şikayetleri ortaya çıkabilmektedir. Kan hücreleri etkilenebileceğinden kan sayımları ile yakın takip edilir.
Ateş yükselmesi ve beklenmeyen kanamalar olduğunda takip eden doktorun hastalar tarafından uyarılması gerekir.
Biyolojik tedaviler aşı tarzında (interferon) uygulanır. Bunların yan etkileri soğuk algınlığı bulgularını andırır. Kırıklık, yorgunluk, titreme, ateş, kas ve eklem ağrıları, iştah kaybı, bulantı, kusma ve ishal olabilir.
Yüksek doz kemoterapi ve periferik kök hücre transplantasyonunda yan etkiler normal dozda kemoterapi tedavisinden daha fazladır. Hastalar kanama, infeksiyon organ yanetkileri açısından yakın takibe alınır.
Hodgkin Hastalığı
Lenfomalar içinde yer alan bir alt gruptur. Diğer lenfomalara hodgkin dışı lenfomalar denir. Hodgkin hastalığı lenfomaların yaklaşık dörtte birini ,yani oldukça azını oluşturmaktadır. Vücudumuzdaki lenf organlarından köken alır, genellikle tek veya birkaç adet lenf bezesinin büyümesi hasta tarafından fark edilen ilk olaydır.
Risk Elementleri Nelerdir?
Hastalığın sebebi tam olarak bilinmemektedir. Bulaşıcı değidir. Kardeşlerinde hodgkin hastalığı olanların bu hastalığa yakalanma riski daha fazladır. Ebstein Barr adlı virusun hastalığa yakalanmayı arttırdığı düşünülmektedir. Hastalar genellikle 15 ile 34 yaşları arasındaki genç erişkinlerdir.
Hastalığın Belirtileri Teşhis Yöntemleri
Hodgkin hastalığının belirtileri, tanısı, evrelemesi ve tedavisi (kemoterapi ve radyoterapi) ve yan etkileri Hodgkin dışı lenfoma ile benzerdir (bakınız lenfoma).
Ancak tedavide kullanılan ilaç ve şemalar, veriliş zamanları farklıdır. Hastalığın genel seyri hodgkin dışı lenfomalara nazaran daha iyidir. Hastaların büyük çoğunluğu uygun tedaviyle iyileşmektedir.
Evreleme Nedir Ve Nasıl Yapılır?
Evreleme hastalığın yaygınlığının belirlenmesi işlemidir. Hastada lenf bölgeleri taranmalıdır. Hastanın el ile saptanabilecek boyun, koltuk altı, kasık vb bölgelerindeki lenf bezlerine muayene sırasında bakılır. Elle saptanamıyan diğer bölgelerinde ise basit direkt röntgen grafileri, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT) yada magnetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri kullanılır. Görüntüleme yöntemleri ile genellikle boyun, göğüs (toraks), karın (abdomen) ve alt karının (pelvis) bölgeleri incelenir. Ayrıca kemik iliği biyopsisi yapılarak kemik iliğinde yayılım olup olmadığı araştırılır.
Nasıl Tedavi Edilir?
Her lenfoma hastası için tedavi kendine özgündür. Çünkü hastalığın evresine, hücre tipine, hastanın yaşına, hastanın tedaviyi kaldırıp kaldıramayacağına ve lenfoma tipinin hızlı yada yavaş seyirli oluşuna göre doktor tedavinin şeklini ve verilecek ilaçları belirler.
Hodgkin dışı lenfomanın tedavisi ilaçlarla (kemoterapi), ışın tedavisiyle (radyoterapi) veya ikisi birlikte olarak yapılmaktadır. Ayrıca hastadan kök hücre toplanarak yüksek doz kemoterapi sonrası bu kök hücreleri tekrar hastaya verme işlemi (yüksek doz kemoterapi ve otolog periferik kök hücre transplantasyonu), biyolojik ilaçlarlai ve cerrahi olarak da tedavi edilebilmektedir. Bazen yavaş seyirli lenfomalarda hastaya tedavi verilmez ve hasta belli aralarla doktor tarafından kontrol edilerek izlenir. Hastanın tedavisine karar veren uzmanlar tıbbi onkolog ve radyasyon onkoloğu olmaktadır.
Tedavinin Yan Etkileri Nelerdir?
Tedavi sırasında kullanılan ilaçları tipine ve dozuna göre bazı istenmeyen etkiler olabilmektedir. Bunlara yan etkiler denir. Burada sık görülenler belirtilecektir. Ancak siz bu tedaviler sırasında fark ettiklerinizi doktorunuza bildirerek bunlarında değerlendirilmesini ve bunlar için yapılabilecek tedavileri öğreneceksiniz.
Hodgkin dışı lenfoma tedavisinde kullanılan ilaçların bulantı ve kusma yan etkisi genellikle hafif ve kısa süreli olmaktadır. Saç dökülmesi bazı tedavilerde hafif bazılarında tamamen dökülme tarzındadır. Ancak tedavi bittikten sonra 6 ay içerisinde genellikle eskisi kadar güzel saçlarınızın geri geleceği bilinmelidir. Kemoterapi sırasında kan hücrelerinin üretim yeri olan kemikiliği de tedaviden etkilenmektedir. Bu karşımıza kırmızı küreciklerin azalması (anemi), beyaz kürelerimizin azalması (lökopeni), enfeksiyonlarla savaşan beyaz küreler içinde önemli bir grup olan nötrofillerin azalması (nötropeni) ve kanama olmasını önleyen trombosit denilen küçük kan hücrelerinin azalması (trombositopeni) olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu kan hücrelerindeki azalma, doktorunuz tarafından belli aralarla yapılan kan sayımları ile izlenecek ve gerekli görülen kan ürünleri başkasından elde edilerek size verilecektir. Kemoterapi böbrek ve karaciğer işlevlerini etkileyebilir ; bu durum gerekli kan tetkikleri ile izlenir. Hastalarda iştahsızlık, damak tat alımında değişiklik, cilt ve tırnaklarda renk koyulaşması, geçici yada kalıcı fertilite(üreyebilirlik) değişiklikleri olabilmektedir. Burada bildirilmiş olan yan etkiler her hastada mutlaka olacak belirtiler olarak düşünülmemelidir.
Radyoterapiye bağlı yan etkiler, ışın yapılan bölge ve verilen doza göre değişkenlik gösterir. Genellikle hastalarda radyoterapinin ilerleyen günlerinde yorgunluk hali gelişmektedir. Hastaya dinlenmesi, yapabildiği kadar hareket etmesi önerilir. Radyaterapi yapılan alanlarda kıl ve saç kaybı, kızarma, kuruluk, duyarlılık ve kaşıntı, cilt koyulaşması sık görülen yanetkilerdir. Boyun ve göğüs bölge radyoterapisi sonrası boğazda kuruluk ve yutma güçlüğü olmaktadır. Karın bölgesine yapılan radyoterapilerde bulantı, kusma, ishal ve idrar şikayetleri ortaya çıkabilmektedir. Kan hücreleri etkilenebileceğinden kan sayımları ile yakın takip edilir.
Ateş yükselmesi ve beklenmeyen kanamalar olduğunda takip eden doktorun hastalar tarafından uyarılması gerekir.
Biyolojik tedaviler aşı tarzında (interferon) uygulanır. Bunların yan etkileri soğuk algınlığı bulgularını andırır. Kırıklık, yorgunluk, titreme, ateş, kas ve eklem ağrıları, iştah kaybı, bulantı, kusma ve ishal olabilir.
Yüksek doz kemoterapi ve periferik kök hücre transplantasyonunda yan etkiler normal dozda kemoterapi tedavisinden daha fazladır. Hastalar kanama, infeksiyon organ yanetkileri açısından yakın takibe alınır.

postheadericon Cilt Kanseri

Deri Kanseri Melanom (Cilt Kanseri)
Genel Kanser oluşumu içinde deri – cilt- kanseri ( Melanom ) en sık rastlanandır. Deri kanserinden korunmak için yapılması gereken zararlı güneş ışınlarından korunmaktır. Güneşe aşırı maruz kalma ( bronzlaşma dahil olmak üzere özellikle su toplaması ile seyreden ikinci derece güneş yanığı deri kanserinin temel sebebidir. Daha az önemli faktörler tekrarlayan tıbbi ve endüstriyel X ışınlarına maruz kalma, yanık veya yara izi bırakarak iyileşen cilt hastalıkları, kömür katranı veya arsenik gibi kimyasal ürünler içeren maddelere mesleki olarak maruz kalma ve genetik olarak ailede cilt kanseri bulunmasıdır. Açık tene sahip olup güneş yanığı ihtimali fazla olan kişiler, daha yüksek riske sahiptir. Güneş ışınları deri kanserine sebep olan en önemli neden olduğundan en önemli koruyucu önlem güneşten kaçınmaktır.
Güneşin dünyaya en dik ulaştığı saatler olan saat 10.00 ile 16.00 saatleri arasında güneşten korunun. Güneşin yeryüzüne dik ulaştığı saatlerde gölgeniz kendi boyunuzdan daha kısadır.
Açık renkli sıkı dokumalı koruyucu giysi ve geniş şapka kullanın.
Koruma faktörü en az 15 olan güneşten koruyucu kremler kullanın.
20 dakika güneşte kaldığında güneş yanığı geçiren bir kişi, 15 faktörlü bir güneşten koruyucu kullandığında 15 kat daha fazla süre (300 dakika) yanmadan güneşte kalabilir. Bununla beraber güneşten koruyucu kremler kullanarak da güneşte fazla kalınmamalıdır. Çünkü UVA gibi güneş ışınları ki bunlar derideki bağışıklık sistemi ve deri yaşlanmasında sorumludur, güneş koruyucular olsa da deriye ulaşabilir.
Güneşten koruyucu kullanımına çocukluk döneminde başlayın, çünkü yaşam boyu güneşe maruz kalmanın % 80′i 18 yaş altında olmaktadır. 6 ayın altındaki bebekler uzun süre güneşe maruz kalmamalı, eğer kalacaksa güneşten koruyucular kullanılmalıdır.
Erken tanı kesin tedavinin en önemli ilk adımıdır.
Derinizi belli aralıklarla muayene edin. Eğer benlerinizde büyüme değişiklik olursa, derinizde renk değişikliği ve iyileşmeyen yaralar varsa bir an önce Dermatoloji Uzmanına muayene olunuz.
Kanser öncesi deri bulguları :
Aktinik keratozlar özellikle güneş ışınlarına aşırı maruz kalmış açık tenli kişilerin yüz, el sırtı ve kollarında rastlanılan küçük üzerleri pullu lekelerdir. Tedavi edilmezlerde deri kanserine dönebilir. Eğer erken evrede yakalanırsa buz tedavisi ile çıkartılabilir, kemoterapi ilaçları içeren krem veya losyonlar kullanılabilir, kimyasal peeling işlemi, dermabrasyon,laser tedavisi veya klasik cerrahi ile tedavi edilebilir. Güneşten koruyucular aktinik keratoz gelişimini engellerler.
Kimler deri kanseri olur ve neden ?
Deri kanserinin en büyük sebebi güneşten gelen ultraviole radyasyondur, fakat bu radyasyon aynı zamanda suni olarak solaryumlardan da gelebilir. Araştırmacılara göre mükemmel bir ten sahibi olmaya çalışmak, açık alanlardaki aktivitelerde artma ve belki de dünyanın koruyucu ozon tabakasındaki incelme son zamanlarda gördüğümüz deri kanserlerinin artışındaki sebeplerden bazıları. Herkes deri kanseri olabilir. Deri tipiniz ne olursa olsun, hangi ırktan gelirseniz gelin, hangi yaşta olursanız olun ya da nerde yaşarsanız yaşayın deri kanseri olabilirsiniz. Ancak aşağıda sıralanmış özellikleri taşıyan insanlarda deri kanseri olma riski daha fazladır;
- Açık renkli ve çilli deriler,
- Açık renkli saç ve gözler,
- Çok fazla miktarda beni bulunan insanlar,
- Ailelerinde deri kanseri olan veya
su toplamayla seyir eden güneş yanıkları olan insanlar,
- Açık alanda çok fazla vakit geçiren insanlar,
- Ekvatora yakın yerde, yada çok yüksek yerlerde yaşayan insanlar,
- Daha evvel akne tedavisi amacıyla radyasyon alan insanlar.
Deri kanseri Tipleri:
Üç tip deri kanseri vardır,
Bazal hücreli karsinoma – Bu kanser tipi genellikle deride küçük etli kabarıklık şeklinde sıklıkla yüz, boyun ve el sırtlarında ortaya çıkar. Ara sıra gövdede kırmızı yama tarzı alanlar şeklinde görülebilir. Daha sıklıkla açık tenli kişilerde görülür. Bu kansere yakalanan kişiler açık tenli ve renkli gözlüdür ve güneş yanığına eğilimlidir. Bu tümörler hızlı yayılmazl. 1-2 cm boyutuna ulaşmaları için aylar yıllar gerekir. Tedavi edilmezse; kanserli alan kanamaya başlar, üzeri kabuklanır. Zaman zaman iyileşip, zaman zaman tekrarlama özelliği gösterir. Bu kanser tipi nadiren metastaz (diğer organlara sıçrama) yapmasına rağmen, derinin altındaki kemiğe yayılabilir ve kanserli dokunun yakınındaki dokuları harap edebilir.
Squamöz Hücreli karsinoma – Bu deri kanseri deri de kabarıklıklar veya kırmızı kabuklu yaralar şeklinde ortaya çıkabilir. Squamöz hücreli Karsinoma açık tenli kişilerde en sık görülen ikinci kanser türüdür.Tipik olarak kulak, yüz, dudak ve ağızda görülür. Nadiren esmer kişilerde de görülebilir. Büyük kitleler oluşturabilir. Bazal hücreli karsinomanın tersine diğer organlara yayılabilir. Erken yakalandığında tedavi oranı yüksektir. Bazal hücreli karsinoma ve Squamöz hücreli karsinomada tedavi başarısı % 95 dir.
Melanom – Bütün deri kanserleri içinde en öldürücü olanıdır. Bazal hücreli ve squamöz hücreli karsinoma da olduğu gibi melanomda da erken tanı tedavi şansını arttırır.
Melanom melanin denen pigmenti (deriye rengini veren madde) üreten melanosit dediğimiz hücrelerde başlar. Melanin derimizin rengini verir ve güneşten kısmi olarak korur. Melanom hücreleri melanin üretmeye devam eder ve bu nedenle kanser alanı kahverengi veya siyahtır.Fakat melanom beyaz ve kırmızı da olabilir.
Melanom yayılma özelliği gösterdiğinden muhakkak tedavi edilmelidir. Melanom dikkat çekmeden hızla büyüyebilir. Genellikle bir ben olarak veya kahve renkli bir benin üzerinde veya yakınında ortaya çıkar. Vücudunuzdaki benlerin yerleşimi ve şeklinden haberdar olmalısınız ki, bunlar üzerinde olan değişiklikleri ve yeni ben çıkışını fark edebilesiniz. Yapabileceğiniz en önemli adım benlerinizde herhangi bir değişiklik saptadığınızda hemen bir Dermatoloji uzmanına muayene olmanızdır. Bu sayede derinizdeki melanom tedavi edilebilir aşamada iken yakalanmış olur. Aşırı güneşe maruz kalmaktan, özellikle güneş yanıklarından kaçınma açık tenli kişilerde melanomdan korunmanın en iyi yoludur. Melanomun kalıtsal özelliği de vardır. Ailesinde melanom olan kişilerin riski daha fazladır. Sıra dışı beni olanlar, çok sayıda beni olanlar melanom açısından yüksek riske sahiptir.
Koyu renkli tene sahip olmak melanoma olma riskini ortadan kaldırmaz. Esmer kişilerde de özellikle avuç içi, ayak tabanı, tırnak yatağı ve ağızda melanoma gelişebilir.
Melanom şüphesi oluşturabilecek bulgular: kabuklanma, kanama, sızıntı, üzerinde kabarma, etrafındaki deriye doğru çıkıntı gösterme, kaşıntı, hassasiyet ve ağrı hissedilmesidir.
Cilt kanserlerine nasıl teşhis konulur ?
Deri biyopsisi kanserin teşhisini koydurur. Erken teşhis, cerrahi tedavi şansını arttırır.
Dermatoloji uzmanları kanseri erken yakalayabilmek için kişisel cilt muayenesinin önemine dikkat çekmektedir.
Derinizdeki çiller, benler ve koyu renkli alanları büyüklük, şekil ve renk değişikliği açısından gözlemleyin. Herhangi bir değişiklik saptadığınızda Dermatoloji Uzmanına başvurunuz.
Melanoma Ait Bulgular
Asimetri – Benin bir tarafının diğer tarafından farklı olması. Benin ortasından hayali bir çizgi çiziniz. Benin her iki yanı aynı büyüklük ve aynı şekilde mi? Melanomda genellikle asimetri vardır.
Sınır Düzensizliği – Melanomun sınırı veya kenarı genellikle pürüzlü, çentikli veya bulanıktır.
Renk – İyi huylu benler herhangi bir renkte olabilir, fakat genellikle tek renklidir. Melanom ise sıklıkla birden fazla rengi içinde barındırır.
Büyüklük – İyi huylu benler küçük kalırken melanom büyümeye devam eder. Genellikle 6 milimetreden büyüktür çaptadır.
Kendinizin yapacağı periyodik muayene melanom ve diğer deri kanserlerinden korunmak için en güçlü silahtır. Melanom ancak erken yakalandığında tedavi edilebilir. Aşağıda belirtilen sırayı takip ederek hiç bir yeri atlamadan tüm deri muayenenizi kendiniz yapabilirsiniz. Kendi deri muayenenizi yapmak için bir boy bir de el aynasına ve ışıklı bir odaya ihtiyacınız vardır.
Gövdenizin ön ve arka yüzünü ve de kollar kaldırılarak gövdenin sağ ve sol yanını ayna karşısında muayene edin.
Kolunuzu dirseğinizden kıvırarak avuçlarınıza, kol iç yüzüne ve üst kola dikkatlice bakınız.
Sonra bacaklarınızın arkasına, ayaklara, ayak parmak aralarına ve ayak tabanına bakınız.
Boynun arkasını, saçlarınızı kaldırarak el aynası ile kafa derinizi muayene edin.
Tedavisi :
Deri – Cilt kanserleri kitlenin bir kısmının çıkartılıp mikroskop altında incelenmesi ile teşhis edilir. Kanserin tipine bulunduğu evreye ve yere göre bir çok tedavi metodu vardır.
İlk tedavi seçeneği cerrahi müdahaledir ve çıkartılan kanserli doku yerine başka bölgeden alınan dokunun naklidir. Kanserli parça, çıkarılamayacak boyutta ya da diğer organlara yayılmış ise, radyoterapi ve kemoterapi söz konusu olabilir.
Tekrarın Önlenmesi
Daha evvelden deri kanseri olmuş bir insanın tekrar deri kanseri olma olasılığı yüksektir. Bu yüzden deri kanseri olmamak için alınması gereken çeşitli önlemler bu şahıslar için çok daha önemlidir. Bu önlemleri sıralayacak olursak,
1- Uzun sure güneş altında kalmayınız. Özellikle sabah 10:00 ile öğleden sonra 14:00 arası, güneşin en keskin, en kuvvetli olduğu zamanlardır.
2- Eğer uzun zaman dışarda kalacaksanız koruyucu giysiler, uzun kollu t-shırtler, şapka gibi giymenizde yarar var.
3- Güneşe çıktığınızda güneşten koruyucu krem sürünüz.
4- Derinizi sık sık muayene ediniz.

postheadericon Akciğer Kanseri

Akciğer Kanseri Tanısı
İlk muayeneden sonra bazı tetkikler yapılır. Öncelikle hastanın sağlık durumu hakkında bilgi almak için çeşitli kan testleri istenir. Akciğerde meydana gelen anormal durumların görüntülenmesi için akciğer tomografisi ve filmi çekilir. Doktor akciğerde bulunan yapılara (bronşlara) bakmak isteyebilir. Bunun için bronkoskop denilen bir alet kullanır. Gerekirse akciğerden incelenmek üzere parça alınır. Bu sırada hasta uyuşturulduğu için ağrı hissetmez. Balgam incelenmesi kanser hücrelerinin olup olmadığını anlamak için gerekli bir tetkiktir. Gerekirse diğer dokulara yayılım olup olmadığını anlamak için şüphelenilen yerlerden parça alınır.
Akciğer Kanserinin Belirtileri
Hastalığın ileri dönemlerinde çeşitli belirtiler görülür. Akciğer kanseri erken dönemde pek belirti vermeyebilir. Şu belirtiler akciğer kanserinin göstergesi olabilir:
Uzun süren öksürük (inatçı öksürük),
Göğüs ağrısı,
Kanlı balgam çıkarmak ve çıkarılan balgam miktarının fazla olması,
Sırtta ve omuzda geçmeyen ağrı,
Sesin kısılması,
Yüzde ve boyunda şişlik oluşması.
Bu belirtilerin yanında başka bulgular da gözlenebilir. İştah ve kilo kaybı, akciğerde iltihap olması, halsizlik, görme kaybı, hafızada azalma, kemik ağrıları, hormonal bozukluklar gibi.
Akciğer Kanseri Nedir?
Kanserler genellikle ilk ortaya çıktığı dokuya göre adlandırılır. Akciğer kanseri ilk önce akciğerde başlar. Küçük hücreli akciğer kanseri akciğer dokularında kanser (habis, kötü huylu) hücrelerinin bulunduğu bir hastalıktır. Akciğerler göğüs boşluğumuzun büyük kısmını dolduran koni şeklinde, süngerimsi yapıda bir çift organdır (Şekil 1). Akciğerlerin başlıca görevi, vücut hücrelerinin artık maddesi olan karbondioksiti vücuttan atmak ve yaşam için temel gereksinim olan oksijeni vücuda almaktır. Akciğerler başlıca “bronş” denen hava içeren tüplerden, “alveol” denen hava keseciklerinden, kan ve akkan (lenf sıvısı) damarlarından oluşmuştur.Hücrelerin mikroskop altındaki görüntülerine dayanarak başlıca iki tip akciğer kanseri vardır: küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri.
Akciğer Kanseri Görülme Oranları
Akciğer kanseri günümüzde bir salgın hastalıktır ve erkeklerde, tüm dünyada en çok öldüren kanser türüdür. Kardiovasküler hastalıklardan sonra ölüm nedenleri arasında 2. sırada yer almaktadır. ABD’de 1987’den beri kadınlarda da birinci öldürücü kanserdir. 1996 yılında ABD’de 64,000 kadın akciğer kanserinden, 44,000 kadın meme kanserinden ölmüştür. ABD’de akciğer kanseri olgularındaki 1990’lardaki artış, kadınlarda 1960’lardan sonra ortaya çıkan sigara içme alışkanlığındaki hızlı artışa bağlıdır. Kadın akciğer kanserlerindeki artışın ABD’de en azından 2010 yılına kadar devam edeceği, belki bu tarihten sonra artışın durabileceği tahmin edilmektedir. ABD dışındaki gelişmiş ülkelerde de hızla birinci neden olmaktadır. Tüm dünya ortalamasına baktığımızda erkeklerde birinci, kadınlarda meme kanserinden sonra ikinci sıradadır. Dünya Sağlık Örgütü 1985 yılında gelişmekte olan ülkelerde 300,000 kadının sigaraya bağlı hastalıklardan öldüğünü, bunun %21.1’inin akciğer kanserine bağlı olduğunu bildirmiştir.
Her yıl yeni ortaya çıkan hasta sayıları tüm dünyada artmaya devam etmektedir. 2000 yılında dünyada 2 milyon yeni akciğer kanseri saptanacağı, bunların %60’ının gelişmekte olan ülkelerde olacağı hesaplanmaktadır. Artış hızı özellikle kadınlarda daha belirgindir.
Oysa akciğer kanseri XX. YY.’ın başında son derece nadir bir hastalıktı. Tütünün sigara haline dönüşmesi ve tüketiminin hızla yaygınlaşması sonucu 1940’larda akciğer kanseri salgını ortaya çıkmıştır ve bu salgın etkisini, bütün dünyada, artan şekilde devam ettirmektedir.
Ülkemizde resmi rakamlara göre her yıl 20,000-25,000 yeni akciğer kanseri hastası ortaya çıkmakta ve bu rakamın 30,000-40,000 kadar ulaşabileceği düşünülmektedir. Çünkü ülkemizde güvenilir sağlık istatistikleri yoktur. Ülkemizde akciğer kanserlerinin çoğu erkeklerde görülmektedir. Kadın: erkek oranı 1: 7-8 civarındadır. Ancak 1980’lerden sonra ülkemizde de kadınlardaki artan sigara tiryakiliği bu oranı en geç 5-10 yıl içinde kadınlar lehine belirgin şekilde etkileyecektir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 1983-1989 yılları arasında ülkemizde kanser sıklığı 32/100.000′dir. Bunun %26’lık bölümünü ilk sıradaki akciğer kanseri oluşturmaktadır. 1991-1992 verilerine göre solunum sistemi kanserlerinin oranı, tüm kanserler içinde %43’tür. Yine aynı verilere göre yapılan tahminlerde, gerçek kanser sıklığı 120-130/100.000 olmalıdır. Akciğer kanserinin bölgelere göre dağılımına bakılınca sırayla Ege Bölgesi %39.5, Marmara Bölgesi %26.9, Doğu Anadolu Bölgesi %26.1, Güneydoğu Anadolu Bölgesi %18.2, Akdeniz Bölgesi %18.1, İç Anadolu Bölgesi %16.6 oranındadır.
Akciğer Kanserinde Risk Elementleri
Akciğer kanser oluşumu tek bir sebebe bağlanamaz. Yapılan araştırmalar sonucu akciğer kanserinin bir çok nedeni bulunmuştur Çeşitli faktörler akciğer kanser oluşumunda rol oynayabilir. . Bunların çoğu tütün kullanımıyla ilişkilidir Kanser bulaşıcı değildir. Bazı insanların akciğer kanser olma riski diğerlerinden daha fazladır. Aşağıdaki durumlarda kanser riski artmaktadır.
Sigara içmek akciğer kanserine neden olur. Tütündeki zararlı maddeler (karsinojen) akciğerdeki hücrelere zarar verir. Zamanla bu zararlı etkiler hücrelerde kansere neden olabilirler. Bir sigara içicisinin akciğer kanseri olması; hangi yaşta sigara içmeye başladığı, ne kadar süredir sigara içtiği, günde içtiği sigara sayısı, sigarayı ne kadar derin içine çektiğiyle alakalıdır. Sigara içmeyi bırakmak bir kişinin akciğer kanseri olma riskini büyük ölçüde düşürür.
Puro ve pipo;puro ve pipo kullananlar bunları kullanmayanlara göre daha çok akciğer kanseri olma riskine sahiptirler. Kişinin kaç yıldır puro veya pipo içtiği , günde kaç adet içtiği ve ne kadar derin içine çektiği, kanser olma riskini etkileyen faktörlerdir. İçlerine çekmeseler de puro ve pipo içicileri akciğer ve ağız kanserinin diğer tipleri için de risk altındadırlar.
Pasif içiciler (tütün dumanına maruzkalanlar); akciğer kanseri olma riski pasif içicilik durumunda da artmaktadır.
Asbest; Belli bazı endüstrilerde kullanılan ve doğal olarak fiberlerde bulunan bir mineral grubudur. Asbest fiberleri partiküllere ayrılmaya meyillidirler ve havada dolaşıp kıyafetlere yapışırlar. Bu partiküller solunduğu zaman akciğerlere yerleşirler ve orada akciğer hücrelerini zarara uğratırlar ve böylece kanser gelişme riskini artırırlar. Çalışmalar asbeste maruz kalan işçilerde akciğer kanseri gelişme riskinin maruz kalmayanlara göre 3-4 kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu artış gemi inşası, asbest madenleri, izolasyon işi ve fren tamiri gibi endüstrilerde çalışanlarda gösterilmiştir.
Akciğer kanseri olma riski asbest işçileri sigara içiyorlarsa daha fazladır. Asbest işçileri iş verenleri tarafından temin edilen koruyucu malzemeleri kullanmak ve tavsiye edilen iş ve güvenlik prosedürlerini takip etmek zorundadırlar.
Hava Kirliliği; Akciğer kanseri ile hava kirliliğine maruz kalmak arasında bir ilişki bulunmuştur. Ama bu ilişki açıkca tarif edilememiştir ve daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Akciğer Hastalıkları; Verem gibi bazı akciğer hastalıkları kişinin kanser olma riskini artırırlar. Akciğer kanserinin veremle etkilenen bölgelerde daha fazla gelişme eğilimi vardır.
Hastanın hikayesi; Bir kere akciğer kanseri olan kişinin tekrar ikinci akciğer kanseri olma riski, hiç kanser olmamış kişiye oranla daha fazladır. Akciğer kanseri tanısı aldıktan sonra sigara içmeyi bırakmak, ikinci bir akciğer kanseri gelişmesini önleyebilir.
Riskli meslekler; madenciler, tekstil, izolasyon ve tersane işçileri, petro-kimya, baca temizleyiciler, plastik sanayi işçileri, maden ve kaynak işçileri, çamaşır suyu üreticileri,cam seramik,muşamba ve batarya işçileri,boya,dökümhaneler,çelik işçileri
Akciğer kanserinden korunmanın en iyi yolu sigara içmeyi bırakmak veya hiç başlamamaktır.
Akciğer Kanseri Tedavisi
Tedavi bir çok faktöre bağlıdır. Bunlar akciğer kanserinin tipi, hastalığın evresi ve hastanın genel sağlık durumudur. Bir çok değişik tedaviler ve tedavi kombinasyonları tedavide kullanılır.
Ameliyat sonrası gözle görünür, tespit edilecek düzeyde kanseri kalmayan hastalara verilen ek tedaviye adjuvan tedavi denir. Adjuvan tedavi ameliyat sonrası gözle görülmeyen ancak geride kalmış olması muhtemel az sayıdaki kanser hücrelerini öldürmek amacı ile verilir. Adjuvan tedavi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki özelliklere, hastanın yaşına, ve genel durumuna göre belirlenir. Hastalar ameliyat sonrası adjuvan tedavi olarak sadece kemoterapi veya sadece radyoterapi veya hem kemoterapi hem radyoterapi tedavisi alabilirler. Bazen, çok erken evrede olan hastalarda ameliyat sonrası adjuvan tedavi gerekmeyebilir.
Cerrahi Kanseri yok etmek için yapılan operasyondur. Cerrahi müdahalenin tipi kanserin akciğerdeki yerleşimine bağlıdır. Akciğerdeki küçük bir parçayı almak için yapılan operasyon ‘wedge’ veya ‘segmental’ rezeksiyon olarak adlandırılır.
Eğer cerrahi olarak tüm lob alınırsa (lobektomi), sağ veya sol akciğerin biri alınırsa (pnomonektomi) olarak adlandırılır. Bazı tümörler yerleşimi, büyüklüğü ve hastanın genel sağlık durumu nedeniyle ameliyat edilemez.
Kemoterapi kanser hücrelerinin ilaçlarla öldürülmesidir. Genellikle birden fazla ilaçtan oluşur. Kemoterapiyi yalnız bu konuda özel eğitimi olan hemşireler verir. Kemoterapinin verilme sayısı kür diye ifade edilir (1. kür, 2. kür gibi) ve genellikle aynı ilaçlar 21 veya 28 günde bir tekrarlanarak verilir. Kemoterapi çoğunlukla damardan sıvı şeklinde ayaktan tedavi merkezlerinde veya ağızdan hap olarak verilir. Bazen hastanın genel durumundaki bozukluk , verilen ilaçlar veya ilaçların veriliş şekillerine göre hastaların tedavilerini hastanede yatarak almaları gerekebilir. Her kür sonrası hastalar medikal onkoloji polikliniğinde kontrol edilirler. Bu kontrollerde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, ilaçların yan etkileri sorgulanır ve vücuttaki diğer organlara bir zarar verip vermediğini araştırmak için bazı kan tetkikleri istenir. Her kür öncesi kan sayımının yapılması ve bu sayımın kemoterapiyi veren yetkili hemşirelere gösterilmesi gerekmektedir. Bir hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağını, eğer alacaksa kaç kür alacağını patoloji raporundaki tümöre ait özellikler belirler. Ancak bu kararların verilmesinde hastanın yaşı, genel durumu da önemli rol oynar.
Bir gün içinde 12 saatten fazla zamanını yatarak geçirecek kadar genel durumu kötü olan hastalara kemoterapi verilmesi, yan etkilere tahammül edeme yeceklerinden uygun değildir. Kemoterapi yapılması planlanan hastalar, ameliyat olmuşlarsa ameliyattan sonraki 3 hafta içinde kemoterapinin başlanması tercih edilir.
Kemoterapi alan hastalar her kemoterapiden yaklaşık bir hafta kadar sonra medikal onkoloji polikliniğinde doktor kontrolünden geçmelidir. Bu kontrolde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, kemoterapinin yaptığı yan etkiler değerlendirilerek gerekirse ilacın dozunda yeniden ayarlama yapılır.
Işın tedavisi:Aynı zamanda radyoterapi de denir. Kanser hücresini öldürmek için yüksek enerjili ışınlar kullanılmasıdır. Sınırlı her alana uygulanır ve bu alandaki kanser hücrelerini etkiler.Radyoterapi bir tümörü küçültmeye yönelik olarak cerrahiden önce veya kanser hücresini yok etmek için yapılan bir müdahaleden sonra uygulanabilir. Doktorlar radyoterapiyi genellikle kemoterapi ile birlikte cerrahi tedaviye karşı birinci alternatif olarak kullanırlar. Nefes darlığı gibi belirtilerin giderilmesi için de kullanılabilir.
Foto dinamik terapi Bu özel bir kimyasal maddenin kan dolaşımına verilmesi ve hücreler tarafından alınmasıdır. Bu kimyasal madde normal hücreleri hızla terk eder. Fakat kanserli hücrelerde daha uzun bir süre kalır. Daha sonra bu hücrelere lazer ışığı uygulanarak maddenin aktif hale geçmesi sağlanır ve hücreler öldürülür.
Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi:
Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastaları bir çok değişik yolla tedavi edilebilirler. Tedavinin seçimi hastalığın yaygınlığı ile ilgilidir. Cerrahi müdahale en yaygın tedavi şeklidir. Radyoterapi ve kemoterapi de hastalığın süresini yavaşlatma ve semptomları kontrol etmede kullanılabilir.
Küçük hücreli Akciğer kanseri tedavisi:
Küçük hücreli akciğer kanseri hızlı yayılır. Bir çok vakada hastalık tanı konduğunda vücudun diğer bölümlerine de yayılmıştır. Doktorlar vücuda yayılmış kanser hücrelerine ulaşmak için hemen hemen her zaman kemoterapi kullanırlar. Kemoterapi içeren tedavi de akciğerdeki tümörler veya vücudun diğer bölümlerindeki tümörler hedeflenerek uygulanabilirler.Bazı hastalara beyine yönelik radyoterapi orada kanser olmasa da uygulanabilir. Bu tedaviye koruyucu beyin ışınlaması denir. Bu beyinde tümör oluşmasını engellemek için verilir. Cerrahi tedavi küçük hücreli akciğer kanserinde çok az uygulanır.
Akciğer Kanserinden Nasıl Korunuruz?
Bunun çok etkili ve bir o kadar da basit yolu vardır. Kendinize bir iyilik yapın ve sigarayı bırakın. Kanserin sebebi yüzde 95 sigaradır. Bıraktığınız zaman sadece halletmeniz gereken yüzde 5′lik bir dilim kalıyor. Şayet sigara içmiyorsanız sigara içilen ortamdan uzak durmanız gerekir. Pasif içiciler de aktif içiciler kadar etkilenmektedir. Spor yaparak sağlıklı bir yaşam sürme şansınız artar. Kanser riskini azaltmış olursunuz. Bunların dışında alkol tüketiminden kaçının, az yağlı besinlerle beslenin ve meyve ve sebzeyi bol miktarda tüketin. Beslenmenizin dengeli olmasına dikkat edin.

postheadericon Beyin Kanseri (Tümörü)

Beyin Tümorü
Beyin tümörleri, kafatası içerisinde büyüyerek beyin üzerine baskı yaparlar. Bulundukları bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre belirtiler verirler. Ancak kafa içinde yer kaplayan bütün vakalarda olduğu gibi öncelikle kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtileri gösterirler. Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde beyin üzerine baskı yapmaya başlar.
tümör kötü huylu olduğu taktirde vücutta başka türlü hastalıklarada yol açabilir.Tümör ameliyat ile alınacagı gibi eger iyi huyluysada ışınlada alınabilir
Baş ağrısı
Epilepsi benzeri bayılmalar
Vücudun bazı bölgelerinde kısmi felçler
Şiddetli kusmalar
Bazı fiziksel yeteneklerimizin kaybı
Kişilik bozuklukları
Beyin tümörleri genellikle birincil ya da ikincil olarak sınıflandırılırlar ve bunlar (genellikle) vücudun herhangi bir yerinde başlayıp beyne metastaz yapanlar ve beyinde oluşanlardır. 9 yaş altı ve 55 yaş üstü daha sıklıkla görülen beyin kanserlerine, beyaz ırkta ve erkeklerde daha çok rastlanır.
Başağrısı
Kusma
Sara tarzında bayılma nöbetleri
İlerlemiş dönemlerde (Beyinde yerleştiği yere göre) vücudun bazı bölgelerinde felç belirtileri
Kişilik bozuklukları, bazı yeteneklerde (hesap yapma yazı yazma gibi) bozulma
Beyin tümörleri genellikle birincil ya da ikincil olarak sınıflandırılırlar ve bunlar (genellikle) vücudun herhangi bir yerinde başlayıp beyne metastaz yapanlar ve beyinde oluşanlardır. 9 yaş altı ve 55 yaş üstü daha sıklıkla görülen beyin kanserlerine, beyaz ırkta ve erkeklerde daha çok rastlanır. Beyin kanserlerinin belirtileri tıbbi olarak teşhisi zorlaştıracak şekilde zaman zaman yok olup zaman zaman ortaya çıkabilirler. Yukarıdaki belirtiler söz konusu olduğunda kafa içi basıncın artmasından şüphelenerek tam bir teşhis için beyni görüntülemek gerekir ve bu amaçla beyin tomografisi ve MRG çekilir. Beyin tümörleri kafatası içerisinde büyüyerek beyin üzerine baskı yaparlar. Bulundukları bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre belirtiler verirler. Ancak kafa içinde yer kaplayan bütün vakalarda olduğu gibi öncelikle kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtileri gösterirler.. Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkanı olmayan kafatası içerisinde beyin üzerine baskı yapmaya başlar. Beyin baskı altında normal görüntüsünü kaybeder ve işlevlerini yerine getiremez.
Beynin her iki yarım küresi simetrik olarak yerleşmişlerdir. Her iki tarafta düzenli sınırlarla ayrılmışlardır. Bu normal yapıya giren herhangi bir yer kaplayan oluşum simetrik yapıyı bozacak ve beyin üzerine baskı yapacaktır. Beyin Tümörleri iki çeşittir
1- İyi huylu tümörler:
Beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilir ve tamamına yakını çıkartılabilir. Bu nedenle operasyon sonrası sonuçları iyidir. Ancak tümör her ne kadar iyi huylu da olsa beyinde bulunduğu bölge hayati önem taşıyan bir bölge ise ameliyat sonrası sonuçlar maalesef yüz güldürücü olmayabilir. Yavaş üreme hızına sahip olmalarına rağmen öldürücü olmasalar dahi vücutta kalıcı harabiyete ve işlev bozukluklarına sebep olabilirler.
2- Kötü huylu tümörler:
Çok hızlı üreyen, çamur kıvamında ve operasyonla alınması oldukça zor olan tümörlerdir. Opere edilseler dahi belli bir süreçten sonra tekrar nüksederek beyne baskı yapmaya devam ederler. Ameliyat sonrası 5 yıl yaşama şansı veren tümörler olduğu gibi 5-6 ayda da hastanın ölümüne sebep olacak türleri mevcuttur.

Primitif nöroektodermal tümör ( PNET)

Primitif nöroektodermal tümörler genellikle 10 yaş altı çocuklarda görülen ve az rastlanan bir tümör grubudur.

Bu tür tümörlere uygulanacak ilk tedavi mevcut tümörün ameliyat ile alınmasıdır. Bunun ardından 3 yaşından büyük hastalarda radyoterapi (ışın tedavisi) ve kemoterapi (ilaçlı tedavi) uygulanır. Hasta 3 yaşından küçük ise ışın tedavisi hasta 3 yaşına gelinceye kadar geciktirilir ve o zamana kadar ilaçlı tedavi uygulanır.

İlaçlı tedavi hastanın yaşına ve durumuna bağlı olarak şu yöntemlerden biri ile uygulanır:

Ağızdan yutulacak haplar ile

Kas veya yağ dokusuna enjeksiyon yolu ile

Doğrudan damara enjeksiyon yolu ile

Doğrudan omurilige yapılan bir iğne yolu ile

Hastanız için bunlardan hangisinin uygun olduguna doktorunuz karar verecektir.

Tedavi sırasında bunların yanısıra kafa içinde oluşabilecek ödem ve kafa içi basıncı düşürmek için şant adı verilen ince bir boru takılabilir. Bu, kafa içinde oluşabilecek fazla sıvıyı karın boşluğuna vererek hastayı rahatlatmayı amaçlar.

Bu tip tumorler diğer yetişkin tümörlerine göre tedavide çok daha fazla başarı elde edilen tümörlerdir. Az rastlanıldığı için elde net istatistiksel veriler olmamakla beraber bazı kaynaklara göre tedavide 5 yıllık başarı oranı %60′dan fazladır. Genel olarak PNET bir tumor sınıfını tanımlamaktadır. Bu sınıf tümörlerin kendi içinde çeşitli tipleri vardır. Tedavi ve onun sonuçlari bu tümörün tipine doğrudan bağlıdır. Fakat eldeki veriler her tumorü sınıflandırmaya yetecek kadar fazla değil şu an için.

Yukarıda anlatılan tedaviler halen uygulanmakta olan mevcut tedavi yontemleridir. Bunlara ilave olarak yeni bazi tedaviler geliştirilmekte ve klinik deneyleri yapilmaktadır. Bunlar arasında kemik iliği nakli ve aşılar sayılabilir.

 

postheadericon Tiroit Kanseri

Tiroit Kanseri

Tiroit Kanserinin Belirtileri Nelerdir?

Tiroit kanserlerinin birçoğunda hiçbir şikayet olmaz. Hastalık herhangi bir belirti vermez. Bazı vakalarda lenf bezleri büyümüş ya da boyunda kitle meydana gelmiştir. Hastaların az bir kısmında ise boğazda sıkıntı hissi, ağrı, nefes almada güçlük çekme, ses kısılması, yutma güçlüğü olabilir. Fakat dediğimiz gibi bunlar hastaların az bir kısmında görülür. Birçok tiroit kanseri belirti vermez. Hatta tanı anında hastaların bir kısmında başka organlara yayılma saptanır.

Tiroit Kanserinin Nedenleri

Nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir. Fakat yapılan araştırmalara göre bazı radyoaktif maddelere maruz kalan kişilerde tiroit kanseri görülmüştür. Bu maddelerden en önemlisi uranyumdur. Örneğin Çernobil’deki nükleer santral kazasıyla beraber bu bölgede yaşayan kişilerde tiroit kanseri görülme sıklığı artmıştır. Bazı tiroit kanserlerinde ise genetik mutasyonların rol oynadığı düşünülmektedir.

Sık karşılaşılan sorulardan birisi tanı sırasında ya da tedavide kullanılan bazı radyoaktif maddelerin kansere neden olup olmadığıdır. Bu amaçla kullanılan maddelerin miktarları oldukça azdır. Vücuttan atılma süreleri ise çok daha kısadır. Bu yüzden kansere neden olmazlar.

Tiroit Kanserinin Tanısı Nasıl Konur?

Öncelikle kandaki hormonların miktarını belirlemek için testler yapılır. Hormon değerleri yüksek çıksa da çıkmasa da diğer tetkiklerin yapılması gerekir. Çünkü bazı tiroit kanserlerinde bu değerler yüksek bazılarında ise normaldir.

Yapılan ultrasonografi ile tiroitteki kitle görülür. Fakat bu kitlenin kanser olup olmadığı anlaşılamaz. Tanıyı kesin koymak için biyopsi almak gerekir. Ayrıca tiroit kanseri tanısında en önemli tetkiklerden birisi olan sintigrafi uygulanır. Kitle ya da nodülün görüntüsü hakkında bilgi verir. Bunun dışında ince iğne aspirasyon biyopsisi dediğimiz yöntem uygulanır. Tiroitte görülen bütün kitlelere bu yöntem uygulanır. Oldukça değerlidir. Bir hasta için en az 5 kere uygulanması tanının doğruluğu açısından önemlidir.

Kanserin tipinin kötü olması, tümörün yayılım göstermesi, çapının büyük olması (>1cm), tedavinin geç başlaması hastalığın seyrinin kötü olmasına yol açar. Tümör tek bir odak halinde ise, yayılmamışsa, çapı küçükse hastalığın seyri daha iyidir.

Tiroit Kanseri Tedavisi

Ameliyat: Bütün tiroit kanserlerinde, tiroit bezi ameliyatla çıkarılır. Ameliyat sırasında hızlı mikroskobik inceleme yapılır. Tiroit bezinin tamamı çıkarılır ve etrafındaki lenf bezleri de alınır. Tiroit bezinin tamamının çıkarılması, ameliyat sonrası uygulanan tedavinin etkili olması için şarttır. Yoksa, uygulanacak tedavi bir işe yaramaz.

Ameliyattan sonra papiller ve folliküler kanseri olan hastalar, zırhlı hastane odalarında yüksek dozda radyokaktif iyoda maruz bırakılır. Böylece vücudun başka yerlerinde kalmış olan kanser hücrelerinin öldürülmesi hedeflenir. Bu radyokatif iyotun dozu, kanserin yayılma derecesine göre değişir. Bazı vakalarda bu yöntemin tekrarlanması gerekebilir. Bunun için 6 aylık bir sürenin geçmesi beklenir.

Medüller kanserde de ameliyat yapılıp, tiroit bezi ve lenf bezleri çıkarıldıktan 2-3 ay sonra kalsitonin miktarı ölçülür. Bu sürede ölçülen kalsitonin miktarı 10 pg/ml’den az ise tedavi başarılıdır ve tümör yok edilmiş demektir. Yine bu kanser tipinde de radyoaktif iyot tedavisi uygulanır. Anaplastik kanserde ise önce cerrahi ve radyoterapi, daha sonra kemoterapi uygulanır.

Tedaviden sonra hastalara tiroksin hormonu verilir. Çünkü TSH düzeyi düşürülmelidir. Yüksek TSH kanserin tekrarlamasına neden olur.

Tiroit Kanseri Tipleri

Papiller kanser: Genellikle iyi seyreden bir kanserdir. Bütün tiroit kanserlerinin %80′ine yakını papiller kanserdir. Belirti vermeyebilir ve uzun yıllar tiroit bezinde kalabilir. Hastanın bu durumda hiçbir şikayeti olmayabilir. Her yaşta görülebilir ve gençlerde daha iyi seyreder. En sık 40′lı yaşlarda ortaya çıkar. Vücudun başka organlarına yayılabilir. Bu durumda hastalığın seyri daha kötüdür.

Folliküler kanser: Papiller kanserden sonra en sık görülen tiroit kanseridir. Fakat görülme sıklığı papillere göre oldukça azdır. Bu kanser de yayılabilir. Sıklıkla tiroit bezinin zarına ve damara yayılır. Eğer zara yayılma gösteriyorsa seyri damara yayılana göre daha iyidir. Bu kanser tipi en sık akciğer ve kemiğe yayılır. Ayrıca komşu yapılara, örneğin nefes borusuna yayılma ihtimali vardır. En sık 50 yaşından sonra ortaya çıkar. Folliküler kanser, daha hızlı seyreder, tekrar etme ihtimali fazladır.

Medüller kanser: Tiroit bezi kalsitonin hormonu salgılar. Bu olayı tiroit bezindeki C hücreleri gerçekleştirir. Bu yüzden bu hormonun salgısı kanser vakalarında artmıştır. Bu kanserde tiroit bezinin çıkarılması gerekir. Eğer lenf bezlerine de yayılım yapmışsa, bu bezler de ameliyatla çıkarılır. Yukarıdaki iki kanserden daha az sıklıkta görülür. Hastaların yaklaşık 1/4′ünde ailesel geçiş vardır. Yani ailesinde medüller tiroit kanseri olanlarda risk artmıştır.

Anaplastik kanser: En az görülen tiroit kanseri tipidir. Çok hızlı seyreder. Tiroitteki kitle hızlı gelişir ve büyür. Solunumu güçleştirdiği durumlarda soluk borusunun çıkarılması gerekebilir. Radyoterapi ve kemoterapi uygulanır.

 

postheadericon Prostat Kanseri

Prostat Kanseri Nedir?
Erkek üreme sisteminin önemli bir üyesi olan prostatta görülen malign (kötü huylu)değişikliklerdir.
Erkeklerde en sık görülen kanser tiplerindendir.
Amerika’da her 5 erkekten birinde görüldüğü tespit edilmiştir.
Yine Amerika’da her yıl 200.000 yeni hasta ve 38.000 ölüm saptanmaktadır.
Genellikle 50 yaş üstünde görülür ancak seyrekte olsa gençler de de görülme olasılığı vardır.
Prostat mesanenin altında, rektumun önünde yerleşmiş ceviz büyüklüğünde bir bezedir.
Prostat ejekulasyon esnasında spermin dışarı atılması için gerekli akışkan sıvının ve enzimlerin 1/3 ünü salgılar.
Ejakulatın içinde yer alan sperm testislerde yapılır, vas deferens adı verilen tüpler tarafından taşınır.
Bu esnada prostattan bu katkı maddelerini alır ve penise ulaşarak dışarı atılır.
Prostatın arkasında ki seminal kabarcıklar bu akışkanın yapıldığı yerdir.
Prostata direkt teması ve yakınlığından dolayı kanser bu seminal kabrcıkları ve prostatı saran kapsülü de etkileyebilir.
Bu durumda ameliyat kanseri yok etmek açısından pek faydalı olamayabilir.
Rektuma olan komşuluğundan dolayı Rektal muayene prostat hakkında fikir verebilen iyi bir muayene usuludur.
Prostat Kanserinin Nedeni
Prostat kanserinin sebebi henüz bilinmemektedir. Ancak bazı faktörlerin kansere yakalanma riskini arttırdığı bilinmektedir.
Birinci faktör ailede prostat kanseri hikayesinin bulunmasıdır. Babasında veya kardeşinde
prostat kanseri bulunan bir kişinin kansere yakalanma riski iki katartmaktadır.
Yaşlı kişiler daha büyük risk altındadırlar.Prostat kanseri tanısı konmuş kişilerin 3/4 ü 65 yaş ve üzerindedir
Afrikalı-Amerikalılarda daha sık görüldüğü söylenmektedir.
Prostat kanseri ile erkeklik hormonu arasında bir ilişki olduğu sanılmaktadır.
Kısırlaştırılmış erkeklerde prostat kanserinin görülmemesi buna delil olarak gösterilmektedir.
Östrojen hormonu (kadınlık hormonu) kan seviyelerinin yükseldiği ağır karaciğer hastalıklarında
prostat kanseri riski azalmaktadır.
Çevresel faktörler riskin artmasında rol oynar. Asyalı lar prostat kanseri riski açısından daha şanslıdırlar.
Japon erkeklerinde prostat kanseri görülme riski Amerikalı’lardan yaklaşık 40 kez daha azdır.
Ancak ilginç olan konu Amerika’ya göç etmiş Asyalılarda riskin arttığı görülmüştür.
Bu da çevre ve beslenme faktörlerinin önemini göstermektedir.
Prostat Kanseri Belirtileri
Prostat kanseri genellikle ileri aşamalarına kadar bulgu vermez.
İyi bir doktor muayenesi ve Prostate Specific Antigen (PSA) adı verilen
bir kan tahlili ile genellikle bulgu vermeden önce erken evrelerde tanısı konulabilir.
İleri evrelerde ise prostat bezinin büyümesine bağlı idrar yapamama, idrar veyasemen sıvısında
kan görülmesi gibi bulgular verebilir. Ayıca ağrı ve empotansgibi bulgular da verebilir.
Hastalığı önlemenin kesin yolları bilinmemekle birlikte sağlıklı yaşam içingerekli genel kuralları
( egzersiz ve düşük yağlı diyet) uygulamak yararlı olabilir.
Prostat Kanseri Tanısı
Prostat muayenesi rektal tuşe ile yapılır. Rektumdan yapılan muayenede prostat kenarları düzensiz ve noduler olarak ele gelir.
Prostate Specific Antigen (PSA) testinin bulunmasi ile prostat kanseri tanisinda yeni bir çag açilmistir.
Bu test ile kanser henüz bulgu vermedigi çok erken asamalarda dahi taninabilmektedir.
Prostate Specific Antigen (PSA) prostat bezi tarafindan yapilan ve semen sivisinin yapisinda olan küçük bir protein molekülüdür.
Bu molekül normalde kanda ya hiç bulunmaz veya çok düsük seviyelerde bulunur.
Ancak prostat kanserlerinde PSA nin kan düzeyleri çok yükselir.
Bazı kanser dışı durumlarda da PSA da yükselmeler görülürse de bunlar küçük düzeylerde ve geçici yükselmelerdir.
Bu durumları ayırt edebilmek için PSA dayükselme saptayan doktor tekrar test isteyebilir.
4-10 ng/ml arasında çıkan ortadüzeydeki PSA seviyeleri üroloji konsultasyonu gerektirir.
10 ng/ml üzerindekiseviyelerde ise ürolojist tarafından biopsi konusunda değerlendirilmelidir.
Prostat Kanserlerinin % 5-10 kadarında PSA yükselmeyebilir. Bu sebeple rektal muayene ve PSA tanıda tamamlayıcı rol oynar.
Sadece biri yeterli olamaz.Bu yöntemlerden herhangi birinde prostat kanseri şüphesi olursa
Ürolog Doktorunuz biopsi isteyebilir. Biopside ultrason eşliğinde rektumdan prostata bir cins iğne ile girilerek
mikroskop ta incelenmek üzere parça alınır. Kanser tanısı konulursa kanserin ilerleme derecesi Gleason Score ile evrelendirilir.
Bu skala doktorunuzu hastalığın gidişi, tedavisive ne kadar yayıldığı hakkında bilgilendirir.
10 en yüksek evredir ve hastalığın kötü olduğunu gösterir.PSA düzeyindeki yüksekliklerde
hastalığın evresi hakkında fikir verebilir. Genellikle 6 ve üstü Gleason scoru ve 20-30 ng/ml PSA
seviyesi kanserin prostat bezi dışınada yayıldığını gösterir.
Kanser aynı zamanda klinik evrelemeye de tabi tutulur. Klinik evrelemede çeşitliyöntemler kullanılır.
En çok kullanılan T1-T4 evrelemesinde:
T1-T2 de kanser prostat bezinde sınırlı kalmıştır.
T3 de yakın dokulara da metastaz (yayılım)yapmıştır.
T4 de ise uzak organlara da yayılım vardır.
Eski ancak hala kullanılanbir sistem de ise:
Evre A ve B de kanser prostat bezinde sınırlı kalmıştır.
EvreC de yakın dokulara da metastaz (yayılım) yapmıştır.
Evre D de ise kemik gibi uzak organlara da metastaz yapmıştır.
Doktor bunlardan başka uzak metastazları da araştırmak için kemik taramaları,röntgen, MR, BT gibi tetkikler isteyebilir.
Prostat Kanseri Tedavisi
Tedavide hastanın yaşı, kanserin ilerleme düzeyi, hastanın genel sağlık durumu, gibi çeşitli etmenler göz önünde tutulur.
Radyasyon Tedavisi (Dışarıdan Işın Tedavisi):
Sadece prostatta sınırlı kalmışkanserlerde ameliyat ve radyasyon tedavisi eşit iyileşme sağlar.
Son 20 yıldır geliştirilen radyoterapi tetkikleri komplikasyonları en aza indirmiştir.
Genellikle iki ay boyunca günlük dozlarda radyasyon verilir ve iyi tolere edilir.
Anestezi ve hastanede yatmayı gerektirmez.Ağrı hissedilmez. Herbir tedavi sadecebirkaç dakika sürer.
Tedaviden sonra hastalar günlük aktivitelerine devam edebilirler.
Radikal Prostatektomi: Prostat ve bağlı seminal kabarcıklar beraberce ameliyatla alınırlar.
Bir kaç gün hastanede yatmayı gerektirir. Genel veya Lokal anestezi ile yapılır.
Ameliyat sonrasında bir miktar sonda taşımak gerekebilir.
Radikal Prostatektomi de amaç kanserli dokunun tamamını alabilmektir.
Eğer bu başarılabilirse o zaman başka tedaviye gerek duyulmaz.
Ancak bazen açıldıktan sonra kanserli dokunun prostat dışında lenf bezlerine veya çevre dokulara da genişlemiş olduğu görülebilir.
Böyle durumlarda kanserli dokunun tamamı alınamaz ve ameliyat sonrası radyasyon tedavisine ihtiyaç duyulabilir.
Radyasyon Tedavisi (Brachytherapy): Dışarıdan verilen radyasyon tedavisi de radikal prostatektomi de hastalarda ereksiyon
yeteneğini sınırlarlar. Bunu engellemek için Brachytherapy adı verilen bir radyasyon tedavisi yöntemi kullanılır.
Karın içine leğen kemiğinin dibine, rektumun önüne, testislerin gerisine konan
metal kateterler ile radyoaktif madde öldürülmek istenen kanserli dokuya verilir.
Böylece çevre dokulara verilecek ışın dozu azaltılarak ereksiyonu sağlayacaksinir ve damarlarda daha az hasar neden olunur.
Çok sık uygulanan bir tedaviseçeneği değildir.
Hormon Tedavisi: Kanser prostat dışına da yayılmışsa genellikle hormonal tedaviuygulanır.
Hormon tedavisinin hedefi testislerden erkeklik hormonu salınımını baskılamaktır.
Çoğu zaman erkeklik hormonunun baskılanması ile prostat kanserindekigelişme durdurulabilir.
Bu tedavinin en kolay ve en hızlı yolu testislerin alınmasıdır. (kastrasyon, kısırlaştırma)
Ancak genellikle günlük ağızdan alınan ilaçlar yada aylık veya 3 aylık enjektabl ilaçlar bu tedavide terch edilir.
Prostat Kanserinde Evrelere Göre Tedavi
Evre T1 ve T2 de(veya Ave B de) radyasyon tedavisi veya ameliyatla (radikal prostatektomi) tedavi aynı etkiyi gösterirler.
Hastalığın bu aşamasında tedaviye hastanın durumuna göre ve olası yan etkileri göz önüne alınarak karar verilir.
Bir ürolog ve radyasyon onkolojisti ile görüşülmelidir.
Evre T3 veya C de sadece ameliyatla tedavi yeterli değildir.
Çünkü kanser prostat dışına da yayılmıştır ve ameliyattan sonra radyasyon tedavisi de gerekecektir.
Radyasyon tedavisi kalan mikroskobik kalıntıları da öldürecektir.
Birçok doktor bu evrede olası komplikasyonları önlemek için çok daha erken dönemlerde
radyasyon tedavisine başlama taraftarıdır. Hatta bu aşamada yakalanan kanserlerin
pek yüz güldürücü olmayan gidişini engelleyebilmek için radyasyon tedavisi ile birlikte
hormontedavisi uygulamakta giderek daha çok kullanılan bir yöntemdir.
Evre T4 veya D de kanser kemiklere yayılmıştır (metastaz)
Tedavi semptomlarıhafifletmek ve kanseri geçici olarak geriletmeye yönelik olarak yapılır.
Kemik metastazlarının tedavisinde ameliyat veya radyasyon tedavisi gerekebilir.

postheadericon Böbrek Kanseri

Böbrek Kanseri
Erken saptanabilen böbrek kanserlerinde cerrahi ile tam tedavi sağlama şansı oldukça yüksek. Bu nedenle hastalığın belirtileri ile ilgili bilgi sahibi olmak büyük önem taşıyor.
Böbrekler, karın üst bölgesinde bulunan ve idrarı oluşturan bir çift organdır. Oluşan idrar üreter adı verilen iki ince borucuk aracılığıyla idrar kesesine aktarılır. Böbrekler sırtta göğüs kafesinin iki yanında yer alırlar ve kuvvetli sırt adaleleri ve alt kaburga kemiklerince dış etkilere karşı korunurlar. Etrafında Gerota kılıfı adı verilen kalınca bir kılıfla kaplı olup ayrıca da üst yüzeyi tıpkı bir elmanın dış kırmızı kabuğu gibi bir zarla kaplıdır.
Ana atardamar (Aorta)dan gelen bir damarla kanlanırken, toplayıcı damarı ana toplar damarlara (Vena Kava) boşalır. Vücutta metabolizma sonrası oluşan zararlı maddeleri ve fazla suyu idrar yoluyla uzaklaştırmak ana görevidir. Bunun yanısıra kan basıncını (tansiyon) ayarlamada ve kan yapımında da rol oynarlar.
Böbrek kanseri genellikle 50-70 yaşları arasında ortaya çıkar. Erkekte kadına göre 2-3 kat daha fazla görülür. Böbrek kanserinin nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir. Böbrek kanseri türlerini iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere 2 guruba ayırırız. Böbrekte en sık görülen kitle basit böbrek kistleridir. Böbrek kisti iyi huylu bir kitle olup kanserden tamamen farklıdır. Çoğu zaman raslantısal olarak ortaya çıkan böbrek kistleri insan yaşamını hiçbir zaman tehdit etmez. Böbrek kisti saptanan hastalar gereksiz yere paniğe kapılırlar ve tedavi arayışı içine girerler. Gerçekte böbrek kistleri çoğu zaman tedaviyi bile gerektirmezler, yalnızca izlemek hemen daima yeterli olur. Böbrek kanseri ise kötü huylu bir kitle olup, böbrek kistlerinin aksine insan yaşamı için tehdit oluşturabilmektedir. Renal hücreli kanser, böbrekte kanı süzen ve idrar oluşturan dokulardan köken alır. Böbrek kanseri büyüdükçe etrafında yer alan lenf bezeleri, karaciğer, kalın barsak ve pankreasa yayılabilir. Bunun yanında, ana tümörden kopan tümör parçaları vüCudun diğer uzak taraflarına giderek yerleşebilir (metastaz).
Kaç Tip Böbrek Tümörü Vardır?
En sık görüleni böbrek hücreli kanserlerdir (% 85oranında). Bunun haricinde böbreğin toplayıcı bölümünde ortaya çıkabilen değişici epitel hücreli kanserler % 6-7 oranında görülür. Çocuklarda ise % 5-6 oranında Wilm’s tümörü adını alan daha farklı bir böbrek kanseri ortaya çıkabilir.
Bunun dışında nadir olarak görülen böbrek sarkomları, böbrek adenomları, onkositomlar ve anjiomiyolipomlar sayılabilir.
Böbrek Kanserinin Nedenleri Nelerdir?
Böbrek kanseri genellikle 50-70 yaşları arasında ortaya çıkar. Erkekte kadına göre 2- 3 kat daha fazla görülür. Böbrek kanserinin nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak, araştırmacılar böbrek kanseri gelişmesi açısından bazı risk faktörleri belirlemişlerdir. Ancak,bu risk faktörlerine sahip olan herkes böbrek kanserine yakalanmayacağı gibi her böbrek kanserli hastada da bu faktörler bulunmayabilir.
Sigara: Araştırmalar sigara içenlerde böbrek kanseri görülme riskinin iki kat fazla olduğunu göstermektedir. Bu risk günde içilen sigara miktarı ve sigara içme süresiyle daha da artar. Sigara bırakıldığında artmış olan risk zamanla geriler.
Aile Riski: Ailede böbrek kanserli bir akrabanın olması böbrek kanserine yakalanma riskini artırmaktadır.
Diyet: Yüksek kalorili diet ve kızartma türü yiyecekler riski artırmaktadır.
Yüksek tansiyon: Bazı çalışmalarda yüksek tansiyonlu hastalarda 3 kat fazla böbrek kanseri geliştiği gösterilmiştir.
Şişmanlık: Fazla kilo özellikle kadınlarda böbrek kanseri riskini arttırabilir.
Mesleki risk faktörleri: Çelik endüstrisi, petrol, kadmiyum, kurşun endüstrisi çalışanları ve asbestoza maruz kalanlarda böbrek kanseri riski artmaktadır.
Radyasyon: Daha önce tedavi amacıyla radyasyon almış ya da başka bir nedenle radyasyona maruz kalmış kimseler artmış risk taşırlar.
Diyaliz: Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle uzun süreli hemodiyaliz programında olan hastalarda böbrek kisti ve böbrek kanseri riski daha fazladır.
Genetik: Von Hippel-Lindau hastalığı genetik geçişli bir hastalık olup beraberinde iki taraflı böbrek ve diğer bazı organlarda kanser ortaya çıkması söz konusu olabilir. Bu hastalar ve ailesi yakından izlenmelidir.
Böbrek Kanseri Teşhisi Ve Teşhis Yöntemleri
Anamnez (hasta sorgulaması)-Fizik Muayene; Ailede böbrek kanseri hikayesi var mı? Başka risk faktörleri var mı? Karında ele gelen kitle var mı?
Kan analizleri: Böbrek kanserine eşlik etmesi beklenen belirtiler bulunmakta mı? Anemi (kansızlık) ya da kanda yüksek kalsiyum, karaciğer fonksiyonlarında bozulma …vb
İdrar analizinde: İdrar da kanama var olup olmadığı ortaya konulmalıdır
Görüntüleme yöntemleri;
İntravenöz Pyelografi IVP (İlaçlı böbrek filmi); Kalsifikasyon adı verilen birikimler bu filmlerde beyaz lekeler halinde gözlenebilir. Yine intravenöz pyelogramda böbrekte kitleye bağlı itilme veya renal pelviste (böbrekteki büyük havuz) dolma defekti şeklinde yer kaplayan lezyonlar olarak görülebilir. İntravenöz pyelografinin tek başına doğruluk oranı %75’dir.
USG; üriner sistemi görüntülemede kullanılan non invaziv, ucuz ve doğruluk oranı yüksek bir yöntemdir. Böbrekte yer kaplayan lezyonun büyüklüğü, solid-kistik ayrımı, böbrek komşuluğundaki dokulara ait hastalıkların tespit edilmesinde oldukça başarılıdır.
Bilgisayarlı tomografi; Enine kesitlerle tüm karın içi organların aynı anda değerlendirilmesini sağlamaktadır. Ayrıca özellikle damardan verilen kontrast madde ile, böbrekte ultrasonografi ile belirlenen kitlenin o kontrast maddeyi tutup tutmadığı ve kitlenin damarsal zenginliği açısından da fikir edinilir. Ayrıca kitlenin böbrek içindeki
lokalizasyonu, boyutları kesin olarak vurgulanırken, bu detayları, planlanacak cerrahi tedavi açısından önemlidir.
Böbrek dış kenarına yakın yerleşimli, ana damarlarla yakın ilişkisi olmayan sınırlı bir böbrek tümöründe sadece tümörün alınarak geride kalan sağlam böbrek dokusunun kurtarılması çok önemlidir. Özellikle iki taraflı böbrek kanseri vakalarında gerideki sağlam böbrek dokusunun kurtarılması hastanın diyalize ihtiyaç duymaması için
hayati önem taşımaktadır.
MR Görüntüleme; Yan etkilerinin az olması, kitlelerin yapısını yüksek doğrulukla göstermesi, böbrek yetmezliği ve kontrast madde alerjisi olanlarda uygulanabilir olması, renal ven ve vena cava trombüslerini kontrast madde gereksinimi olmadan göstermesi en önemli avantajlarıdır.
Sintigrafi; Sintigrafi kemik ağrıları ve alkalen fosfataz yüksekliği olan hastalarda metastazların saptanması için kullanılır. Kontrast alerjisi olan hastalarda böbrek sintigrafisi böbrek fonksiyonlarını ve kitlenin damarları hakkında bilgi verir.
PET(pozitron emisyon tomografisi);Özellikle metastatik böbrek tümörlerinde tedaviye cevabı değerlendirmede kullanılabilir.
Biyopsi; Bazı vakalarda teşhis konusunda çok şüphe varsa gündeme gelebilir ve genellikle bilgisayarlı tomografi rehberliğinde yapılabilir. Ancak biyopsinin değerlendirilmesinde sıkıntıları vardır. Bunlardan en önemlisi patolojik değerlendirme için alınan materyal genellikle yeterli olamamakta ve bu nedenle de teşhiste
kesinlik söz konusu olmamaktadır. Böbrekteki kitlenin, metastaz şüphesi, abse ve lenfoma gibi, böbrek tümörü dışında bir sebepten kaynaklandığı düşünülen olgularda, tedavinin yönü değişeceğinden biyopsi faydalı olabilir. İşlemin olası yan etkileri tümörün yayılması, akciğer yaralanması, kanama ve enfeksiyondur.
Böbrek Kanserinde Tedavi
Böbrek tümörünün tedavisi hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kanserin yayılım derecesine (evre) göre belirlenir. Böbrek kanserlerinde birinci basamak tedavi cerrahi yöntemle mevcut kanserli dokunun tamamen çıkarılmasıdır. Ancak unutulmamalıdır ki cerrahi ile tam tedavinin sağlanabilmesinde kanserin derecesi ve evresi çok önemlidir.
Erken saptanabilen böbrek kanserlerinde cerrahi ile tam tedavi sağlama şansı oldukça yüksektir. Kanserin evresi, büyüklüğü ve sayısına göre değişmek üzere ya radikal operasyon ile böbrek, böbrek üstü bezi ve etrafındaki zar ve yağ tabakaları ile birlikte tamamen çıkartılır (radikal nefrektomi) yada kısmi olarak yalnızca tümörün çıkarılması (parsiyel nefrektomi) söz konusu olabilir. Cerrahi teknik cerrah tarafından belirlenmek üzere açık operasyon yada laparoskopik denilen kapalı yöntemle olabilir. Kalan böbrek normal ise, hastalıklı böbreğin alınması böbrek fonksiyonları açısından her hangi bir sorun yaratmaz. Cerrahi tekniğe bağlı olmak üzere hasta genellikle ameliyattan sonra 3-4 günde hastaneden çıkarılabilir. Hastaneden çıktıktan sonra rahatlıkla normal günlük aktiviteye geçilebilir. Çıkarılan örnekler histopatoloji yöntemiyle incelenir ve tümörün cinsi, karakteri ve yayılım derecesi belirlenir. Bu, hem tanıyı kesinleştirir hem de yayılım hakkında bilgi verir. Kanser Gerota kılıfı içinde ise hastaların büyük kısmında başka ek bir tedaviye gerek kalmaz. Eğer tümör kılıfın dışına çıkmışsa yada başka yerde de mevcutsa cerrahi sonrası ek bir tedavi gerekecektir.
Ameliyattan sonra hastalığın derecesine göre gerekirse immünoterapi denilen ek bir tedavi yöntemine başvurulabilir.
Biyolojik tedavi (immunoterapi):
Aslında vücutta da doğal olarak üretilen savunma sisteminin silahları olarak nitelendirilebilecek maddelerin Dışarıdan vücuda verilmesi suretiyle biyolojik yapının daha iyi kullanılması ve güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu maddelerin uygulanması doktor tarafından belirlenen bir program dahilinde olmaktadır. Yan etkileri nedeniyle son derece dikkatli ve deneyimli merkezlerde uygulanması uygundur. Biyolojik tedavi sırasında hasta yan etkilerinin izlenebilmesi için çoğu kez hastanede kalır. Bu tedaviler yan etki olarak kas ağrısı, halsizlik, dikkat kaybı, ateş, kusma ve ishale neden olabilir. Hastalar genelde kendilerini çok yorgun hissederler. Bazılarında deri dökülmesi olur. Bu problemler çok ciddi olabilir ama tedavi bitince bu etkiler kaybolur.
Kemik tutulumu olan hastalarda bölgesel ışın tedavisinden de (Radyoterapi) faydalanılır.
Radyasyon tedavisi: Radyasyon tedavisi vücut dışındaki radyoaktif bir kaynaktan gelen yüksek enerji içeren ışınların kanser hücrelerini öldürmek için kullanılmasına dayanır.
Kemoterapi: Kemoterapi kanserli hücreleri öldürmek için ilaç kullanılmasıdır. Diğer bir çok kanserde etkili olmasına rağmen böbrek kanserinde çok sınırlı bir etki gösterir. Buna rağmen araştırmacılar yeni ilaç ve ilaç kombinasyonlarını denemektedirler.
Hormon tedavisi: Hormonlarla hücrenin büyümesi kontrol altına alınmaya çalışılır. Hormon tedavisi ilerlemiş böbrek kanserlerinde kullanılır.
Akılda tutulması gereken önemli bir nokta da böbrek kanserlerinde cerrahi tedavi sonrası uzun yıllar boyunca düzenli takiplerin hastalığın kontrolü açısından önemli olduğudur.
Böbrek Parenkim Kanserlerinin Tedavisi
Böbrek parankim kanserinin primer tedavisi, tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Tümörün büyüklüğüne ve lokalizasyonuna  göre etrafındaki yağ dokusu, gereğinde böbrek üstü bezi  ile birlikte böbreğin tamamen çıkartılması (radikal nefrektomi) en seçkin tedavi yöntemidir. Yıllardır geleneksel açık cerrahi ile yapılan bu ameliyatlar, günümüzde standart laparoskopik veya robotik laparoskopik  yöntemle ile yapılabilmektedir. Bu yöntemde hastadaki yara izi açık cerrahiye oranla çok daha küçük olmakta, kan kaybı çok az olmakta ve hastalar ameliyat sonrası günlük normal yaşamlarına daha çabuk kavuşmaktadırlar. Böbrekteki tümörün çapı 4 cm veya daha küçük ise sadece tümörlü bölümün alınması yeterlidir ( parsiyel nefrektomi-nefron koruyucu cerrahi ). Normal böbrek dokusunun korunarak tümörlü bölümün alınması geleneksel açık cerrahi ile yapılabileceği gibi standart laparoskopik veya robotik  laparoskopik yolla da yapılabilmektedir . Tümörün çok büyük olması, böbrek toplardamarında tümör trombüsünün olması gibi durumlarda geleneksel açık radikal nefrektomi uygulanmalıdır.
Böbrek parankim kanseri tedavisinde kemoterapi ve radyoterapinin yeri çok sınırlıdır. Kemoterapiye oldukça dirençli bu tümör için yeni ajanlar geliştirilmekte ve klinik kullanıma sunulmaktadır. Radyoterapi ise ancak metastatik lezyonların tedavisinde (kemik, beyin) faydalı olmaktadır.
Ülkemizde dökümante edilen böbrek kanseri tedavisinde ilk laparoskopik radikal nefrektomi ameliyatı, Prof.Dr.Ali Rıza Kural ve ekibi tarafından Temmuz 2002’de Gayrettepe Florence Nightingale hastanesi’nde gerçekleştirilmiştir. Günümüze dek Prof. Kural ve ekibi, bu yöntemi 100’ü aşkın hastaya başarıyla uygulamıştır.
Ülkemizde da Vinci robotu ile ilk parsiyel nefrektomi ameliyatı, 2008’de Gayrettepe Florence Nightingale Robotik Cerrahi Merkezi’nde, robotik teknolojinin en gelişmiş versiyonu olan “ Da Vinci S HD “ ile Prof.Dr.Ali Rıza Kural ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir.
Böbrek Toplayıcı Sistem Kanseri : Pelvis Renalis Tümörü
Böbrek toplayıcı sistem kanseri ender görülmektedir. Pelvis renalis ve üreter tümörü olarak bilinen toplayıcı sistem kanserleri mesane kanserleri ile benzer histolokik yapıdadırlar. Sigara içilmesi ve bazı kimyasal maddeler maruz kalmanın böbrek toplayıcı sistem kanseri oluşumu için risk oluşturduğu bilinmektedir.
Hastaların çoğu idrarda kanama farkeder. Bazen bu kanama pıhtılarla birlikte olabilir. Yan ağrısı, bulantı ve kusma sık olmayan semptomlardır. Bu tümörlerin tanısı oldukça güçtür. Böbrek toplayıcı sistem kanseri şüphesi oluşan hastalarda bilgisayarlı tomografi ( CT ) veya manyetik rezonans ( MRI ) görüntüleme tanıya yardımcı olabilir.. Ancak bazen tanıyı koymak için fleksibl üreteroskop ile idrar yolundan girerek böbreğe ulaşmak ve tümörden biopsi almak gibi bir yöntem de gerekebilmektedir. Küçük tümörlerde bu yöntemle tümörü lazerle tedavi etmek de mümkündür.
Böbreğin toplayıcı sistem kanserlerinin ideal tedavisi böbrekle birlikte üreter kanalının, bu kanalın idrar torbasına girdiği bölümün civarındaki normal dokuyu da kapsayacak şekilde cerrahi olarak çıkartılmasıdır. Yıllardır geleneksel açık cerrahi ile yapılan bu ameliyatlarda böbreği ve üreter kanalı alt bölümü çıkartmak için 2 ayrı kesi uygulanmaktaydı. Günümüzde ise laparoskopik olarak da yapılabilen bu ameliyatta hastada sadece böbrek ve diğer dokuların çıkartıldığı 7 cm. lik bir yara izi kalmaktadır. Klinik çalışmalar, laparoskopi yönteminin bu tip kanserlerde güvenle uygulanabileceğini göstermektedir. Ekibimizin deneyimleri de bu doğrultudadır ve şimdiye dek 25 hasta bu yöntemle ameliyat edilmiş ve iyi sonuçlar elde edilmiştir.
Böbreğin toplayıcı sistemi, yani pelvis renalis ve üreter tümörü nedeniyle ameliyat uygulanan hastaların idrar keseleri tümör gelişme riski olduğundan gerek ameliyat sırasında gerekse ameliyat sonrası belirli aralıklarla sürekli kontrol edilmelidir.

postheadericon Mesane Kanseri

Mesane Kanseri
Kanser kelimesi herkesi korkutan bir kelimedir. Ancak özellikle mesane kanseri bu kadar korkutucu olmamalıdır çünkü erken tanı ve tedavide genellikle tam olarak iyileşme söz konusudur. Genellikle 50-70 yaş arasında sıktır ve erkeklerde kadınlardan 3 misli daha fazladır. Erkek mesane kanseri olması riski kadınlardan üç kat daha fazladır. Amerika da her yıl yaklaşık kırk bin yeni mesane kanseri olayı teşhis edilir ve onbeş binden fazla ölümün nedeni bu hastalıktır. Mesane kanseri kırk yaşın altındakilerde nadiren görülür. Bunun en azından çevresel faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu hastalık sigara içenlerde boya, kimya ve lastik sanayiinde çalışan işçilerde daha fazla görülür. Mesane (idrar torbası) idrarın birikmesi ve boşalmasını sağlayan organımız olup, mesaneyi oluşturan hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalmasına da mesane kanseri denir. Eğer bu hücre çoğalması yalnızca mesanenin yüzeysel katmanı ile sınırlıysa buna yüzeysel mesane kanseri denir. Eğer hücre çoğalması derinleşip kas ve yağ tabakasına da geçerse buna derin (invaziv) mesane kanseri denir.
Mesane Kanserinde Belirtiler Nelerdir?
Mesane kanserinin en erken belirtisi idrarda kan bulunmasıdır.Bu durum gözle veya mikroskopla saptanabilecek derecede olabilir.Bu nedenle yıllık check up muayenelerinde idrar tahlili yapılması önem taşır.
İdrarda kan görülmesi her zaman mesane tümörü var demek değildir.İdrar yolu ve böbrek taşları,erkeklerde prostat hastalıkları ve idrar yolu infeksiyonlarında da idrarda kan çıkabilir.
Hastalarda genellikle ağrı yoktur. Nadiren işeme esnasında rahatsızlık hissi ve yanma olur.Sık idrara çıkma olabilir.İdrar yolu ile ilgili bu tür belirtileri mutlaka doktorunuz ile paylaşın.Çünkü idrar yolu kanamasını mikroskopik düzeyde ise fark etmeniz mümkün olmaz.
Belirtilerden bazıları idrar yolu infeksiyonlarında da görülür.İkisinin ayrımı ve tedavisi için doktor değerlendirmesi gerekir.
Mesane kanserlerinin çoğu büyük cerrahi girişime gerek kalmaksızın tedavi edilebilir.Bu tedaviler yaşam kalıtesini çok az etkilerler.Mesane kanseri hastalarının çoğunda yaşamsal risk oluşturan yayılmalara (Metastaz)rastlanmaz.
Burada mesane kanserinin ne olduğu,tanı ve tedavi yöntemleri ve hastalıktan korunma ile ilgili öneriler aktarılmaya çalışılacaktır.
Mesane Kanseri Nedir?
Mesane iç yüzeyi özel bir hücre tabakasıyla döşelidir. Bu hücreler idrar kesesini, idrarın tahriş edici etkisinden korurlar.Yaşam döngüleri boyunca çoğalarak ölürler ve yerlerini genç hücrelere bırakırlar.Kanserde ise bu hücreler kontrolsüz olarak çoğalarak sağlam dokuları işgal ederler.Bu durum bazen tümör gelişimi olarak adlandırılırsa da her tümör kanser özelliği taşımayabilir. Bu nedenle hastalık için ‘kötü huylu tümör’ tanımlaması daha uygun olur. Tümörle ilgili kanıtlar ortaya çıkınca tanı için ufak bir doku örneği alınarak mikroskop altında incelenir. Dokunu iyi huylu mu yoksa kötü huylumu olduğu ortaya konur.Eğer kaba görünüm olarak tümör tanısı kesinse ufak bir parça almak yerine tümörün hepsi kazınarak da tanıya gidilebilir.
Mesane tümörlerinin çoğunun kötülük derecesi düşük seviyededir. Kötülük derecesi yüksek olan tümörler, idrar kesesi çeperine , komşu organlara ve uzak vücut bölgelerine yayılma gösterirler.Ancak en kötü dereceli mesane tümörleri bile erken evrelerde idrar kesesini aşmamış halde bulunur ve bu evrede tedavi tümörü tümüyle temizleyebilir.
Tedavi başarılı olsa bile yeni tümör gelişme riski yüksek olduğundan düzenli takip gereklidir.Bu takiplerde idrar tetkiki ve idrar kesesi içinin endoskopik incelemesi yapılır.Bu işleme sistoskopi denir
Resimde mesane duvarı kesidinde yüzeyel ve invazif mesane tümörü gösterilmiştir. Yüzeyel mesane tümörü mesanenin diğer katları içine girmemektedir.
Mesane Kanserinde Kimler Risk Altındadır?
Mesane tümörleri genellikle 40 yaş altında görülmez.Erkeklerde kadınlara göre 4 kat fazla görülür.Sigara içenlerde risk 3 kat fazladır.Sigara içimi risk faktörler içinde kontrol sağlayabildiğimiz tek faktördür.
İlave olarak çalışma ortamında bulunan bazı kimyasal toksik maddeler risk oluşturur.Bu maddelerin başında anilin boyaları gelir .Bu nedenle tekstil,metal,deri, kauçuk sektöründe çalışan işçiler risk altındadır.İlginç olarak mesane kanseri tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da (örneğin siklofosfamid) mesanede kanserine yol açabilir.Bu tür ilaçları üreten fabrika işçileri de risk altındadır.
Nasıl Tanı Konulur?
İdrarda kan bulunduğunda doktorunuz sizi üroloji uzmanına yönlendirebilir. Üroloji uzmanı erkek ve kadında,böbrek ve idrar yolları hastalıkları ve erkek üreme sistemi hastalıkları ile ilgilenen uzmandır. Aşağıda verilmiş olan testler uzman doktorlar tarafından yapılır ve hastanede yatış gerektirmez.
İdrar Sitolojisi:Mesane iç yüzeyindeki hücreler idrara karışır.Bu test ile bu dökülen hücreler özel yöntem ve teknikler kullanılarak mikroskop altında incelenir ve kanser hücreleri varsa belirlenmeye çalışılır.
Sistoskopi:İnce teleskop benzeri bir alet ile anestezi altında alt idrar yolundan girilerek idrar kesesinin incelenmesi işlemidir.Gerektiğinde şüpheli bölgelerden parça almaya da imkan verir.
Görüntülüme Yöntemleri:Vücut dışından bazı yüksek teknoloji ürünü cihazların kullanılarak vücut içindeki organların incelenmesi işlemidir.Bunlar şöyle sıralanabilir:
*Bilgisayarlı Tomografi (BT): X ışınları kullanılarak vücudun istenen bölgesi değişik açılardan taranır ve veriler bilgisayar işleminden geçirilerek ayrıntılı film görüntüleri elde edilir.Mesane dışına tümör yayılımı ve lenf bezlerinde tümör olup olmadığı BT ile ortaya konabilir.
*Ultrasonografi: Belirli frekansdaki ses dalgalarının değişik özellikteki dokulardan farklı ölçülerde yansıması prensibine dayanarak çalışan bir cihazdır. Tümörün yerinin ve büyüklüğünün belirlenmesinde faydalıdır.
*İntravenöz piyelografi(ilaçlı böbrek filmi- İVP)Hem üst ,hem de alt idrar yolları hakkında fikir verir. Böbrek içinden başlayarak alt idrar yollarında sonlanan iç idrar yolları, idrar kesesi içini döşeyen hücrelerle aynı özellikteki hücrelerce döşenir. Bazı hastalarda hem iç idrar yolları (ureter)hem de böbrek içindeki idrar yollarında benzer tümörler gelişebildiğinden İVP ile önemli sonuçlar alınabilir. Bu test esnasında damardan verilen özel bir ilaç(buna kontrast solüsyonu denir) böbreklerden süzülerek iç idrar yollarını doldurur. Bu sayede iç idrar yolundaki tümörler görülebilir.
Tedavi Nasıl Yapılır?
Tedavi tümörün yayılma derecesine göre değişir.Eğer tümör mesane iç yüzeyini döşeyen hücreleri aşmamışsa özel bir endoskopik donanım kullanılarak çıkarılır.Bu alete rezektoskop denir.Sistoskopa benzer yapıda fakat daha kalındır.Alt idrar yolundan girilerek idrar kesesi içinde tümör görülür ve elektrik akımıyla çalışan bir kesici kullanılarak kazınır ve çıkarılır.İşlem esnasında tümör dışındaki alanlardan da doku örneği alınır.
Tümör çıkarıldıktan sonra tümörün ne tip olduğu ve idrar kesesi adele tabakasına ilerleme durumu ,mikroskop altında incelenerek ortaya konur.Normal görünümlü alanlardan alınan parçalar da incelenir.Bu alanlarda da normal görünüme rağmen tümör hücreleri bulunabilir.
Yapılan incelemeler sonucu tümörün ilerleme ve nüks etme riski anlaşılmış olur. Bu bilgiler tedavi seçimi için yol göstericidir.
Tümörün bu şekilde çıkarılmasına ‘transuretral mesane tümörü rezeksiyonu’ denir.İşlem tamamlanınca idrar yoluna bir sonda takılarak idrar drenajı sağlanır.Böylelikle mesane içinde oluşan yaranın iyileşmeye başlaması ve kanamanın durması sağlanmış olur.
Bir kaç gün sonra idrar sondası çıkarılır.Sonda çıktıktan sonraki birkaç gün idrarda yanma ve sık idrar olabilir.Bazen idrarda kanama ortaya çıkar.Bu problemler geçicidir ve kısa süre sonra normale dönüş olur.
İlave Tedavi Gerektiren Durumlar
Hastaların büyük çoğunluğunda ilave tedaviler gerekli olur. Mesane tümörleri çoğunlukla ameliyat sonrası ilk 6 ayda nüks eder.Bu nedenle 3ncü ayda sistoskopi ve idrarın sitolojik incelemesi yapılır.Kritik süre aşılınca takip aralıkları açılabilir.
Tümörün tekrarlama riskinin yüksek olduğu anlaşılmışsa ,idrar kesesi içine ilaç vererek yapılan tedaviler uygulanır.Bu işlem, idrar yolundan mesaneye konulan ince bir tüpten ilacın verilmesi ve 2 saat kadar ilacın içeride tutulması ile yapılır.
Bazı hastalarda tümör idrar kesesinin adele tabakasına kadar ilerlemiş haldedir.Bunlarda tümörün kazınması ve mesaneye ilaç verilmesi yeterli olmaz.Mesanenin tümüyle veya kısmen çıkarılması gerekir.Bu ameliyata sistektomi denir.Bazen buna ilaveten ışın tedavileri ve kemoterapötik ilaç (kansere karşı kullanılan ilaçlar) tedavileri kullanılır.
Ne yazık ki bazen tümör lenf bezlerine ve uzak dokulara (örneğin akciğer,kemik,beyin)yayılabilir.Bu hastalarda tümörün çıkarılması tedavi sağlamaz ve kanserlerin ilaçla tedavisinde uzmanlaşmış hekimler tedaviyi üstlenerek kemoterapötikleri uygularlar.Bu uzmanlık dalına onkoloji denir.
Mesane Çıkarılırsa Ne Olur?
Mesane çıkarıldığında iç idrar yollarından gelen idrarı depolayarak vücut dışına atan bir yol oluşturulur.Bu amaçla hastanın bağırsakları kullanılır. Amaç idrarın atılabilmesi yanında yaşam kalitesini de koruyabilmektir.Mevcut çok sayıda yöntem arasında size en uygun olanlar hekiminiz tarafından ayrıntılı şekilde anlatılarak seçim yapmanız istenecektir.
Mesane Kanseri Tedavi Özeti
1)Yüzeyel mesane tümörleri:Tümör mesane iç yüzeyini geçmemiştir. Tümörün çıkarılması ve mesane içi ilaç verilmesi ile tedavi yapılır.
2)Derine işlemiş mesane tümörleri:Tümör Mesane adele tabakasına girmiştir. Mesanenin çıkarılması ve/veya ışın tedavisi ve ilaç tedavisi ile tedavi yapılır.
3)Uzak yayılımlı mesane tümörleri:Tümör mesane dışına taşmış ve uzak organlara sıçramıştır.Mesane genellikle çıkarılmaz İlaç tedavisi yapılır.
Mesanenizi Korumanın Yolları
Mesanenin sağlıklı tutulması ve kanserden korunmak için şu önerilere riayet ediniz:
*Yıllık kontrol muayenelerinizde idrar tahlili yaptırmayı unutmayınız
*Sigara içmeyin ve içenlerin yanında durmayın.Sigara kanser için en önemli risk faktörüdür
*İdrar alışkanlıklarınızda değişimi ciddiye alın ve hemen doktora danışın
*İdararda kan gördüğünüzde, mutlaka muayeneye gidin.
1)İdrar kesesinin işlevi nedir?
a)İdrarı oluşturur
b)İdrarı depolar
c)Hepsi
2)İdrar kesesi kanserinin en sık rastlanan erken belirtisi hangisidir?
a)Zor idrar yapmak
b)Alt karın bölgesinde ağrı
c)İdrarda kanama
3)Aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a)Çok nadir rastlanan bir hastalıktır
b)Kadınlarda daha sık görülür.
c)Sigara içmek mesane kanseri riskini artırır
4)Mesane kanseri tedavisinde genellikle mesane çıkarılarak tedavi yapılır
a)Doğru
b)Yanlış
5)Mesane kanseri genellikle öldürücüdür
a)Doğru
b)Yanlış
Doğru yanıtlar 1:b,2:c,3:c,4:b,5:a

postheadericon Kolon Kanseri

Kolon Kanseri
Kolon diye adlandırdığımız kalın bağırsak, yaklaşık 2 metre uzunluğundaki sindirim sisteminin ince bağırsaktan sonra gelen kısmıdır. Özellikle batılı ülkelerde sık karşılaşılan kolon kanseri oldukça büyük bir öneme sahiptir. Toplumda görülme sıklığı 10000 de 5 dolayındadır. Erkekte ve kadında eşit oranda görülen kolon kanseri bütün kanserler içinde görülme sıklığı bakımından 3. sırada yer alır.
Kolon Kanserinin Nedenleri
Kolon kanserinin nedeni kesin olarak bilinmemektedir fakat oluşumunda etkili olan bazı çevresel ve genetik nedenler vardır. Kalıtsal etkenler bu konuda büyük öneme sahiptir. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde kansere yakalanma ihtimali normalden daha yüksektir. Ayrıca daha önceden meme ve yumurtalık kanserini geçirmiş kişilerde ve ailelerinde kolon kanseri sıklığı daha fazladır. Gardner Sendromu ve Ailesel Polipozis hastalığı kalıtsal hastalıklardır ve sıklıkla kolon kanserine neden olmaktadır. Bunların dışında ülseratif kolit ve crohn hastalığı da kolon kanseri ihtimalini arttırır.
Beslenme, kolon kanserinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Batı tipi diyet kanser ihtimalini arttırır. Kolon kanserinin oluşmasında hayvansal yağların tüketiminin etkili olduğu araştırmalar sonucu saptanmıştır.
Ayrıca bazı kimyasal maddeler kanser nedenleri arasındadır. Sanayi işçilerinde, bazı fabrikalarda çalışanlarda kolon kanseri görülmesi kimyasal maddelerin etkisini ortaya koymaktadır.
Kolon Kanserinin Belirtileri
Kolon kanserinin başlangıç evresinde karında dolgunluk hissi, hafif ağrı, iştah kaybı, kilo kaybı, çabuk yorulma ve ishal ortaya çıkar. Ayrıca kabızlık olabilir. Kullanılan ilaçlara rağmen kabızlık devam edebilir. Bu evrede bağırsak henüz daralmamıştır ve belirtiler bağırsak kanseri tanısı koymak için yeterli değildir. Fakat hastada bu tip şikayetlerin olması hastanın mutlaka incelenmesini gerektirir. Görüntüleme yöntemleri kalın bağırsaktaki herhangi bir anormalliği ortaya koyar. Böylece herhangi bir hastalık varsa erken tanı konmuş olur ve hastaların geleceği açısından çok önemlidir.
Başlangıç evresinde tespit edilmeyen kolon kanseri –ki sıklıkla ülkemizde bu evrede doktora başvurulmadığından saptanamaz- ilerler ve kalın bağırsak daralmaya başlar. Daralma ortaya çıkarsa bağırsaktan dışkı geçişi zorlaşır. Bağırsaktaki maddeler burada birikmeye başlar ve atılamaz. Bağırsak kokuşması ortaya çıkar. Bağırsak içeriği, bağırsağın kasılma sonucu ilerlemek ister fakat kanser kitlesi yüzünden bu işlem çok zordur. Bu yüzden hastada önce kabızlık daha sonra ağrı atakları başlar.
Kolon kanseri tedavi edilmez ve daha da ilerlerse belirtiler ağırlaşır. Yorgunluk, kilo ve iştah kaybı belirginleşir. Hasta hiçbir şey yemek istemez. Kansızlık ortaya çıkar ve hastanın rengi atar. Bağırsak tamamen kapanır. Birkaç gün bu şekilde sürer. Daha sonra kanser kitlesi biraz delinir ve bağırsak içeriği atılabilir. Fakat bu olay her zaman böyle sürmez. Bir-iki defadan sonra bağırsak hiç açılmamak üzere kapanır. Hastanın durumu oldukça ağırlaşır. Kana zehirli maddelerin geçişi başlar. Bu dönemde başvuran hastaların karınları açılır ve tümörün ameliyatla alınıp alınamayacağı kararlaştırılır. Sıklıkla bu evrede tümörün çıkarılması çok zordur.
Kolon Kanserinin Tanısı
Hastalığın tanısı günümüzde oldukça kolaydır. Kolonoskopi ile hastanın bütün kalın bağırsağı görüntülenir. Bu sırada, polip varsa alınır ve incelenir. Risk altındaki kişiler ve polip alınan kişiler kolonoskopi ile takip edilir. Doktorun gerekli gördüğü sıklıkta bu işlem tekrarlanır.
Diğer bir yöntem video görüntüleme ile yapılan sigmoidoskopidir. Kolonun alt bölgesinin incelenmesinde kullanılır. Ayrıca gaitada gizli kan araştırılır. Yani dışkıda kan arama yöntemi ile dışkıda saptanması zor olan az miktardaki kanamalar saptanır. Bunların dışında gerekirse bağırsaktan parça alınır ve incelenir.
Kolon Kanserinin Tedavisi
Kolon kanserinin tedavisi cerrahidir. Tümörlü olan kısım cerrahi yöntemlerle çıkarılır. Daha sonra bağırsağın çıkarılan yerinin alt ve üst tarafı birbirine bağlanır. Eğer kanser anüse yakın bir yere yerleşmişse bu bölgenin kısa olması ameliyatın şeklini değiştirir. Bu ameliyatta anüs tümüyle çıkarılır ve kolon, karın duvarına bağlanır.
Işın tedavisi kolon kanserinde kullanılmaz. Fakat kemoterapi (ilaç tedavisi) hastalara ameliyattan sonra uygulanabilir.
Kolon Kanserinden Korunma
Fazla lifli gıdalarla beslenme kolon kanserine karşı koruyucudur. Yapılan deneylerle bu durum ispatlanmıştır. İnsanlarda bol miktarda lifli besinlerin tercih edilmesi kolon kanseri görülme sıklığını azaltmaktadır. Çünkü bu maddeler, kanserojen maddelerin yoğunluğunu azaltmaktadır.
Yağlı besinlerle kolon kanseri arasında doğrudan ilişki vardır. Yağ oranı az besinlerin tüketilmesi gerekir. Kırmızı et ve yağlı besinler kolon kanseri ihtimalini arttırmaktadır. Bu nedenle bu besinlerin az miktarlarda tüketilmesinde fayda vardır.
Kolon kanserinden korunmanın bir diğer yolu ise düzenli kontroller yaptırmaktır. Yapılan muayene ve kolon görüntüleme yöntemleri hastalığı önlemek veya erken tanı koymak için gereklidir. Özellikle ailesinde kolon kanseri olanların ve risk altındaki kişilerin yaptırması gerekir.
Bunların dışında egzersiz yapmak, yeşil çay tüketmek bağırsak düzenini sağladığından dolayı koruyucudur. Yeşil çayda bulunan bir maddenin kanser gelişimini önlemede etkili olduğu belirtilmektedir.
Kalın Bağırsak Kanseri Ve Genetik
Kalın bağırsak kanseri oluşumunun genlerle ilişkisi oldukça karmaşıktır. Basit olarak genler, canlının tüm özelliklerinin taşındığı, hücrenin çekirdeğinde bulunan, kromozomlar içindeki özel birimlerdir. Her genin birbirinden farklı görevleri vardır. Saçımızın renginden parmak şeklimize, kan grubumuza kadar tüm özelliklerimizin belirlenmesini ve ortaya çıkmasını sağlarlar. Kalın bağırsağın iç yüzeyini örten tabakanın oluşumu ve yenilenmesi de genlerin kontrolü altındadır. Genetik yapıda meydana gelen olaylar normal sağlıklı olarak her 7-10 günde bir yenilenen kalın bağırsağın iç yüzeyini örten tabakada değişikliklerin gelişimini başlatır. Buna ek genetik değişikliklerin ardı sıra eklenmesi ile önce erken Polip, ardından geç polip, ve devamında kalın bağırsak kanseri gelişimi gözlenir. Ortalama olarak bir polipten kanser oluşumu için geçen süre 8-10 yıl kadardır.
En Sık Bağırsağın Hangi Bölgesinde Gelişir ?
Kalın bağırsak kanseri en sık bağırsağın sol tarafında yani inen kolon ve rektum denilen kısmında görülür.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalındaki son 15 yıllık seride de görüldüğü gibi kanser kalın bağırsağın anüse (makat) yakın olan son kısmınlarında yani inen kolon, sigmoid, rektosigmoid ve rektum bölümlerinde daha fazla oluşmaktadır.
Hepatik Fleksura %2.4
Çıkan Kolon % 9.4
Çekum %11.2
Rektum % 44.9
Transvers %2.3
Splenik Fleksura %2.7
İnen Kolon % 4.9
Sigmoid Kolon %22.1
Hemoroidler (Basur Hastalığı)
Kalın Bağırsak Kanserine Yol Açar Mı?
Hayır.
Fakat hemoroidler, kolon Polipleri veya kanserine benzer belirtilere yol açabilir. Bu belirtiler fark edildiğinde bir doktor, tercihen, kolorektal cerrah tarafından durumun değerlendirilmesi gerekir. Makattan kanama şikayeti olan her bireyde bu şikayetlerin hemoroid hastalığına mı yoksa kansere mi ait olduğu doktor tarafından incelenmelidir. Bu şikayetler, basit bir hemoroid kanamasıdır diye araştırılmadan geçiştirilmemelidir.

postheadericon Mesleksel kanser türleri

Mesleksel kanser türleri
Kanser oluşunda çevresel faktörlerin yeri büyüktür. Günümüzdeki
bilgilere göre kanserlerin %80 kadarı, çevresel faktörlerin etkisi ile
meydana gelmektedir. Çevresel faktörler arasında işyeri ortamında
bulunan, kişilerin çalışma hayatı içinde karşılaştıkları faktörlerin de rolü
vardır. Bu konudaki ilk kapsamlı gözden geçirme 1981 yılında R. Doll ve
R. Peto tarafından yapılmıştır. Bu değerlendirmeye göre insanlarda
görülen kanserlerin %2-8’i mesleksel faktörlerin etkisi ile meydana
gelmektedir.
Kanser konusundaki bilgiler çok eski tarihlere dayanmakla birlikte,
kanserin mesleksel etkilenim ile ilişkisi konusu ilk kez 1775 yılında
Percival Pott tarafından ortaya atılmıştır. Bir İngiliz hekim olan Dr. Pott,
baca temizliği yapan çocuklarda sonraki yıllarda scrotum kanserinin
görüldüğüne işaret etmiştir. Hastalıkların ve kanserin oluşu ile ilgili
bilgilerin çok yetersiz olduğu bir zamanda bu gözlemin yapılmış olması
tarihçe açısında önem taşımaktadır. Dr. Pott hastalığın baca içindeki
kurumdan kaynaklandığını iddia etmekteydi. Oysa daha önce bu kanserin
cinsel yolla bulaşan bir hastalık olduğu görüşü hakimdi. Yirminci
yüzyılın başlarında 1918 yılında Japonya’da farelerde kömür katranı ile
deride kanser meydana getirilmiş, Dr. Pott’un gözleminden yıllar sonra
1932 yılında ilk kanserojen madde olarak benzpiren ve benzantrasen
tanımlanmıştır.
Kanser konusundaki ilk tespitlerden birisi iş sağlığının kurucu olarak
bilinen Dr. Bernardino Ramazzini tarafından ortaya konmuştur.
Ramazzini 1713 yılında rahibelerde meme kanseri riskinin fazla olduğuna
işaret etmiştir. Sanayi devrimini izleyen yıllarda çalışma hayatında iş
türlerinin artması sonucu çalışma ortamında karşılaşılan etkenler de hem
sayı hem de doz olarak artmıştır. Bunun sonucunda çalışma ortamındaki
etkilenmelerden kaynaklanan çeşitli sağlık sorunları, bu arada kanserler
de gözlenmeye başlamıştır. Örneğin 1895 yılında Rehn, boya
endüstrisinde çalışanlar arasında mesane kanserinin fazla olduğuna işaret
etmiştir. Sonraları bu kanserin aromatik aminlerin etkisi ile meydana
geldiği ortaya konmuştur. Asbestin kullanımının artması ile bu maddeye
bağlı hastalıklar da görülmeye başlamış, 1935 yılında ilk kez asbeste
bağlı bir akciğer kanseri olgusu rapor edilmiştir. Sonraki yıllarda vinil
klorüre bağlı karaciğer tümörleri, benzen maruziyeti sonucu oluşan
lösemi olguları saptanmıştır. Bu gelişmeler arasında Prof. Dr. Muzaffer
Aksoy ve çalışma arkadaşları tarafından ayakkabı ve terlik yapımında
çalışanlarda lösemi olgularının rapor edilmiş olması da tarihçe
bakımından önemli bir konudur.
Mesleksel kanser nedenleri
Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC; International Agency
for Research on Cancer) kanser oluşunda rolü olan maddeleri 4 ana
grupta ele almaktadır. Gruplamada, etkenin kanser meydana
gelmesindeki rolü dikkate alınmaktadır. Laboratuar çalışmaları ve
epidemiyolojik kanıtlar kullanılmak suretiyle kanser yapıcı özellik
bakımından belirlenen gruplar şu şekildedir:
Grup 1. Kesin kanserojen maddeler (definitely carcinogenic
substances): Bu gruptaki maddelerle ilgili olarak insanlarda kanser yapıcı
özellik bakımından “yeterli kanıt” (sufficient evidence) vardır.  İnsanda
kanser yaptığı kesin olarak kanıtlanmış maddeler arasında asbest,
aromatik aminler, benzen, krom, nikel gibi etkenler vardır. Bu grupta yer
alan maddelerin başlıcaları ve ilgili çalışma alanları ile kanser türleri
Tablo 1’de görülmektedir.
Tablo 1.  İnsanda Kanser Yaptığı Kesin olan Maddelerin
Başlıcaları
(Grup-1)
Etken                                    İlgili çalışma alanı       İlgili kanser türü
Aflatoksin                              Tarım işleri                            Karaciğer tümörü
Amino bifenil                       Lastik endüstrisi                  Mesane
Arsenik ve bileşikleri        Pestisid işleri                        Akciğer, deri
Asbest                                     İzolasyon işleri                    Akciğer, plevra
Benzen                                    Boya, ayakkabı                     Lösemi
Benzidin                                 Lastik ve boya işleri           Mesane
Kadmiyum                            Pil yapımı, metal işi            Prostat
Krom                                       Krom kaplama                      Akciğer
Naftil amin                            Lastik ve boya işleri           Mesane
Nikel                                        Nikel rafinerisi                      Burun, akciğer
Radon                                     Madencilik                              Akciğer
Vinil klorür                          Plastik endüstrisi                  Karaciğer anjiyosarkom
İyonizan radyasyon         Sağlık işleri                              Lösemi, akciğer, kemik
Ultraviyole ışın                  Tarım, denizcilik                    Deri
Grup 2 A. Muhtemel kanserojen maddeler (probably carcinogenic
substances): Bu gruptaki maddelerin kanser yapıcı özellikleri kesin
olmamakla birlikte bu açıdan güçlü kanıtların varlığı söz konusudur. Bu
maddelerin başlıcaları Tablo 2’de görülmektedir.
Grup 2 B. Şüpheli kanserojen maddeler (possibly carcinogenic
substances): Bu maddelerle ilgili olarak kanser yapıcı özellik bakımından
yeterli kanıt yoktur, ancak bu konuda zayıf bazı ip uçları vardır.
Grup 3. Grup 1 ve Grup 2’de yer almayan maddeler: Bu maddelerin
kanser oluşundaki önemleri açık değildir. Bazı çalışmalarda zayıf bilgiler
elde edilmekle birlikte bu konudaki bilgiler çelişkilidir.
Tablo 2.  İnsan için Muhtemel Kanserojen Maddelerin Bazıları
(Grup 2A)
Etken İlgili çalışma alanı
Akrilamid                                                             Akrilik işleri
Dizel egzosu                                                         Otomobil endüstrisi
Dietil sülfat                                                           Kimya endüstrisi
Epiklorhidrin                                                       Reçine yapımı, çözücü
Formaldehit                                                         Doku koruyucu, kimya sanayi
Tetraklor etilen                                                   Kuru temizleme
Toluidin                                                                 Azo boyaları imali
Stiren                                                                      oksit Kimya sanayi
Grup 4: İnsanda kanser yapmayan maddeler (probably not
carcinogenic to humans): Çalışmalar sonucunda insanda kanser meydana
getirme özelliği bakımından herhangi kanıt bulunamamış olan maddeler
bu grupta yer almaktadır.
Mesleksel kanser türleri
Mesleksel kanser türleri arasında en fazla olanı akciğer kanseridir.
Mesleksel etkilenme sonucu ortaya çıkan kanserler arasında akciğer
kanserinden başka deri kanseri, mesane kanseri, lösemi sık görülen
türlerdir. Görüldüğü gibi mesleksel etkilenmeye bağlı olarak ortaya çıkan
kanserler de türler olarak diğer kanserlerden farklı değildir. Bu nedenle
bir kanserin mesleksel etkilenme sonucu meydana geldiğini
değerlendirme bakımından en önemli husus, hastanın çalışma hayatı ile
ilgili öyküsünün doğru ve ayrıntılı olarak alınmasıdır. Kanserli bir hasta
kanser riski yüksek olan bir meslekte çalışıyorsa, hastanın çalışma
öyküsünü dikkatle almalı ve hastalığın oluşunda mesleksel etkilenmenin
rolü aydınlatılmalıdır. Kişiler çalışma yaşamı boyunca birden fazla işte
çalışmış olduklarından, yalnızca hastanın son olarak çalışmakta olduğu
işin öğrenilmesi hastalıkla meslek arasında ilişki kurmak bakımından
yeterli olmayabilir. Son çalışma alanının yanı  sıra hastanın önceki işleri
ile de ilgili bilgi almakta yarar vardır.
Bütün kanserlerin ortalama %5 kadarının mesleksel etkilenme
sonucu meydana gelmesine karşılık, akciğer kanserlerinin %15 kadarının
mesleksel etkilenme sonucu ortaya çıktığı hesaplanmaktadır. Buna
karşılık örneğin sindirim sistemi kanserlerinde mesleksel faktörlerin rolü
ancak %1 dolayındadır. Mesleksel kanserler diğer kanserlere göre daha
genç yaşlarda görülür. Kanser riskinin yüksek olduğu işlerde çalışanlar
daha çok erkekler olduğundan, mesleksel kanserler de erkeklerde daha
fazladır.
Akciğer kanseri: İnsanlarda en sık görülen kanser türlerindendir.
Etyolojisi bakımından en önemli faktör sigara olmakla birlikte mesleksel
etkilenmenin de akciğer kanseri oluşunda önemli rolü vardır. Bugünkü
bilgilere göre erkeklerdeki akciğer kanserlerinin %15 kadarı, kadınlardaki
akciğer kanserlerinin de %5 kadarının nedeni işyerlerinde karşılaşılan
etkenlerdir. Akciğer kanserine neden olan mesleksel faktörler arasında en
çok bilinen faktör asbesttir. Asbestin farklı türleri arasında mavi asbest
olarak bilinen crocidolite formun kanser yapıcı özelliği daha fazladır,
beyaz asbestin (chrysotile asbest) bu yönde fazla önemi yoktur. Akciğer
kanseri meydana gelmesi bakımından asbest maruziyeti ile sigara içilmesi
arasında ilişki vardır. Sigara içen asbest işçilerinde risk daha fazladır.
Asbest dışında arsenik, kloro metil eter, krom, silis tozu, nikel, polisiklik
aromatik hidrokarbonlar ve radon gazı da akciğer kanserine yol açar.
Mezotelyoma: Bu hastalığın oluşunda bilinen tek etken asbest ve lif
yapısındaki erionit ve benzeri diğer maddelerdir. Mezotelyoma
olgularının hepsi mesleksel veya çevresel asbest etkilenimi sonucu olur.
Asbest işinde çalışanlar arasında mezotelyoma görüldüğüne ilişkin ilk
bulgular 1940’lı  yıllarda yapılmıştır. Daha sonra 1960 yılında Wagner,
1964 yılında da Selikoff asbest işçilerinde mezotelyomanın sık
görüldüğünü epidemiyolojik çalışmalara dayalı olarak ortaya
koymuşlardır. Mezotelyoma olgularının %90 kadarı plevrada, %10 kadarı
da peritonda meydana gelir. Hastalık çoğunlukla mavi (chrocidolite)
asbest ile çalışanlarda görülmektedir. Ülkemizde çevresel asbest ve
erionit etkilenimine bağlı çok sayıda mezotelyoma olgularının varlığı
bilinmektedir.
Lösemi ve diğer hematolojik malign hastalıklar: Bu hastalıkların
oluşunda rolü olan mesleksel faktörler arasında iyonizan radyasyon ve
benzen en önemli olanlardır. Bunlar dışında asbest maruziyeti, tarım
işleri, lastik endüstrisi ve triklor etilen maruziyeti de hematolojik malign
hastalıkların meydana gelmesi bakımından önemlidir.
Mesane kanseri: Mesleksel etkilenim ile ilişkisi çok uzun zamandan
beri bilinen bir kanser türüdür. Aromatik amin maruziyeti mesane kanseri
oluşunda önemli etkendir. Bu kanserin oluşu bakımından başlıca riskli
işler arasında boya ve lastik endüstrisi sayılabilir.
Karaciğer hemanjiyo sarkomu: Çok ender bir tümör olan anjiyo
sarkom plastik endüstrisinde çalışanlarda görülen bir hastalıktır. Plastik
endüstrisinde polivinil klorür (PVC) plastiğin ilkel maddesi olan vinil
klorür monomerine (VCM) maruziyetin bu hastalığa neden olduğu
bilinmektedir.
Meme kanseri: Kadınlarda görülen en sık kanser türü olan meme
kanserinin meydana gelmesinde emzirmenin koruyucu etkisi olduğu
bilinmektedir. Profesyonel meslek sahibi kadınlarda (doktor, avukat, diş
hekimi, hemşire vs.) meme kanseri daha sık görülmektedir. Ayrıca kimya
sanayinde ve ilaç endüstrisinde çalışanlarda, kuaförlerde meme kanseri
riski yüksektir.
Prostat kanseri: Özellikle gelişmiş ülkelerde ileri yaşlardaki
erkeklerde çok sık görülen prostat kanserinin oluşunda beslenme
alışkanlıklarının yanı  sıra mesleksel ve çevresel etkilenimin de rolü
vardır. Hastalık 50 yaşın altındaki erkeklerde çok ender görülür. Prostat
kanserinin sık görüldüğü meslekler arasında çiftçilik, öğretmenlik,
kaynak, metal işleri, tekstil işleri, lastik sanayi, pil yapımı gibi işler
vardır. Kadmiyum maruziyeti ile prostat kanseri meydana gelmesi
arasında ilişki olduğu ortaya konmuştur.
Beyin tümörleri: Çok sık bir tümör türü olmamakla birlikte konumu
itibariyle yaşamsal önem taşıyan ve değişik klinik ve patolojik türleri
olan tümörlerdir. Bazı mesleksel faktörlerin beyin tümörü meydana
gelmesinde rolü olduğu  şeklinde kanıtlar vardır. Bu maddeler arasında
vinil klorür, formaldehit, bazı çözücüler, kurşun, iyonizan radyasyon ve
elektromanyetik alanlar sayılabilir. Tarım işçileri, itfaiyeciler, petrol
rafinerisinde ve lastik sanayinde çalışanlar arasında beyin tümörleri riski
yüksek bulunmaktadır.
Deri kanseri: Vücudun en büyük organı olması nedeniyle deri
kanseri en sık görülen tümörlerdendir. Hem melanom hem de melanom
dışı deri kanserlerinin meydana gelmesi bakımından ultraviyole  ışın
maruziyetinin etkisi olduğu bilinmektedir. Bunun dışında mesleksel
faktörler olarak arsenik, polisiklik aromatik hidrokarbonlar ve iyonizan
radyasyonun da deri kanseri oluşunda rolü vardır.
Sayılan kanserlerden başka endometrium kanseri, serviks kanseri,
over kanseri, serviks kanseri, tiroid kanseri, mide kanseri, kolorektal
kanserler, pankreas kanseri gibi diğer bazı kanserlerin oluşunda da
mesleksel faktörlerin rolü olduğu konusunda bilgiler vardır.
Mesleksel kanserlerden korunma
Hastalıklardan korunma, birincil-ikincil-üçüncül düzeyler olmak
üzere üç düzeyde yapılabilir. Bunlar arasında en etkili korunma yaklaşımı
birincil düzeyde korunmadır (primary prevention). Bir hastalıkta birincil
düzeyde korunma sağlamak için, kişinin hastalık etkeni ile
karşılaşmasının önüne geçilmeli, kişinin etkenle teması önlenmelidir. Bu
yaklaşım iş sağlığı uygulamaları bakımından çok temel bir yaklaşımdır.
Mesleksel kanserlerin nedeni açık olarak bellidir ve kişiler bu etkenle
işyeri ortamında, işin yürütümü sırasında karşılaşmaktadır. Bu durumda
işyerinde alınacak bir dizi teknik koruma yaklaşımı ile kişinin etkenle
teması kesin bir  şekilde ortadan kaldırılabilir. Bu amaçla yapılabilecek
uygulamalardan başlıcaları şu şekildedir:
(1) Kanserojen maddeyi kullanmama: En etkili korunma şeklidir. Bu
uygulamanın esası, kanserojen maddenin yerine başka bir maddenin
kullanılmasıdır (substitution, ikame). Örneğin benzenin sakıncaları ortaya
konduktan sonra benzenin açık olarak kullanımı (çözücü, yapıştırıcı
amaçla kullanımı) yasaklanmıştır. Bu alanlarda benzen yerine kanser
yapıcı özelliği olmayan başka maddeler (önceleri toluen, ksilen, daha
sonra stiren, hekzan vs.) kullanıma sokulmuştur. Benzeri  şekilde asbest
yerine de lif yapısında sentetik olarak üretilen bazı maddeler
kullanılmaya başlanmıştır.
(2) Kapalı sistem: Bazı durumlarda çalışma hayatının sürmesi
bakımından sakıncalı maddeleri kullanma zorunluluğu söz konusudur. Bu
durumlarda zararlı maddenin kapalı sistemler içinde çalıştırılması yolu ile
kişilerin bu madde ile temasının önüne geçilebilir. Örneğin radyoaktif
maddelerin kullanımında bu yaklaşım geçerli bir kullanım yoludur.
(3) Ayırma (izolasyon): Bazen sakıncalı olan işlemin tümü ile
ayrılması söz konusu olabilir. Sakıncalı olan işlem işyerinin yalnızca bir
bölümünde ise, bu bölümün diğer bölümlerden ayrılması şeklinde
uygulama yapılabilir. Bu  şekilde işyerinde bulunan kişilerin büyük
bölümünün zararlı madde ile teması önlenmiş olur. Ayrılan riskli
bölümde çalışanlar ise özel koruma yöntemleri ile korunabilir, veya
olanak varsa bu bölümde robot çalıştırılması yoluna gidilebilir.
(4) Havalandırma: Çalışma hayatında sık olarak başvurulan bir
koruyucu yöntem de havalandırmadır. Zararlı maddeler çoğunlukla
vücuda solunum yolundan girer. Bu yüzden kişilerin zararlı madde ile
temasının kesilmesi bakımından havalandırma sisteminin, solunum
seviyesinin daha altındaki bir düzeyden havayı emip ortamdan
uzaklaştırması gerekir. Bu tür havalandırmaya “boşaltıcı havalandırma”
(exhaust ventilation) adı verilir.
(5) Kişisel koruyucu malzeme kullanımı: Zararlı maddenin oluştuğu
yerde, kaynağında kontrol altına alınması amacı ile yapılan bütün
uygulamalara rağmen halen kişilerin etkilenme olasılığı varsa, bu
durumda kişisel koruyucu malzemelerin kullanımı yoluna gidilir. Zararlı
madde ile  temas en çok solunum yolu ile olduğundan, koruyucu
malzeme de öncelikle solunum yolundan etkilenmeyi önleyici olarak
maskeler şeklinde olabilir. Maske dışında koruyucu giysi, özel eldivenler,
ayakkabılar, yüzü ve gözleri korumak üzere uygun gözlükler vb. çeşitli
koruyucu malzeme kullanılabilir. Ancak bu konuda titizlikle üzerinde
durulması gereken bir nokta, kişisel koruyucu malzeme kullanımının “son
çare” olarak devreye girmesi gereğidir. Kişisel koruyucu malzemenin
kullanılmasından önce, etkenin kaynağına yönelik olarak yukarıda
sayılan uygulamalardan bir veya birkaçı uygulanmalı, etkenin kaynağında
kontrolü amacı ile yapılan bütün çabalar sonunda eğer gerekiyorsa kişisel
koruyucu malzeme kullanımı yoluna gidilmelidir. Kaynağa yönelik
önlemleri almadan korunmayı yalnızca kişisel koruyucu malzeme ile
yapmaya çalışmak hatalı olur.
(6) Diğer önlemler: Yukarıda sayılan uygulamalara ek olarak bazı
idari (yönetsel) yaklaşımlarla koruyucu çalışmalara katkı sağlanabilir.
Örneğin maruziyet süresinin kısaltılması bakımından tehlikeli maddelerle
çalışılan işlerde günlük çalışma süresi kısadır. Bu tür bir önlem radyoaktif
maddelerle ve radyasyonla ilgili işlerde çalışanlara uygulanmaktadır.
Günlük çalışma süresinin kısa olmasının yanı  sıra tehlikeli maddelerle
çalışanların belirli bir program içinde dönüşümlü (rotasyonel) olarak
çalıştırılması da koruyucu amaçla uygulanan yöntemlerdendir.
Sayılan birincil korunma uygulamalarına ek olarak tehlikeli işlerde,
özellikle kanserojen maddelerle çalışılan işyerlerinde çalışanlar
aralıklarla sağlık kontrolünden geçirilir. Bu yolla herhangi sağlık
bozulması erken dönemde saptanabilir. Bu yaklaşım koruyucu sağlık
hizmetleri bakımından ikincil korunma olarak adlandırılır. Bir sağlık
sorunu erken dönemde yakalandığında alınacak önlemlerle ilerlemesinin
önüne geçilebilir ve kişinin sağlığına kavuşması sağlanabilir. Ağır ve
tehlikeli işlerde çalışan kişilerin aralıklarla sağlık kontrolünden
geçirilmesi gereği iş sağlığı ve güvenliği mevzuatında belirtilmiştir.
Mesleksel kanserlerden korunma bakımından sağlık eğitimi
çalışmalarının da önemi vardır. Hem işyerindeki yöneticilere, hem de
çalışanlara yönelik olarak eğitim yapılmalıdır. Bu eğitimlerde riskli
maddeler tanıtılmalı, bunların sağlık etkileri, etkilenim yolları ve
koruyucu uygulamalar bakımından dikkat edilmesi gereken noktalar
açıklanmalıdır.
Kaynaklar:
1. Mesleksel Kanserler, N. Bilir,  İş Sağlığı ve Güvenliği (N. Bilir, AN Yıldız) içinde
sayfa 235-243, Hacettepe Üniversitesi Yayını, Ankara, 2004.
2. Cancer, MB Russi, Textbookof Clinical Occupational and Environmental Medicine
(Ed. L. Rosentock, MR Cullen, CA Brodkin, CA Redlich) içinde, sayfa 727-824,
Elsevier, Second edition, 2005.
3. Carcinogens, H. Frumkin, M. Thun, Occupational Health (BS Levy, DH Wegman)
içinde, sayfa 335-353, Lippincott Williams and Wilkins, 2000.
4. Cancer Epidemiology, Principles and Methods, IS Silva, IARC, Lyon, 1999.
5. Fundamental Principles of Occupational Health and Safety, BO. Alli, ILO, Geneva,
2001.
6. Encyclopedia of Occupational Health and  Safety, Fourth Edition, ILO, Geneva,
1998.






SİPARİŞ VE BİLGİ HATTI
Medikal Blok Medikal
Medikal Kozmetik Tekstil İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Adres : Osmanağa Mah Rıhtım Cad. Reşit Efendi Sok No : 45 /A Kadıköy – İSTANBUL
İletişim : 0216 405 28 28 – 0216 405 28 29
Fax : 0216 405 28 30
Mobil : 0530 286 53 43
Mail : omronmedikal.net@gmail.com